İNSAN ONURU

İNSAN ONURU

20160912_161848

İNSAN ONURU

Onur kelimesi, izzetinefis, şeref, saygı, itibar haysiyet;  kişinin kendisinde kabul ettiği öz değerler dolayısıyla başkalarının duyduğu saygının dayandığı kişisel değer olarak tarif edilmektedir.

İnsan onuru deyince insana ait özellikler, diğer canlılardan onu farklı kılan özellikler ve durumlar akla gelir. Onur, insanın kendisi dışındaki diğer varlıklar arasında edindiği yerdir. İlk insanın dünyaya gelişinden itibaren bu değer, söz konusudur.

Din, insan onur ve haysiyetin korunmasına, saygı duyulmasına yönelik prensipler sunmuş;  bütün peygamberler de insan onurunun zedelenmemesi için mücadele etmişlerdir.  Tarihi süreç içerisinde insanlar, kendilerine gösterilen istikametten çıkarak, bu onurun korunmasında gerekli titizliği gösterememiş tam aksine insan onuru alaşağı edilmiş; insanlar zulüm derecesinde haksızlıklara, insani olmayan muamele ve aşağılanmalara maruz kalmışlardır.

Hukuk sistemleri de insanı kendi gözünde veya başkalarının gözünde küçük düşürücü muamelelere karşı koyabilmesi için korumaya çalışmışlar; buna rağmen savaşlar, sömürü düzenleri, fakirlik, açlık, göçe zorlamalar, her türlü hak ihlalleri insanlık onurunu yok eden saikler olarak canlılığını ve hükmünü sürdürmüşler hala da sürdürmektedirler. Hâlbuki Allah, insan denen varlığı suçsuz, günahsız, haklara ve görevlere ehil bir varlık olarak yaratmıştır. İnsanın yaratılışından ölümüne kadar ona verdiği değeri en mükemmel şekilde bir de Hz. Muhammed (a.s.)’in dilinden bütün insanlığa sunmuş ve son noktayı koymuştur.

Kuran, öncelikle insanın konumunu ortaya koymuş ve  “Sizi yeryüzünde halifeler yapan O’dur.”  (Fâtır;39)  buyurmuştur.  Allah’ın meleklere; “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” (Bakara;30)  demesi ve insanın yeryüzünün halifesi olması, şereflerin en büyüğüdür.

Allah’ın “yeryüzünde bir halife yapacağım, bir halife tayin edeceğim” demesi; Kendi irademden, kudret ve sıfatımdan ona bazı salahiyetler vereceğim, o bana bağlanarak, bana vekil olarak yarattıklarım üzerinde birtakım kullanma yetkilerine sahip olacak, benim adıma hükümlerimi icra edecek ve yürütecek. O, bu hususta asıl olmayacak;  kendi zatı ve şahsı adına asıl olarak hükümleri icra edecek değil. Ancak benim bir vekilim, temsilcim olacak. İradesiyle benim iradelerimi, benim emirlerimi, benim kanunlarımı tatbik etmekle emredilmiş olacak, sonra onun arkasından gelenler ve ona halef olarak aynı görevi icra edecek olanlar bulunacak.(Hak Dini, Kur’an Dili)

İşte böylece insan yasak meyveden yemiş olsa da Allah’ın affına mazhar olarak en yüksek mertebede bütün dünyaya ve canlılara hükmedip sahip olabilecek, onlar üzerinde Yaratanının verdiği salahiyet ölçüsünde tasarruf edebilecek donanım ve kabiliyette yaratılmış ve hiçbir kimse başkasının günah yükünü üstlenmez olarak kabul edilmiştir. (İsra;15)

İnsanın halife oluşu asılın acziyeti olarak değil, bilakis Allah’ın insana yani asılın vekil olana şeref bahşederek lütufta bulunması olarak izah edilir.  Allah, “ And olsun ki, biz insanoğlunu şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yaratıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.” (İsra;15) buyurarak insana verdiği farklı özellik ve ikramlarla lütfettiği değeri, şerefi açık açık zikretmiştir.

İnsanın halife olabilmesi ve günahsız yaratılışı yanında ona en önemli destek ve bahşedilen bir diğer onur,  Allah’ın İnsana  -Hz. Âdem’e isimleri öğretmesi-  ilmi vermesi olmuştur. Kur’an’da bu konu anlatılırken;  Allah’ın,  Hz. Âdem’e dünyada olmuş ve olacak bütün eşyanın isimlerini öğrettiği, sonra onları önce meleklere arz edip; “Eğer ey doğru diyenler! “insanoğlunun yaratılmasında şerden başka bir şey çıkmaz” düşüncesinde iseniz, şunların isimlerini bana sayın”, dediği bildirilmektedir. .( Bakara;31)

Yeryüzünün halifesi olmak, onu idare etmek, imar etmek yüksek kabiliyet ve ilimle, ilmi kavrayacak akıl nimeti ile donatılmayı gerektirir. İlim en yüksek payedir.  İşte bu paye de insana verilen en büyük onurdur ve Hz. Âdem’den itibaren insanda mevcuttur.

Allah isimleri öğrettikten sonra meleklerden, insana secde etmesini istemiş; “Âdem’e secde edin!” buyurmuş ve İblis hariç bütün melekler ona hemen secde etmişlerdir. Esasında insan meleklerden farklı bir yaratılışa sahip hatta onlardan daha üstün makamlara yükselebilecek kabiliyette yaratılmıştır. Allah’ın emirlerine itaat ettiği takdirde melekleri bile geçebilecek hasletlere sahiptir ki,  bu da insana en fazla yakışan onurdur.

Peygamberler de bizim gibi bir insandırlar.  Şöyle buyurulur;  “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım.” (Kehf;110) İnsana bir melek değil de kendi cinsinden peygamberler gönderilmesi, Allah’ın insana bahşettiği bir diğer onurdur. Bütün peygamberlerde insanlara örnek olacak hayat hikâyeleri mevcuttur. Peygamberler pek çok yönleri ile insanlara örnek olmaları yanında,  Allah insana adeta,  “ben sana önder ve örnek olacak kişiyi seni en iyi anlayabilecek olanı yani bir insanı peygamber olarak seçtim” demektedir.

Allah’ın Kuran’da “ey insanlar!” diyerek hitap etmesi de insan onurunun Allah katında hangi değerde olduğunu göstermektedir. Allah’ın insana hitabı adeta onunla konuşmasıdır ki bu, insanı değerli kılar. Allah’ın insanı yaratıp onunla kitap ve peygamberler vasıtası ile iletişim kurması; hitabını ve resulünü buna vasıta kılması gerçekten de meleklere; “siz benim bildiklerimi bilmiyorsunuz” demesi gibi bizim daha bilmediğimiz pek çok hususun olduğunu anlamamızı sağlamaktadır.

Kur’an’ı Kerim hemen hemen bütün ayetleri ile insanı pek çok yönü ile ele almış ve onun değerli olduğunu ortaya koymuştur. Bu örneklerden bir tanesi de Mücadele suresindedir. Orada şöyle buyurulur: “Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyet eden kadının sözünü işitmiştir.”  (Mücadele;1)

Evet, Allah çaresiz bir insanın hem de toplumda en fazla istismar edilen kesim olan kadının şikâyetini işitiyor ve onun şahsında zulme maruz kalan bütün kadınların zarar gördüğü bir duruma son veriyor, elinden tutarak hak ettiği yere koyabilmek için vahiy meleği ile ayetler indiriyor böylece insanı ne ezen ne de ezilen konumunda bırakmak istiyor. İnsanların haksızlık etmeden birbirinin onuruna dikkat etmeleri gerektiğini vurguluyor,  yine bu konuya ışık tutacak şekilde ; “kadınlarınızla iyi geçinin; eğer onlardan hoşlanmadı iseniz bile!.. Olabilir ki bir şey, sizin hoşunuza gitmez de, Allah onda birçok hayır takdir etmiş bulunur.” (Nisa;19) buyuruyor.

Yeryüzünün halifesi olma liyakatine sahip olan insan, Kur’an’ın ifadesine göre Allah’a kulluk etmek için yaratılmıştır. (Zariyat;56)  İbadet, özel anlamda kulun Allah’a en yakın ve baş başa olduğu haldir. Daha genel anlamda ise, Allah’ın insanı sadece kendisine ibadet etmekle görevlendirmesi ve bu amaçla yaratması, insana kulum demesi şereflerin en büyüğüdür.  Ayrıca İnsan, sadece Allah’a kul olmakla O’ndan başka süfli, nefsi ve hevai her şeyden de kurtulmuş olmakta; hilafetini ve kulluğunu en özgür bir hal içinde yapma fırsatı bulabilmektedir. Buradan anlaşılıyor ki;  insan,  Allah’a kul olmakla kişilik ve onurunu en layıkı ile elde etmiş ve korumuş olmaktadır.

Hz. Peygamber’e ilk inanan insanların kadın, çocuk ve köle olması toplumda ezilen, istismar edilen kişilikleri temsil açısından önemlidir. Bu, İslam’ın insanlar arasında zayıf-kuvvetli, zengin- fakir, kadın-erkek diye ayırımlara tabi tutmadığının ve tam aksine insanları yüceltmek için nasıl tavır takındığının önemli bir göstergesidir.

Hz. Peygamber de yaşayan Kur’an olarak onur ve kişilik sahibi insanda bulunması gereken bütün vasıf ve davranışların misallerini ortaya koymuş örnek şahsiyettir. Veda hutbesinde söyledikleri, aile içinde çocuklara ve kadınlara davranışları, garip, zayıf, muhtaç ve düşkünlerin elinden tutması, sevgi, merhamet gibi toplumu birbirine kenetleyen, insanlar arasında ayırım yapmayan davranışlar ortaya koyarak bunları teşvik etmesi insan onuruna verdiği değerin yaşayan göstergesidir.

Bizim inancımıza göre Allah, insanı maddi varlık ve manevi değerler ile donatmış, onu haklar vererek korumuş, görevler vererek işlevsel hale getirmiş diğer taraftan da onu özgür bırakarak sahip olduğu iradesini nasıl kullanacağı konusunda imtihana tabi tutmuştur. Ve yürüyeceği bu yolda onu desteklemek için kendisi gibi insanlardan rehberler göndermiştir. Sahip olduğu bu imkânları en iyi şekilde değerlendirmek, Allah’ın bahşettiği onurunu korumak böylece hem ahiretini hem de dünyasını mamur etmek insanın mücadelesi ve Allah’ın hidayeti iledir. selvahocaselva hoca

AREFE GÜNÜ ve ARAFAT

AREFE GÜNÜ:

030420082652bizimkiler-arafatta6

Arefe bir dönüm noktası ve yeni bir başlangıçtır.
bizimkiler-arafatta7

A- AREFE GÜNÜ

Arefe zilhicce ayının 9. gününe denir. Kurban bayramından bir önceki gündür. Bazı tarihlerden önceki gün ya da zaman dilimi gibi bir anlam da yüklenmiştir.

a-Anlamı ve Bugüne niçin “Arefe” denmiştir?

Lügatte kelime anlamı “anladı”, “kavradı” demek olan Arefe’nin birkaç manası vardır: Tanışmak, anlayıp öğrenmek, itiraf etmek ve güzel koku.

1- Tanışmak: Hz. Âdem (a.s.) ve Hz. Havva Arefe gününde Arafat’ta buluştukları için bugüne Arefe ve bu yere Arafat ismi verilmiştir.
2- Anlamak: Cebrail (a.s.) Hz. İbrahim’e (a.s.) hac ibadetinin nasıl yapılacağını öğretmiş; sonra da Arefe günü Arafat’ta vakfe yaptığı zaman ona “Artık öğrendin mi?” diye sormuş; Hz. İbrahim de (a.s.) “Evet, öğrendim” demiş; bunun üzerine oraya Arafat, o güne de Arefe günü adı verilmiştir.

Ayrıca, İbrahim a.s. üç gece peşpeşe aynı rüyayı görüp, üçüncü gecenin sabahında oğlunu kurban etmesi gerektiğini anlamıştır. Bu da zilhicce ayının 9. günüdür. Bu güne “Arefe” denmesinin bir sebebi de budur.
3-İtiraf manasına göre, hacılar Arefe gününde vakfe yaptıkları zaman Allah’ın rab oluşunu ve yüceliğini, kendilerinin de kulluk ve fakirliklerini, Allah’a son derece muhtaç olduklarını itiraf ederler. Nitekim Hz. Âdem de (a.s.) eşi Hz. Havva ile buluştuğu zaman birlikte “Ey Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik. Bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen muhakkak biz hüsrana uğrayanlardan oluruz. قَالاَ رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ

الْخَاسِرِينَ” (Âraf Suresi, 23) diye itirafta bulunmuşlardır.

4-Güzel koku manası ise, mü’minler Arefe gününde Arafat’ta günahlarından istiğfar ederler, günahların manevi kirlerinden temizlenerek adeta güzel manevi kokular sürünmüş olurlar. Nitekim hadiste haccı şartlarına uygun şekilde yapıp dönen kimsenin annesinden doğduğu günkü gibi ter temiz hale geldiğinin buyurulması, (Buhari. Hac:4.) mü’minlerin günah kirlerinden arınıp bugünde manen çok güzel kokularla süslenmelerine işaret etmektedir.

b-Arefe Gününün Önemi:  Hz. Peygamber’in “günlerin en faziletlisi” dediği, Arefe kendinden önceki gün (Terviye) ile alakalı ve kendinden sonraki güne (Bayram) işaret eden mübarek bir gündür.

Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz a.s. bu ayın ilk on günü hakkında büyük müjde ve teşviklerde bulunmuşlardır. Arefe günü, bu on günün en hayırlısıdır.. Bu teşviklerde Kurban Bayramı arefesinin ayrı bir yeri vardır. Çünkü insanlara gönderilen İlahi hükümlerin artık tamamlandığını bildiren “Bugün dininizi tamamladım” (Maide Suresi, 3) mealindeki âyet-i kerimesi bugün nazil olmuştur. Bu hususta bir Yahudi’nin Hazret-i Ömer’le (r.a.) yaptığı konuşma, Arefe gününün mana âlemimizdeki yerini berrak bir şekilde ortaya koymaktadır:
Bahsi geçen Yahudi, Hz. Ömer’e “Ey Ömer, sizin kitabınızda okumakta olduğunuz bir âyet vardır ki, biz Yahudilere inmiş olsaydı, onun indiği günü bayram yapardık” der.
Hz. Ömer şu cevabı verir:
“Biz bu âyet-i kerimenin indiği günü de, yeri de hakkıyla takdir ediyoruz. Bu âyet Rasulullah a.s. a bir Cuma günü Arafat’ta’de iken nazil olmuştur.”

Arefe bir dönüm noktası ve yeni bir başlangıçtır:

Arefe günü, Hazreti Âdem (as) ile Hazreti Havva’nın Arafat’ta buluşup tövbe ettikleri; dünyadaki hayatlarına yepyeni bir başlangıç yaptıkları gündür.

Tövbe edenlerin günahlarından arındıkları yeni ve tertemiz bir hayata başlangıç yaptıkları gündür. Dolayısıyla Arefe günü herkes için bir dönüm ve başlangıç günü olabilir. Hazreti Aişe (r.a.) anlatıyor:
“Allah, hiçbir günde, Arefe günündeki kadar çok bir kulu ateşten azat etmez. Allah mahlûkata rahmetiyle yaklaşır ve onlarla meleklere karşı iftihar eder ve:
“Bunlar ne istiyorlar?” der.” (Müslim, Hac 436) Arefe günü hem Arafat’ta olanlar hem de gidemeyenler için arınma ve bayram etme günleridir.

Hz. İbrahim de gördüğü rüyanın gerçek olduğunu anlamış, Allah tarafından tabi tutulduğu bu imtihanda başarılı olmuştur. Ailesi ile yeni bir başlangıca adım atmışlardır.

Arefe gününden bir önceki gün –Terviye- de önemlidir. Terviye, suya kandırmak; Arafat’a çıkan hacıların hayvanlarını suladıkları gün. Ayrıca gördüğü rüya üzerine düşünmek ve Hz. İbrahim’in gördüğü rüyasını düşündüğü gündür. Peygamber Efendimiz (sav) söyle, buyurmuştur:
“Terviye günü oruç tutan ve günah söz söylemeyen Müslüman cennete girer. Dolatısıyla Arefe öncesi ve sonrası çok kıymetli ve önemli bir gündür.

Bu gün bütün insanlık için özellikle de müslümanlar için bir dönüm noktası ve başlangıç günüdür. Hz. Peygamber a.s. ın Arefe günü Arafat’ta irad ettiklerini yeniden düşünmek gerekir. “Ey İnsanlar bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz nasıl mübarek bir şehir ise; canlarınız, mallarınız, ırzlarınız da öyle mukaddestir, her türlü saldırıdan emindir. Ashabım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski dalâletlere dönüp birbirinizin boynunu vurmayın. Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur.”

Peygamberimiz Arefe günü ümmeti için dua etmiştir: Duasının kabulü nedeniyle Arefe Günü, şeytanın üzüldüğü ve rezil olduğu gündür.

“Peygamber (s.a.v.) Arefe akşamı ümmetinin affedilmesi için dua etti. Duasına, ‘Muhakkak ki ben zalimden başkasını mağfiret ettim.’ diye cevap verildi. ‘Zalimden ise mazlumun hakkini alırım.’ buyruldu. Resul-i Ekrem:
‘Ey Rabbim, dilersen mazluma cennette mükâfatını verir zalime de mağfiret edersin.’ diye dua etti ise de Arafat’ta bu duasına Allahu Teâlâ’dan kabul gelmedi. Sabah vakti Müzdelife’de ayni duayı tekrarladı. Bu defa duası kabul edildi. Rasulullah memnuniyetinden ve sevincini belli ederek güldü. Bunun üzerine Ebu Bekir ve Ömer (ra):
‘Anam babam size feda olsun, bu saatte siz gülmezdiniz, sizi güldüren nedir?’ diye sordu. Rasulullah(sav):
‘Allah’ın düşmanı Iblîs, Allahu Teâlâ’nın duamı kabul ederek ümmetimi affettiğini anlayınca toprağı alıp başına çalmaya ve vay sana helak oldun diye feryada başladı. İste Şeytan’ın görmüş olduğum bu feryadı beni güldürdü, buyurdu.”
Allah kullarına karşı çok merhametlidir. Dolayısıyla Allah, kullarını affetmek için ya da tövbelerini kabul etmek için onlara fırsatlar sunmaktadır. Ve kullarını kendisine itaat eder bir halde görmeyi istemektedir.

Bunun için Allah, senenin her gününde kulları için hayırlı ve bereketli günler kılmıştır. Ve o günlerde yapılan amelleri imrendirmek için onların sevaplarını kat kat artırmaktadır.

Arafat (Mekânda Arefe)

Kurban Bayramı arifesinde, mukaddes topraklarda milyonlarca mü’min, Rablerine şükran, minnet ve bağlılık hislerini tekbirleriyle ve telbiyeleriyle ilan ederken, İslâm âleminin bu muhteşem bayramına hazırlanan diğer İslâm ülkelerindeki Müslümanlar da bambaşka bir heyecan ve sevinç havasına girerler. Mekke’deki kardeşlerinin tekbirlerine, sabah namazıyla birlikte başladıkları teşrik tekbirleriyle iştirak ederler. Haccın en önemli rüknü olan Vakfe, Arefe günü Arafat’ta yapılır. Arefe günü hac ihramıyla Arafat’ta bulunmak, bir müslüman için en büyük nasiplerden biridir. Çünkü bu Kutsal yerde ve bu Mübarek zaman diliminde yapılan ibadetler kabul olur, dualar geri çevrilmez.

Bu konuda Sevgili Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyururlar: ”Arefe günü olunca ALLAH Teala meleklerine karşı öğünür ve şöyle der: – Kullarıma bakınız, saçları başları dağılmış, toza toprağa belenmiş ve uzak diyarlardan gelerek güneşin altında bana yönelmişler. Sizler şahit olun ki ben bunları bağışladım. Bunun üzerine melekler derler ki: İyi ama onlar içerisinde şu şu günahları ve haramları işleyenler var. Bunun üzerine Cenabı Hak: – Öyle de olsa, değil mi ki onlar burada tövbe ediyorlar, onları bağışladım. Hz. Peygamber bunu anlattıktan sonra şöyle buyurur: Cenabı Hakk’ın kullarını cehennemden en çok azad ettiği Arefe gününden başka hiçbir gün yoktur.”

 B- AREFE GÜNÜ NASIL İHYA EDİLMELİDİR?

1- Allah’ı zikir: Özellikle tekbir ile.

2- Arefe günü oruç tutulmalıdır.
3- Arefe gününe hürmet edilmeli, günaha girmemeye dikkat edilmelidir.
4- Arefe günü dua ve istiğfarı arttırmalıdır.

1-ALLAHI ZİKİR:

Kur’ân-ı Kerimde şöyle buyurulur: “Arafat’tan (orada vakfeden sonra, seller gibi) boşanıp (Müzdelife’ye) aktığınız zaman Meş’ar-i Haramın yanında Allah’ı zikredin. O size nasıl hidâyet ettiyse siz de Onu öylece anın.” (2/198)

فَإِذَا أَفَضْتُم مِّنْ عَرَفَاتٍ فَاذْكُرُواْ اللّهَ عِندَ الْمَشْعَرِ الْحَرَامِ وَاذْكُرُوهُ كَمَا هَدَاكُمْ وَإِن كُنتُم مِّن قَبْلِهِ  لَمِنَ الضَّآلِّينَ

Bu ayette beyan edilen ve önemine işaret edilen gün, Arefe günüdür. Ve Allah bugünde zikir ve tesbihin arttırılmasını emretmektedir.
Bir başka âyette Allah yine Kendisinin zikrini emretmektedir: “Sayılı günlerde   Allah’ı anın (telbiye ve tekbir getirin).” (2/203) وَاذْكُرُواْ اللّهَ فِي أَيَّامٍ مَّعْدُودَاتٍ
Buradaki “sayılı günlerin Arefe günü sabahından bayramın 4. günü akşama kadarki günler olduğu belirtilmektedir. Bugünlerde yüksek sesle tekbir alınır. Hz. İbrahim’e (a.s.) nisbet edilen bu tekbirlere “teşrik tekbirleri” adı verilir.

Arefe gününün sabah namazının farzından sonra teşrik tekbirleri getirilmeye başlanmalıdır. Bu özel günde yapılacak en önemli zikir tekbirdir.

Teşrik Tekbirleri, aradan asırlar geçmesine rağmen, bütün mü’minler Hz. İbrahim, Hz. İsmail gibi Rabbinin rızasını umarak Zilhicce ayının Arefe günü, sabah namazından başlayıp bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar “Allahu Ekber Allahu Ekber La İlahe İllallahu Vallahu Ekber Allahu Ekber Velillahi’l Hamd” diyerek minnet ve şükranlarını Rablerine sunarlar. Bu tekbire “teşrik tekbiri” denilir ve vaciptir.

Teşrik tekbirinin aslı; Hz. İbrahim (a.s.)’den rivayet edilen şu olaydır: Cebrail (a.s.) Allahû Teâlâ (c.c)’nın ihsan buyurduğu kurban ile Hz. İbrahim (as)’e geldiği zaman; onun oğlu Hz. İsmail (a.s.)’ı kurban etme hususunda acele edeceği endişesi ile “Allahu Ekber, Allahu Ekber” diye nida etmiştir. Hz. İbrahim (as) Cebrail’i görünce “La ilâhe illâ’llahu Vallahu Ekber” diyerek cevap vermiştir. Hz. İsmail (a.s.) de, kendisine bedel olarak gönderilen kurbanı görünce: “Allahu Ekber ve li’llâhi’l Hamd) diye tesbihte bulunmuştur. İşte teşrik tekbirleri, bu teslimiyeti ifade eder. Mü’minler “Teşrik Tekbiri” getirirken bu mahiyeti iyi tefekkür etmelidirler.

Bu, Rasulullah a.s. ın sünnetiyle de sabittir.

 2- AREFE GÜNÜ ORUÇ TUTULMALIDIR

Arefe günü oruç tutmak hadislerde teşvik edilmiştir. Arefe günü oruç tutmanın sevabı hakkında Peygamber Efendimizden rivayet edilen hadislerin mealleri şöyledir:

Ebu Katâde (r. A.)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.)’a Arefe günü tutulan orucun fazileti soruldu; O da; “Geçmiş bir yılın ve gelecek bir yılın günahlarına kefaret olur.” buyurdu. (Müslim, Sıyâm 196, 197)

Bugün tutulan oruç, bin gün nafile oruca bedeldir. (et-Tergîb ve’t-Terhîb Trc, 2.460. Aynca geçmiş ve gelecek yılda yapılan tövbelerin kabul olmasına da sebep olur.

3- AREFE GÜNÜNE HÜRMET EDİLMELİ, GÜNAHA GİRMEMEYE DİKKAT EDİLMELİDİR.

Rasulullah(s.a.v):”Arefe gününe hürmet edin! Arefe, Allah’ın kıymet verdiği bir gündür.” diyerek Allahu Teâlâ’nm kıymet verdiği günü, hürmet ederek bilinçli bir şekilde yaşamaya gayret etmemizi istemiştir. Hürmet, verilen nimeti idrak etmekle ve verileni bilmekle, görebilmekle başlar. Arefe gününü günahlara girmeden oruçla, duayla, istiğfarla geçirmek kullarını Arefe gününde bağışlayacağını müjdeleyen Allahu Teâlâ’ya hürmetin ve şükrün bir ifadesidir.

Arefe günü günahlardan uzak kalanın da bağışlanacağı Rasulullah (sav) tarafından müjdelenmiştir:
“Arefe günü Rasulullah’ın (sav) yanında bulunan bir genç, kadınları düşünüyor ve onlara bakıyordu. Rasulullah (s.a.v) eliyle birkaç defa gencin yüzünü kadınlardan çevirdi. Genç yine onlara bakmaya ve düşünmeye başladı. Rasulullah (sav):
– “Kardeşimin oğlu, bugün öyle bir gündür ki, bugünde herkim kulağına, gözüne ve diline sahip olursa günahları bağışlanır, buyurdu.” (Müsned)

4- AREFE GÜNÜ ÇOK DUA VE İSTİGFAR EDİLMELİDİR.

Arefe Günü Allah’ın, kullarına nazar ettiği, zerre kadar günahı olanı dahi affettiği bir gündür.

“Fakat tövbe ederek, iman edip iyi işler yapan kimseye gelince, o, kurtuluşa erenler arasında olmayı umabilir. (Tövbe: 67)

“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Zümer/53) Ayetlerde buyurulduğu gibi, rahmetinden istifade etmeleri için kullarına fırsat dolu anlar bahşetmektedir. Bu zamanlardan biri de Arefe günüdür.

Rasulullah’ın (s.a.v) bildirdiğine göre:
“Günlerin en faziletlisi Arefe günüdür. Duaların en faziletlisi de Arefe günü yapılan duadır. Benim ve benden önceki peygamberlerin söylediği en faziletli söz de: Lailahe illallah vahdehu la şerike leh. Lehül-mülkü ve Lehül-hamdü bi yedihil hayru. Ve hüve ala külli şey’in kadir.(Allah birdir, ondan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur) sözüdür.” (Muvatta, Hac 246)

Allahu Teâlâ bazı geceler duaların reddedilmeyeceğini Peygamber Efendimize (sav) bildirmiştir. Rahmet kapılarının açıldığı dört mübarek gece şunlardır:

1- Fitr (Ramazan) Bayramı gecesi,

2- Kurban Bayramı gecesi,

3- Terviye gecesi (Zilhicce ayinin 8. gecesi),

4- Arefe gecesi, (Isfahanı)

Arefe gününü ve gecesini ibadetle geçirmek çok faziletlidir.
Bütün güzel davranışları artırmak: Allahın seveceği şeyleri; namaz kılmak, Kur’an okumak, zikir, dua, sadaka, ana-babaya iyilik, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak ve hayır ve itaat türünden her şey.

Tavsiyeler: Arefe gününe saygılı olmalı. O gün hacılar Arafat’ta vakfe yapıp dua ederken mânen onların yanında imiş gibi hissederek dualarına iştirak edilmelidir.

Böyle bir günde kişiyi günaha sokabilecek her şeyden uzak kalmak gerekmektedir.

Günümüzde Arefe, bayramın bir önceki günü olduğu için dünyalık telaşların en yoğun olduğu bir gün olarak yaşanmaktadır. Oysa ki Arefe, insana verilen en kıymetli vakitlerden biridir. Bugünler ibadet ve affedilme günleridir. Bu kıymetli anları telaşelerle heder etmemeli, istifade etmeye çalışmalıdır.

Arefe hacıların Arafat’ta “Lebbeyk (buyur Rabbim)” diyerek dil, ırk, ten ayırımı yapılmaksızın bir araya geldiği mahşer gününü hatırlatan, kulluğun Allahu Teâlâ’ya dualarla, telbiyelerle arz edildiği en kıymetli zaman dilimidir. Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Duanın faziletlisi, Arefe günü yapılanıdır.” (Beyhaki) “Allahu Teâlâ, Arefe günü kullarına nazar eder. Zerre kadar imanı olanı affeder.”

Ayrıca ve özellikle Arefe günü Arafat’ta verilen hutbeyi hatırlayarak davranmaya özen gösterilmelidir. Mesela; emanetlere dikkat edilmeli. Zulümden ve zulmetmekten sakınılmalı, kan davası ya da benzeri hasımlaşmalardan uzak durulmalı, Kadınların haklarına riayet etmeli ve bu hususta Allah’ tan korkmalı, bütün insan haklarına riayet etmeli, küçük görülen işlerde dahi şeytana uymaktan kaçınmalı ve onu sevindirmemek için her türlü günah ve günaha götüren durumlardan sakınmalı; dolayısıyla ömrü iyi bir şekilde geçirmeye özen gösterilmelidir.

 

KADINLARI HACCA HAZIRLAMAK!

dsc09226

Hac, bilinmesi gereken yönleri oldukça fazla olan bir ibadettir.  Hem ibadetin yapılışı hem de bu ibadetin başka bir ülkede, farklı bir iklimde, oldukça fazla sayıda değişik İslam ülkelerinden gelen insanlarla beraber yapılıyor olması hac yolculuğuna niyetlenen kişinin eğitimini zorunlu hale getirmektedir. Bu öyle önemli eğitimdir ki, bütün Müslümanlar aynı değerleri paylaştığından farklı ülkelerde eğitilseler de bir araya geldikleri hac esnasında eğitimin eseri mutlaka görülecektir. Yani her İslam ülkesi hacca giden halkını konuyla ilgili olarak eğitmelidir; çünkü hac yapmaya niyetlenen bütün Müslümanlar aynı zamanda bir araya gelecekler, aynı mekânları hep birlikte kullanacaklardır.

Sürekli eğitilmeye ihtiyacı olan insan denen varlığın özellikle bu vesilelerle eğitilerek, ibadetin eğiten ve insanı kemale doğru götüren yönünden de istifade etmesi gerekir. Hac ibadeti ömürde bir defa yapılabildiğine göre, özellikle insana tesiri açısından zirve bir ibadet olması gerekir ve bu nimet kendisine nasip olan insanın ülkesinden eğitilmeden gönderilmemesi gerekir. Hacca gidenlerin yarısı kültür seviyesi çok yüksek olmayan kadın olan ülkemizde bu eğitimin özellikle bu kesime daha yoğun olarak verilmesi gerekir. Ayrıca hac,  kadınlara has yönleri daha bariz olan bir ibadettir. Bunun yanında kadınlar refakat ettikleri kişileri daha çekip çeviren bir yapıya sahiptir. Bilgili olması bu anlamda da önemlidir. Diğer taraftan gerçek eğitimi almadığı zaman etraftan edindiği kırık dökük duyduğu şeylerle hareket eder; aynı zamanda hem kendini hem de ülke Müslümanlarını iyi temsil edemez.

Kadınlarımız dini konularda ve insan ilişkilerinde donanımlı gibi görünseler de hacca gitmeye kalktıklarında hac eğitimleri esnasında ve uygulama alanlarında yani kutsal topraklarda, eğitime ne kadar da muhtaç oldukları açığa çıkmaktadır; zira eğitimler esnasında ihram elbisesi ve ihrama girmeyi ayırt etmesi uzun sürmektedir. Hac için hazırlanmayı genellikle valiz hazırlamaktan ibaret gibi bilir. Bütün bir hac boyunca adet görmemesi gerektiği yanılgısı ve çok sevap kazanacağım düşüncesi ile bütün bir yolculuk boyunca adet geciktirici ilaç kullanır. Hac çeşidini belirledikten epey sonra hac çeşitlerini anlar; çünkü hangi haccı yapacağını eşi belirlemiştir vs. örnekleri çoğaltmak mümkün. İşte bütün bunları vb. aza indirmek biz sorumluların bu bilgisizlikle mücadele etmesini zorunlu hale getirmektedir.

Gerçekten de hacca gidecek olan kadınlarımızın eğitimi yıllardır arzumuz olmakla birlikte uygun ortamı oluşturamamıştık. Öncelikle kendi görev ilçemizde olmak üzere ve bazı çevre ilçelere de giderek bayan hacı adaylarına ulaşmaya, onları bilgilendirmeye çalıştık. Bu çalışmaların daha genele yayılması hep arzumuz idi. Nihayet 2009 yılında Bolu’da bu görevle ilgili kurumumuz tarafından formatörlükle görevlendirilmemizden sonra kolları biraz daha sığadık.  Kadınlara özel ilk çalışmayı 2009 yılında İstanbul ilçelerini 9 büyük kültür merkezi salonlarında toplayarak gerçekleştirdik. İkincisini de 2010 yılında uyguladığımız, Kadınlara Özel Salon Tipi Hac Seminerlerimiz başarıyla tamamlandı.

Bütün oturumlarımız 3 saat kadar süreyle oldukça uzun soluklu idi. Görsel materyalleri oldukça yoğun olarak kullandığımız eğitimlerimizde; konuları power point sunumlarla sistematik, kritik ve anlaşılması zor hususları küçük dramalar halinde vermeye, zaman zaman cevap alacak şekilde sorular sorarak interaktif uygulamalar gerçekleştirmeye çalıştık. Dinleyicilerimiz tıpkı uzun seyahatte uçağın koltuklarına oturmuş ilgi çekici bir film izleyen yolcular gibiydi. Sonuçtan herkes memnun oldu. Hatta zorunluluktan dolayı uzun tuttuğumuz süreyi sonuna kadar bekleyen bayan hacı adaylarımız bunu hac ibadetinde olması gereken bekleyiş ve sabırlara benzeterek salonu asla terk etmedi. Kimi sorular konuşma esnasında yazılı olarak kimi sorular da en sonunda sözlü olarak soruldu ve herkes cevabını aldı.

Bu düzeyde bir çalışmanın devamı ve yaygınlaşması; hac eğitiminin özellikle de bayanların eğitiminin hacca giden insanımıza olan yararına inanmaya bağlıdır. İnandıktan sonra da gerçekleşmesi hususunda görevlilere gerekli imkânların verilmesi gerekir. İmkânlardan kasıt; iletişim, ulaşım, teknoloji gibi altyapıdır. En önemlisi de programların ciddiye alınması için gereken kurumsal desteğin gücüdür. Ve bu kurum gücünün ciddiye alınması hususunda gerekenlerin yapılmasıdır. Bu tür çalışmaları gerçekleştiren birkaç uygulayıcı olmakla birlikte programın bir aksaklık olmadan yürümesi yukardan aşağıya pek çok kişinin görevini iyi yapmasına bağlıdır. Aksi takdirde bütün yük gönüllü eğitimcinin üzerinde kalacak ve mutlaka sıkıntılar yaşanacaktır.

Bunları anlatma nedenim; güzel bir çalışmanın sonundaki mutluluğu paylaşmak, bayan hacı adayı eğitiminin önemini vurgulamak ve bunlar için gerekenler hususunda biraz ipucu vermekti. Tabiî ki yaptığımız çalışma son derece özveri ile gerçekleşmiştir, fakat sonuçta şundan eminiz ki, bu eğitimi alan kadınlarımız;

  • Hac için hazırlanırken bu yolculuğun maddi, manevi ve ahlaki olmak üzere üç boyutlu ve çok yönlü bir hazırlığı gerektirdiği bilinci içinde hazırlanacaklar;
  • Kadınların ihram giysisi olmadığını; adetli kadının da mikatta ihrama girmesi gerektiğini bilerek hareket edecekler.
  • Hac takvimleri ile adet takvimlerini karşılaştırarak tercihte bulunabilecekler.
  • Mescid-i Nebevi’ye bayanların girmesi gerektiği kapıları; Ravza’nın nerede olduğunu ve orada bulunanları elleriyle koymuş gibi bulacaklar.
  • Oda arkadaşları ile iletişimde daha dikkatli davranacak;
  • Mescidde Rasulullah’ı edeple ziyaretin ne kadar önemli olduğunu bildiği için edepsizlikten sakınacaklar.
  • Mescidde şirk ediyor diye kınanmayacaklar, çünkü orada sütunlara, halılara ellerini ve herhangi bir nesneyi sürmeyecekler.
  • Ve pek çoğu.

Daha doğrusu Hz Mevlananın; ”ekin ekenin maksadı buğday elde etmek olmalı, yoksa saman onun sonunda zaten elde edilir.” sözlerini hiç unutmayacak ve gerçek maksada yoğunlaşacaklar.

En güzeli de bütün bunlardan belki biz de hisse alacağız. Birlikte yaptığımız bu çalışmaya özveriyle emeğini katan, programı hazırlayan, alt yapıyı kuran, takip eden Beşiktaş Vaizi İsmail Özelbaş’dan; çok değerli Güngören Vaizi Nimet Yılmaz ve Pendik Vaizi Zehra Ülgür’den; alanlarında ve hac konusunda deneyimli doktorlarımız Zahide Top ve Harika Gül Hanımefendilerden Allah razı olsun!

 

Selva Özelbaş

Üsküdar Vaizi

 

Merhaba dostlar!

20130701_193435

“Bir taş bir nehre düşmeye görsün, pek anlaşılmaz etkisi. Hafiften aralanır, dalgalanır suyun yüzeyi. Belli belirsiz bir tıp sesi çıkar, duyulmaz bile akıntının ortasında, kaybolur uğultuda. Hepi topu budur olacağı…

Ama bir de göle düşsün
aynı taş… Etkisi çok daha kalıcı ve sarsıcı olur. O taş var ya o taş, durgun suları savurur. Taşın suya değdiği yerde evvela bir halka peyda olur; halka tomurcuklanır, ol tomurcuk çiçeklenir, açar da açar, katmerlenir. Göz açıp kapayıncaya kadar ufacık bir taş ne işler açar başa. Tüm yüzeye yayılır etki, bir bakmışsın ki her yeri kaplamış. Çemberler çemberleri doğurur, ta ki en son çember de kıyıya vurup yok oluncaya dek.

Nehir alışkındır karmaşaya, deli dolu akışa. Zaten çağlamak için bahane arar ya, hızlı yaşar, çabuk taşar. Atılan taşı içine alır; benimser, sindirir ve sonra da unutur kolaylıkla. Karışıklık onun doğasında var, ne de olsa. Ha bir eksik ha bir fazla.

Gel gelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. Tek bir taş bile yeter onu altüst etmeye, ta dibinden sarsmaya. Göl taşla buluştuktan sonra bir daha asla eskisi gibi olmaz, olamaz…”

Elif Şafak | Aşk