selvahoca tarafından yazılmış tüm yazılar

RAMAZAN VE MEKKE-ZAMAN VE MEKAN

RAMAZAN VE MEKKE-ZAMAN VE MEKAN

Ramazan,  kendine has mühim özelliklere sahip kıymetli bir ay. Her şeyden önce Kur’an-ı Kerimin indiği ay olması, değerini kat kat artırıyor. Tıpkı, “güz mevsiminin evvelinde yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur” anlamında olduğu gibi müminlerin   günah kirlerinden arınıp kalplerinin pak olduğu ay;  yine  “güneşin şiddetli hararetinden taşların yanıp kızması”  anlamında olduğu gibi, katlanılan zahmet ve meşakkatler dolayısıyla mü’minlerin günahlarının yandığı rahmet ve mağfiret ayı.

Ramazan,  bu nedenle inananların,  günahlardan bunalan ve rahat bir nefes almak isteyenlerin hasretle bekledikleri; sağanak halde inen rahmet ve mağfiretle arınmak istedikleri en kıymetli aydır.  İlahi rahmete karşılık zahmeti ve eda edilecek ibadeti bol, koskoca bir ay…

İşte insan, bu zamanı bir de mekanla bütünleştirebilirse nasıl olur?.. Neler görür ve neler yaşar?.. Aradan kilometreler kalksa neler hisseder?.. Evet! Ramazan ayında Mekke’de olmaktan söz ediyorum… Rahmet ayında âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’in doğduğu mekânlarda olmaktan bahsediyorum… Rahmet ayında, inişi ile insanlığı dirilten Kuran’ın indiği topraklarda bulunmaktan bahsediyorum… Rahmet ayında peygamberimizin atası Hz. İbrahim’in bizler için inşa ettiği Kâbe’nin yanı başında olmaktan söz ediyorum. Bu rahmet ayında ekin bitmemiş kupkuru vadiye gelen iki peygamber ve  gelecek olan O, en son peygamberle onun ümmeti için yerden kaynayan zem zem suyundan kana kana içmekten bahsediyorum…Rahmet ayında, yeryüzü kurulduğu günden beri “Harem” olarak kabul edilen ve Hz. İbrahim’in sınırlarını yeniden belirlediği dokunulmaz ve emin beldede yaşamaktan söz ediyorum….

Nasıl ki, kurban bayramını hac ibadeti ile birlikte yaşamak zamanda ve mekânda zirve bir güzellikte yaşamak ise bir mü’min için, Ramazan ayında da Mekke semalarından  “Ikra’”  sadalarını işitmek duygunun en zevkli doruklarında safa sürmek olacaktır.

Acaba nasıl geçer bu kutlu mekânda Kuran Ay’ı, acaba hangi mutluluklar yaşanır bu Ğufran Ay’ında. Müminler hangi mağfiret deryasından nasiplenir bu cennet mekânda?

Rabbim isteyen herkese nasip etsin! Etsin ve görsün ki, imkânını bulan ve nasibi olan müminler en kıymetli zamanı bu en değerli mekânda geçirmek için Mekke’ye akın etmiş ve Harem-i Şerif’i doldurmuşlardır. Özellikle ramazan ayının son on günü Harem-i şerifin civarı hac günlerinden farksız, namaz vakitlerinde bir santimetre kare yer dahi servete değer; İnsanlar bu konuda oldukça hassas, yer bulmak son derece zor; bastığı toprağın, ibadet edeceği mekânın ne kadar paha biçilmez olduğunu insan buradan da anlıyor.

Ramazan ayı, ibadet fırsatı son derece bol ve bereketli bir ay, Mekke ise gecesi gündüzü olmayan bir şehirdir. Geceyi değil, uyku saatlerini ayarlamak önemlidir. Aksi takdirde ne Ramazan’ın ne de Mekke’nin hızına yetişmek mümkün değildir. Her halükarda nefes nefese kalınır. Çünkü tavafıyla sa’yi ile umre ibadeti oradadır. Ramazan ayında bir umre daha yapabilme arzusu ile daha fazla çaba sarf etmek gerekir. Hele hele yaklaşık iki saat süren teravih namazlarının kim birini kaçırmak ister ki. Teravih namazının tam yarısında imam biraz ara verir. Bu esnada varsa cenaze namazı kılınır, mutlaka birileri rahmet-i Rahman’a kavuşmuştur. Namazın ikinci yarısı başka bir imamla devam eder. Teravih namazı kılınırken diğer taraftan tavaf da devam eder. Kişi istediğini yapabilir; isterse teravih kılar, isterse tavaf eder, isterse teravihin bir kısmında tavafa geçer ya da namaza hangi rekâtında ulaşırsa oradan dâhil olur.

Ramazan ayında bu değerli mekânda rağbet gören zaman dilimlerinden biri de Harem-i Şerif’te cuma namazına dâhil olmaktır. Cuma namazları son derece kalabalıktır. Saat 11 den sonra Kâbe’ye girmek neredeyse imkânsızlaşır. Belli bir zaman sonra ne ileri ne geri gidilebilir, yol boylarına da oturulamaz. Çünkü olağanüstü her durumda çıkışların açık olması gerekir. Cuma günü zamanın feyzi ve bereketi, mekânın feyiz ve bereketiyle orada cem oluverir müminlerin gönlünde…

Bu rahmet ayında Harem-i şeriften bir güzellik de Teheccüd namazıdır. Ramazan ayının son on gününde vitir namazları ve kunut, teheccüt namazının sonunda kılınır. Teravih namazından yaklaşık iki saat sonra kılınan ve yine bir buçuk saat kadar devam eden teheccüt namazı Kâbe’de özellikle ramazan ayında toplu şekilde yapılan en önemli ibadettir. Rükû ve secdelerde daha uzun süre dua edilir; sonunda kılınan vitir ve kurut duası her şeye değer. Diğer taraftan teheccüt namazının bir bölümünde tavaf etmenin zevkini keşfedenler de kunut duasıyla birlikte huşu içinde tavaf ederler.

Harem-i şerifteki zevk ve huşu dolu anlardan biri de Kâbe’nin karşısında, hemen yanı başında iftar etmektir. Tam iftar yaklaşırken ve ezan okunurken Mevla’ya açılan eller, dökülen gözyaşları ve yapılan dualar, evveli rahmet ortası mağfiret ve sonu cehennemden azad olma günleri olan bu mübarek ayda ve bu iftar anında inşallah geri çevrilmeyecektir… İftar vakti Kâbe’nin dış kısmında kutularla hazırlanmış iftarlıklar ikindiden sonra yavaş yavaş hazırlanmaya başlar. Sofralar yayılır, İnsanlar yerlerini almaya başlarlar. İçerde ise daha sade, hurma ve zemzemden oluşan sofralar vardır. Çoğu zaman insanların yanlarında ufak tefek yiyecekler bulunur. Bunlar da birbirine ikram ede ede çoğalır, sonunda insan kendini mükellef bir sofradan kalkmış gibi hisseder, çünkü orada, maneviyat sofrasında gönüller doymaktadır. Bazıları termoslarla kahve ya da çay getirmişlerdir, insanlara dağıtırlar. O esnada ne olursa olsun hepsi kabul, bir bardak çay ya da kahve Kâbe’nin karşısında epeyce hatırı sayılır kıymettedir, içimine doyum olmaz. İftar çabuk yapılmalıdır ki,  Kabe’de akşam namazına yetişilsin çünki iftardan çok kısa süre sonra akşam namazı için imam tekbir getirmeye başlar.

Kâbe’de ferdi olarak yapılan dualara, ramazan ayında topluca yapılan duaları da ilave etmek gerekir. Özellikle Kadir gecesi imamın yaptığı kunut duası hafızalardan silinmez. Kunut dualarının her biri ve teravihte okunan hatmin son gün yapılan duası ise neredeyse kırk beş dakika sürer. O esnada insan, yapılan dualardan yükselen seslerin dünyadaki bütün Müslümanlar tarafından işitildiği ve hep birlikte “Amin!” dedikleri hissine kapılır ki, inşallah bu dualar bütün Müslümanların dualarına ve hislerine tercüman olur.

Bu yeryüzü cennetinde geçirilen ramazan ayının sonunda beklenen mutlu son, güzel bir bayramla taçlanmalıdır. Evet, gerçekten de öyle olur. Kabeyi görebilecek bir yer bulup namazı orada kılabilmek için Harem-i şerife çok erken gitmek gerekir. Ne kadar geç kalınırsa o kadar gerilerde namaz kılmaya, Kabeyi görmemeye razı olur insan. Haremin içi, dışı sımsıkı oturan insanlarla iyice dolar. O gün herkes oradadır. İnsanlar bayramlıklarını giymişlerdir. Kadınlar sanki düğüne, nişana gelmiş gibidirler. Hele çocuklar, göz alıcı kıyafetleri, saçlarındaki enva-i çeşit süs ve tokalarla bugünün bayram olduğunu en iyi anlatanlardır. Bazıları da hazırlıklı gelmişlerdir. Getirdikleri şekerleri, hediye paketi haline getirdikleri misvak ve hurmaları dağıtmaya bazen de oturanlara doğru fırlatmaya başlarlar. Bunlar, bir aydan beri oruç tutanlara bayram sabahı Harem’de Rahman’ın en güzel ikramı olarak algılanır. Sabah namazı eda edildikten sonra bayram namazı beklenir, bu bekleyişte yüksek sesle tekbirler getirilir. İnsanlar bu tekbirler esnasında balkonlardan Kâbe’yi ve tekbirlerin tezahürünü seyrederler adeta. Bayram namazını tekbirlerle bekleyiş sanki Mekke’yi fetheden askerleri ve sevgili ashabı ile Hz. Peygamber’in Kâbe’ye girişini beklemek kadar insana heyecan verir. Sanki Rasulullah kapılardan birinden girecek ve bayram namazını kıldıracaktır. Beklenen an gelir coşku dolu tekbirlerle birlikte bayram namazı kılınır, hutbe dinlenir ve sonunda herkes birbiriyle bayramlaşır.

Ta ilk sahur anından başlayan mekândaki güzellikler bayram namazı ve bayramlaşma ile nihayetlenir. Dualar dualara eklenir son bir defa, cennetten gelen bu esintiyi tekrar yaşamak üzere… Dualar vardır orda, gelemeyenler için; tövbeler vardır orda işlenen günahlar için son bir çırpınışla; şükürler vardır orda Rabbin nimetlerine karşı yapılan; aşklar vardır orda yürekleri tutuşturan; gözyaşları vardır orda gözlerden yağmur gibi inen.  Allah arzu eden herkese bu mutluluktan tatmayı ve yaşamayı nasip etsin. Amin!

 Selva Yımaz ÖZELBAŞ

RAMAZDAN BİZE KALANLAR

RAMAZDAN BİZE KALANLAR

Ramazan ayı bize neler bıraktı, neleri tekrar ettirdi, neleri yeniden hatırlattı?

Her zaman olduğu gibi yine rahmetiyle, mağfiretiyle geldi ramazan Müslümanların hayatına… Oruç tutanlar onunla yedi, içti, onunla uyudu, uyandı.  Nasıl hareket etmek gerektiğine o karar verdi. İnananlar onun ritmine ayak uydurdular. İbadet ve iyilikte yarıştılar. Adeta bu ayda zamanla yarış vardı. Çünkü ramazan belirli bir zaman dilimi idi ve her sene olduğu gibi gelip gidecekti. Ona uyum sağlamayanı bırakır giderdi.

Bu yüzden, ramazan ayı gelince Müslümanlar ona fazlasıyla özen gösterirler, misafir gibi karşılarlar. Hoşnut kılmayı ve incitmemeyi isterler. Onun orucu aç kalmak değildir, o yüzden hasta dahi olsalar kendilerine verilen yeme ruhsatını kullanmak onlara zor gelir. Bunu yaparken de gizli yapmaya özen gösterirler. Bu davranış, ramazan ayına saygıdan ve hayâdan kaynaklanmaktadır.

Bu nedenle ramazan ayı mü’mine hayâlı olmayı öğretir diyebiliriz. Önce rabbinden hayâ eder kul. Ona karşı gelmek gibi görür hasta dahi olsa oruç tutmamayı.  Çünkü küçüklüğünden beri ramazanla gelen oruç onu öyle terbiye etmiştir. Sonra da insanlardan utanır ve alenen herkesin oruçlu olduğu ortamlarda bir şey yemeye çekinir.

Ramazan ayında mü’minler paralarını, sofralarını ve güler yüzlerini paylaşırlar.  Bu ramazan da öyle yaptılar. İftardan sahura, sofradan sofraya koşuşturdular. Yedirdiler hatta beraber yediler, ekmeklerini sularını paylaştılar. Sofralarda herkes vardı; mahalle komşuları, akrabalar, eski dostlar, muhacirler, amir, memur hepsi bir araya geldiler bu vesileyle. Çok teferruatlı yemekler yemediler aslında, çünkü bir hurma, bir tas çorba, bir bardak ayran, bir dilim ekmekle de iftar verilebileceğini Hz. Peygamberin sünnetinden öğrenmişlerdi.

Bu ay, müminin kesesinin ağzını açtığı ay oldu. Adeta yeryüzünde Allah’ın halifesi –insan- iş başındaydı. Etrafına bakınıyor; “nerede ihtiyaç sahibi olanlar, nerede benim dertli kardeşlerim, kimin neye ihtiyacı var!”, diyordu. Hatta dünyanın başka yerindeki Müslüman kardeşini dahi düşünüyor onun sofrasına da ulaşmaya çalışıyordu. Çünkü biliyordu ki, bu ayda verilen sadakalar, yapılan iyilikler başka aylarda yapılan farzlar kadar kıymetliydi. Mü’min kardeşi açken kendisi tok yatan biri olmak istemiyordu.

Oruç tutan Müslüman bu ay başkalarını kendisinden daha fazla düşündü. Bu ay mü’minin cömertliği kardeşliği zirvede yaşadığı bir ay oldu. Çünkü biliyordu ki bu ayın sonunda bir bayram vardı ve bu bayramı alnı ak ve başı dik, görevlerini ifa etmiş olmanın sevinci ile ve tüm müminlerle beraber kutlamak istiyordu.

Mü’min ramazanın rahmet yağmurlarında ıslanmak hatta sırılsıklam olmak için gayret etti, her fırsatı değerlendirdi, mukabeleden mukabeleye koştu, ”Kur’an’ı anlamadan bu nasıl okuyuş ” diyenlere inat anlıyormuşçasına rabbinin kelamını zevkle okudu ve dinledi. Çünkü o Kur’an’a kalp gözüyle bakıyor, yüreğiyle dinliyordu. Sonunda sayısız Kur’an hatimleri ve duaları dünya semasında yankılandı, rahmet bulutlarına karıştı.

Ramazanın sahurunu ve iftarını zevk haline getirmeyi bildi. Bahçelerde, sahillerde, kırlarda, parklarda iftar ve sahurlarına renk kattı. Sadece yeyip içmedi bol sohbetli sofralardan bol secdeli teravihlere koştu, ardından teheccüt ve tesbih namazları kıldı.   Bu arada sokaklarda rastladığı oruç tutmayanları kaale bile almadı. Belki hastadır, ‘rabbim ona şifa ver!’, diye dua etti.

Hâsılı kelam, ramazan ayı bize saygı duymayı öğretti;  hem kendisine hem oruç tutanlara saygı duymayı.  Gerçekte bu ay saygınlığı olan bir aydır. Kur’an’ın inişinin, insanlığı aydınlatışının yıl dönümü. Dolayısıyla bu ay bize Kur’an’ın yolundan sapmamak gerektiğini tekrar hatırlattı. Bu nedenle ebeveynler çocuklarına küçük yaşta oruç tutma alışkanlığı edindirmeliler.  Bu alışkanlığın yanında aşikâre meydanlarda yeyip içerek ramazan ayına ve oruç tutanlara saygısızlık etmemeleri gerektiğini de öğretmeliler…

Ramazan ayı inananlara,  maddi -manevi paylaşım ve iyilik etmenin önemini tekrar hatırlatarak bu hasletin kalplere ve zihinlere iyice yerleşmesini sağladı. Müslümana bu yeryüzündeki asli vazifelerini hatırlattı. Diğerkâm ve îsar sahibi olmanın, empati kurmanın pratiklerini tekrar yaşattı. Her şeyden önce insana iradesine sahip sabırlı, dayanıklı bir kişiliğe sahip olmanın önemini hatırlattı.

Mü’minin, bu dünyanın oyalamalarına karşı uyanık olması ve bol ibadet etmesi gerektiğini, ömrün işte bu ramazan gibi geçip gitmekte olduğunu tekrar hatırlattı.

Şimdi ise bayram…  Daha pek çok nasihatle yanımızdan rüzgâr gibi geçen ramazandan acaba elimizde ne kaldı, ona iyi bakmak ve sıkıca tutmak gerekir. Bize tekrar güzel nasihatler edip hayra yönlendiren nice ramazanlarla karşılaşmak dileğiyle hayırlı bayramlar!

Elveda ey güzel öğretmen, ramazan!

Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

RAHMET GÜNLERİ

RAHMET GÜNLERİ

Cenab-ı Hak insanı zaman zaman değil her zaman dener. Çünkü insan bu dünyada sürekli imtihandadır. İmtihan soruları insanın karşısına uygulamalı kulluk vazifeleri şeklinde çıkmaktadır. Kur’an’da da ifade edildiği gibi insan kulluk etsin diye yaratılmıştır. Sonsuz ve eşsiz güzellikteki nimetler ahirette insan için rabbi tarafından hazırlanmıştır. O nimetlere kavuşabilmek emek ister, sabırla mücadele ister, ibadet dolu bir hayat ister.

İmtihan hep iyi gitmez; kişi yanlışlar yapar. Bu yanlışların bir kısmı Allah’a karşı bir kısmı kendisine karşı bir kısmı topluma karşı, tabiata karşı, hayvanlara vs. Bu esnada insanoğlu Allah’ın sabrını da unutur. Yanlışlarıyla mutlu olmanın yollarına bakar. Davranışlarının hep doğru olduğunu zanneder.

Bir gün gelir hatalarının sonucunu bu dünyada görmeye başlar. Eğer başkalarını suçlamak yerine öz eleştiri yapar, “benim de hatam olabilir” derse imtihan kendi lehine döner, notlarını yükseltir. Önemli olan kişinin kendini tanımasıdır. Peygamberimizin “Nefsini bilen, Rabbini bilir.” Sözlerinde olduğu gibi doğru yolu bulabilir.

Talibi ’ye ait olduğu söylenen çok güzel bir söz var, der ki;

“Çeşm-i insaf gibi kâmile mizan olmaz

Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz.”

İşte bu ramazan günleri başından sonuna kadar kula noksanını bilme ve hatadan dönme fırsatı veren rahmet günleridir.. Hatasız kul olmaz, kul da İstiğfarsız. İstiğfardan önceki aşama, hata yapmış olabileceğini kabul etmektir. Sonraki aşama hatalarını fark edebilmektir. Ölçü Kur’an ve sünnet olduğu takdirde hatayı-sevabı fark edebilmek, görmek mümkündür. Eğer ölçü nefis olursa hatayı anlama konusunda hiçbir uzuv görevini yerine getiremeyecek yani göz kör, kulak sağır, kalp de hissiz olacaktır.

Hatadan dönme fırsatı veren ramazan ayının rahmet günleri ne kadar önemli ise bu fırsatı değerlendirmemek de o kadar gaflettir. Hz Peygamber (s.a.v.)’in “Ramazan’a eriştiği halde, günahlarından bağışlanmayıp cehenneme girene yazıklar olsun!” hadisi buna işaret eder. Ramazanın rahmet yağmurları, farkına varılan ve tevbe edilen hataları yıkayacak yağmurlardır.

Acaba orucun açlık ve susuzluğuna, nefsin isteklerine sabretmenin karşılığında gelecek olan rahmet ne olabilir! Fakirlerle yiyeceğini paylaşmanın sonunda rabbin hoşnutluğu, fakirin duaları, kalbi kırık insanları ziyaret ederek gönüllerini almak, teravih namazını hem de cemaatle kılmak, her türlü iyiliği fırsat bilerek ihtiyacı olanlara koşmak, darda kalanlara, dul, yetim ve öksüzlere ana-baba, kardeş olabilmek, komşuluğu güzel yapabilmek, bilmeyene öğretmek, yolda gidene rehber olabilmek, birinin ağır gelen yükünü kaldırmak, v.s. tüm salih ameller Rabbin zamana özel rahmetini celbedecek amellerdir. Özellikle bu ayda yapılan salih ameller daha kıymetlidir; çünkü bu ayda yapılan iyilikler başka aylarda yapılanlardan kat kat fazlasıyla değerlidir.

Özetle, kul öncelikle kendini tanır sonra hatalarını fark eder ve bunlara tevbe eder yeni sayfalar açıp güzel amellerle doldurabilirse  temiz bir dünya hayatına sahip olabilir.

Hz. Peygamber, “Kim, iman ederek ve mükâfatını sadece ALLAH Teâlâ’dan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları mağfiret olunur.” (Buhari, İman: 28) buyurur. İşte kul için en büyük rahmet günahlarının bağışlanmasıdır.

Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

MÜBAREK RAMAZAN

MÜBAREK RAMAZAN

Ramazan ayı on bir ayın sultanıdır. Onun bu kutsiyet ve fazileti Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde ziyadesiyle belirtilmiştir. Allah (c.c.), Bakara suresinde “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır…” buyurur. (Bakara/185) Ardından da bu ayda oruç tutmak gerektiğini beyan eder.

Sevgili Peygamberimiz de bir şaban ayının son günlerinde mescitte ashabına yaptığı hitabında ramazan ayının anlamından, özelliklerinden, faziletinden bahsediyor ve ramazan ayında itina ile yaşamanın ümmetine neler kazandıracağını anlatıyor. Allah (c.c.) Rasulü (a.s.) bu konuşmasında;“ -Ey insanlar! Yüce ve mübarek bir ayın gölgesi üzerimize gelmektedir” diyerek insanları bu aya hazırlıyor. Devamında da o ayın içindeki kadir gecesini işaret ederek, “o ayda öyle bir gece vardır ki bin aydan daha hayırlıdır”, veciz ifadesi ile kadir gecesinin kıymetini anlamamıza yardımcı oluyor. Anladığımız odur ki, Kur’an ve indiği gece olan kadir gecesi hem ömre ömür katan yani ömrü bereketli kılan  hem de geçmişten kıyamete bütün insanlığı aydınlatacak olan son kitaptır.

Hz. Peygamber (a.s.) bu konuşmasında Kur’an’da orucun farz kılındığını beyan eden ayeti te’yid etmiş ve “ Allah o ayın orucunu farz kıldı”, şeklinde ifade etmiştir. Hz. Peygamber ramazan ayının gecelerinde bir de nafile namaz ibadeti olduğunu söylemiş ve bu nafile ibadeti yaparak ramazan gecelerini de namazla ihya etmemizi istemiştir. Bu namaz bildiğimiz teravih namazıdır.  Tek başına kılındığı gibi en güzeli cemaatle kılmaktır ki, böylece Mü’minler camilerde, mescitlerde bir araya gelerek rahmeti toplum üzerine celb ederler. Camilerde toplu olarak kılınan namazlar yeni yetişen nesle çok önemli mesajlar verir.

Hz. Peygamber bu konuşmasında ashabına ramazan ayı ile diğer ayları kıyaslayarak “O ayda bir hayır işleyen kimse diğer aylarda bir farz işlemiş gibi olur. O ayda bir farz işleyen ise diğer aylarda yetmiş farz işlemiş gibi sevap alır”, buyuruyor. Bu iki zaman dilimi arasındaki farkı anlamak ramazan ayını daha iyi değerlendirmeye yarayacaktır. Ramazanla birlikte farklı bir atmosfere girilmekte, ibadet ve itaatler bakımından farklı bir iklime kavuşulmaktadır ki bu da inananlar için af ve mağfirete, rahmete vesile olacaktır. Ramazanda kendisini iyilik ve hayırlara adayan insan bu alışkanlıkla bayramdan sonra da bu güzelliklere devam edecek, peygamberinden aldığı müjdenin mükâfatını sonunda rabbinden alacaktır.

Peygamber efendimiz ramazan ayının kıymetini takdir ederek hayırlar elde etmenin kolay olamayabileceğini, nefislere ağır gelebileceğini bu yüzden sabırla mücadele etmenin gerekliliğini ifade etmiş ve konuşmasında “O, sabır ayıdır. Sabrın karşılığı ise cennettir”, demiş, hakkı ve sabrı tavsiye etmiştir.  Sabır zordur ama elde edildiğinde aşılamayacak şey yoktur. Bütün güzellikler sabrın sonunda elde edilir. Her külfetin sonunda bir nimet vardır. Kuranda da buyurulduğu gibi zerre kadar iyilik ve hayır mutlaka karşılık bulacaktır.

Ramazan ayı ibadetlerin ve gündelik hayatın birlikte ve paylaşılarak yaşanması tavsiye edilen bir aydır. Unuttuklarımızı hatırlatan, uzak olduklarımıza yaklaştıran bir üslubu hayatımıza sunmaktadır. Peygamberimiz (a.s.), “O yardımlaşma ayıdır.  O ayda müminin rızkı bollaşır.  O ayda kim bir oruçluyu iftar ettirirse, günahlarının bağışlanmasına ve cehennemden kurtulmasına sebep olur. Aynı zamanda oruçlunun sevabı kadar sevap verilir. Oruçlunun sevabından da hiç bir şey eksilmez”, buyurur.  Ashab ise iftar ettirme konusuna açıklık getirecek bir soruyu Rasûlullah’a tevdi ederler ve;

“- Yâ Rasûlallah! Hepimiz oruçluyu iftar ettirecek bir şey bulamıyoruz” deyince Rasûlullah (a.s.):

“- Allah bu sevabı, oruçluyu kuru bir hurma ile veya bir yudum su ile ya da bir yudum süt ile iftar ettirene de verir”, buyurarak onları rahatlatır. Anlaşılıyor ki, herkes bir oruçluya iftar ettirebilir ve iftar ettirebilmek için israfa ve zorlanmaya gerek yoktur.

Rasûlullah (a.s.),  konuşmasında başka müjdeler de verir ve   “O öyle bir aydır ki evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennem ateşinden kurtuluştur” diyerek ramazan ayını tümüyle kuşatan bu rahmetten istifade etmeyi tavsiye eder.

Bu ayın ibadet ve diğer amellerde yoğunlaşmak olduğunu; rahmet ve şefkatle kalpleri onarmak gerektiğini de sözlerine ekleyen Rasûlullah (a.s.), “O ayda köle ve hizmetçilerin yükünü hafifleten kimseyi Allah bağışlar ve cehennem ateşinden kurtarır.” Buyurur. Böylece bu ayda herkesin bol bol ibadet etmesine, zor gelebilecek orucun tutulmasında başkalarına kolaylık göstermenin önemine değinir.

Ve şunları ilave eder: “Ramazan ayında şu dört şeyi çokça yapınız. Bunlardan ikisini yapmakla Rabbinizi razı edersiniz, diğer ikisini yapmaktan da müstağni sayılmazsınız.

Rabbinizi razı edeceğiniz iki haslet şunlardır:

1-Allah’tan başka hiç bir ilah olmadığına şehadet getirmek.

2-Allah’ı anıp istiğfar etmek.

Müstağnî-minnetsiz- olmadığınız iki haslet de:

1- Allah’tan cenneti istersiniz.

2- Cehennemden O’na sığınırsınız. (Beyhaki, Şuabü’l-İman)

Allah rasulünün bu nasihatlerine uyarak, Allah’ın varlığı, birliği, yüceliği ve rahmetini idrak ile O’nu anıp, bol bol tevbe istiğfar ettiğimiz; cennetine ulaştırıp cehenneminden uzaklaştıracak amellerde bulunduğumuz, dünyada zulümlerin son bulduğu, çocukların silah sesleriyle titremediği, ana-babaların ağlamadığı nice ramazanlar temennisiyle…

Selva yılmaz ÖZELBAŞ

RAMAZAN AYI VE KUR’AN-I KERİM

RAMAZAN AYI VE KUR’AN-I KERİM

Kuran-ı Kerim ramazan ayının kadir gecesinde inmeye başlamış, ihtiyaca göre çeşitli zaman dilimleri içinde parça parça Hz. Peygamber’e vahyedilmiş ve bu süreç yaklaşık 23 yıl sürmüştür.

Kuranı Kerim’in bu ayda indirilmiş olması nedeniyle ramazan ayının müslümanların hayatında farklı bir yeri vardır. Ramazan ayı Kuranın indirilişinin yıldönümü, diğer bir ifadeyle İslam davetinin başlangıcının yıldönümüdür. Kur’an’da bu mübarek aydan ve geceden başka ismi özellikle övgüyle ve açıkça belirtilmiş bir başka ay ve bir başka gece yoktur.(Bakara:185; Duhan:3).

Ramazan ayı müslümanın dini hayatının yoğunlaştığı mevsimdir. Kuranın indiği Kadir Gecesi ise bu yoğunluğun zirveleştiği gecedir.  Kuran’ın, her şeyin ölçüsünü verişinin de bir simgesi olarak bu geceye kadir gecesi denilmiştir. Kuranın indiği gece olması dolayısıyla o gecenin, o ayın, o peygamberin kıymet ve şerefini biz insanlara anlatabilmek için bu geceye Kadir Gecesi denilmiştir.

İnanan kulların ömrünü Kur’an’la bereketli,  hayatını Kur’an’la değerli kıldığı için onun indiği geceye Kadir Gecesi denilmiştir. Kuranın senelerce inmesi ve hükümlerinin kıyamete kadar baki olması Kur’an’ın indiği bu ramazan ayında takdir edilmiştir.

Kuranın indiği ay oruç ibadetiyle taçlandırılmış;  “…kim o aya erişirse onda oruç tutsun”(2-Bakara,185)  buyurulmuştur. Hz. Peygamber’den bir rivayette ise şöyle buyurulur: “Oruç ve Kur’an kıyamet günü  kula şefaat ederler. Oruç, Yarabbi!  Ben onun yemesine ve zevklerine engel oldum. Beni ona şefaatçi yap.” Kuran: ”Ben onun gece uykusuna engel oldum, beni ona şefaatçi yap”der. Cenab-ı hak tarafından “şefaatiniz kabul olunmuştur” buyurulur.(Fethurrabbani, c.18, sh.14)

Kuran-ı Kerim’in Ramazan ayında inzali nedeniyle bu aya ‘Kur’an ayı’ nitelemesi de yapılmaktadır. Ayrıca Ramazan ayı Hz. Peygamber’in Kuran okuyuşunu artırdığı ay olarak bilinir. Bu konuyla ilgili rivayetlerin birinde (Buhari, Fezailül Kuran, 7; Müslim Fezailüssahabe,98-99) Cebrail (as)’ın Ramazan gecelerinde Peygamber efendimizle buluştuğu  ve Allah Rasulü’nün Kur’an’ı ona arzettiği(okuduğu)  bildirilirken, bir diğerinde(Buhari, a.y.) Cebrail (as)’ın her sene Hz. Peygamber (as)’a Kuran’ı bir defa (Müslim, Fezailüssahabe,98) arzettiği, yıl içinde ise bu arzın iki kere gerçekleştiği ifade edilmektedir. Bununla ilgili olarak Peygamberimiz, “Cebrail (as) her sene Kuran’ı bana arzederdi bu sene iki defa arzetti. Öyle sanıyorum ki ecelim yakındır.” (Buhari,Fezailül Kuran, 7; Müslim Fezailüssahabe, 98-99) ifadesinde bulunmuştur.

Hz. Peygamber  ve Hz. Cebrail Kur’an-ı Kerim’i birbirlerine okumak üzere Ramazan ayında her gece biraraya gelmişlerdir. Yılda bir defa yapılan bu karşılıklı okuma işi (arz/arza) Peygamber Efendimiz’in vefaat edeceği yıl iki defa olmuştur. Hz. Peygamber bu arzın iki defa yapılmasından vefatının yaklaştığını sezmiş ve bunu kızı Fatıma’ya bir sır olarak söylemiştir. (Abdülbaki Turan, Arza, DİA, İstanbul 1999, III, 446/447)

Günümüzde İslam ülkelerinde ramazan ayı süresince devam ettirilen mukabele geleneği arza sünnetinin bir sonucudur.

Hz. Peygamber Kur’an-Kerim’ı gerek namazda gerek namaz dışında, Kur’an’ın isteği üzere (25/32) ağır ağır ve tane tane okumuştur. Allah’ın kelamını okurken onunla bütünleşmiş, ona muhatap olmak için çaba sarfetmiş, manaları üzerinde uzun uzun düşünmüştür.

Hz. Peygamber’in Kur’an’ı okuyuş tarzı ile ilgili tesbit şöyledir: “Peygamber (a.s) namazda rahmet ayeti okuduğunda Allah’tan ister; azap ayetini okuyunca O’na sığınır; tenzih (Allah’ı noksan sıfatlardan uzak tutmak) ayetlerini okuduğunda ise Allah’ı tesbih ederdi.(İbn-i Mace , İkameti’s-salevat, 179)

Son Peygamber’e inen son kitap Kur’an-ı  Kerim ahir zaman insanına inen son ilahi hitaptır. Gereğince amel edilebilmesi onun okunması ve anlaşılması ile mümkündür. Allah Teala, kitabını okuyanlardan övgü ile bahsetmiş ve şöyle buyurmuştur. “Şüphesiz Allah’ın kitabını okuyanlar , namazı kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açktan Allah yolunda harcayanlar asla zarar etmeyecek bir ticaret umabilirler. Allah kendilerine mükafatlarını tam olarak versin ve kendi lutfundan daha da artırsın diye (böyle yaparlar). Şüphesiz O çok bağışlayandır; şükrün karşılığını verendir. (35/29-30)

Bu ayet Kur’an’ı sadece okuyanları değil, aynı zamanda gereği gibi  amel edenleri övmekte ve onların Allah katında mükafatlandırılacağını bildirmektedir. Kur’an’ın lafızlarını okuyup hükümlerini yaşamamak Allah katında bir değer ifade etmemektedir.

Peygamber Efendimiz de Kur’an’ı okuyan ve ona göre hareket edenleri “Allah’a dost olan insanlar” olarak (Darimi,Fezailü’l-Kur’an,1) vasıflandırmaktadır.

Hz. Peygamber Kur’an’ı hem okumaya hem de onunla amel etmeye teşvik eden bir başka hadis-i şerifinde ise; “Kur’an okuyan mü’min, tadı ve kokusu güzel turunç meyvesi gibidir; Kur’an okumayan mü’min tadı güzel ve fakat kokusu olmayan hurmaya benzer; Kur’an okuyan günahkar kişi kokusu güzel tadı acı reyhan otundan farksızdır; Kur’an okumayan günahkar ise hanzala karpuzu misali hem kokusuz hem de tadı acıdır.(Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 17)

Yine bir başka hadiste Hz. Peygamber, gereğini yerine getirerek gece gündüz Allahın kitabını okuyan kişiye gıbta etmek gerektiğini ifade etmekte, (Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 20) Kur’an okumakta mahir olanların Sefere adlı meleklerle birlikte olduklarını; zorlandığı halde okumaya devam eden için ise iki sevap olduğunu belirtmektedir. (Müslim, Salatü’l-müsafirin,,244; Buhari,Tevhid,52)

Hz. Peygamber Kur’an’ı öğrenen ve öğretenlerin en üstün ve en hayırlı kişiler olduklarını (Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 20) belirterek Kur’an’ı öğrenmeye ve öğretmeye teşvik etmiş , “Kur’an’ı öğreniniz, size onu okumanın karşılığı her harfine on sevap verilecektir…” (Tirmizi, Sevabü’l-Kur’an, 16,2912) buyurmuştur.

Kur’an’ı okumaya devam edenlerin adeta onunla arkadaş olduklarını ve o kimsenin kıyamet günü Kur’an’ın şefatine nail olacağını (Tirmizi, Fezailü’l-Kur’an, 18) belirterek  dünya  ve kalp evlerimizi Kur’an’ın ışığı ile aydınlatmamızı ve onun güzelliği ile dekor etmemizi tavsiye etmekte ve şöyle buyurmaktadır. “İçinde Allah’ın kitabından birşey bulunmayan evden daha harabe bir mekan bilmiyorum.  İçinde Kur’andan bir şey bulunmayan kimse de hiç oturanı olmayan boş ve harabe ev gibidir”, buyurmuştur. (Darimi,Fezailü’l-Kur’an,1) Hz Peygamber bu ve benzeri hadislerle Kur’an’ı ezberlemeyi ve ezberde tutmayı da tavsiye etmektedir. (Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 23,)

Kur’an’ı okumanın önemi ve fazileti kadar onu dinlemenin de çok sevap olduğunu birçok hadislerinde ve hayatında ifade eden Peygamber Efendimiz, “ben Kur’an’ı başkasından dinlemeyi severim” (Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 32,) buyurmaktadır.

Kur’an Allah kelamıdır. Kur’an’ı okuyan sıradan bir metni okumamaktadır. Lafızları ve manasıyla İlahi bir kelamı telaffuz etmektedir. Dolayısıyla kul onu okurken adeta Rabbi ile konuşmaktadır. O’na inanan mü’minin yapması gereken, yaratıcısının sözlerine muhatap olduğunu idrak edip üzerine düşen görevleri yerine getirmesidir.

Özellikle Kur’an’ın indiği aya ve geceye dikkatlerin çekilmesi oldukca manidardır. Ramazan ayını bu anlamda değerlendirmek; okuyarak, dinleyerek, hükmünce amel ederek  Kur’an’a önem vermek , bunun sonucunda da fazilete ermek  her mü’minin özen göstermesi gereken bir husus ve en faziletli ibadettir.

Selva ÖZELBAŞ

RAMAZAN’IN MESAJLARI

“Ramazan ayı, insanlara yol gösteren, hidâyeti, doğruyu ve yanlışı ayırdedip açıklayan Kur’an’ın indirildiği aydır. İçinizden kim o aya yetişir(ayı görür)se oruç tutsun. Kim hasta olur, yahut seferde bulunursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutsun. Allâh sizin için kolaylık ister, güçlük istemez. Sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı tekbir etmenizi ister. Şükredesiniz diye (size bu kolaylığı gösterir)” 2/Bakara-185

Ramazan ayı kendini hissettire hissettire gelen bir özelliğe sahip; Önce recep sonra şaban ve daha sonra ramazan… Üçü birden bir mevsim gibi… Kendi içinde baharı, mutedil bir havayı ve ısıtan sıcakları yaşatan bir mevsim. Aynı zamanda oruç ibadeti ile özlemi, sabrı, coşkuyu, durgunluğu, teslimiyeti insanlara hissettiren; çorak gönüllere sağanak sağanak rahmet yağmurları indiren bir mevsim…

Ayette önemli bilgiler ve mesajlar var bütün inananlara. İlk mesaj Kur’an’ın bu ayda inmiş olduğudur. Ramazanı ramazan yapan, bol bol rahmete vesile olan şey Kur’an’dır. Kur’an indiği yeri bereketli kılıyor. İndiği göğü nura gark ediyor. İndiği peygamberi âlemlere rahmet kılıyor. İndiği âdemi insan yapıyor. Girdiği kalbe inşirah veriyor. Dolayısıyla bu ay dünyanın her yerinde bol bol okunduğu için yeryüzü Kur’an sadaları ile dolar.

Kur’an inmeden önce kalpler çoraktı, hem de ziyadesiyle. İnen Kur’an sayesinde insanlık rahmeti tattı. İnsan olmanın değerini bir olan Allah’a iman ile anladı. İnsanlar bir olana inanarak ve sadece O’na boyun eğerek dünya köleliğinden kurtuldular ve gerçek hürriyeti tattılar. Kadınlar ve kız çocukları korkusuzca yaşamanın ve eceli ile ölmenin sadece erkeklere ve güçlülere mahsus olmadığını anladılar. İşte bu yüzden ramazan ayına rahmet ayı denildi. Öyle bir rahmet ki, başından sonuna rahmet, mağfiret ve cehennemden azad olup cenneti kazanma ayı…

Ayetteki İkinci mesaj oruç ibadetindedir: Oruç tutmak açlığın, yokluğun, sıhhatin ne olduğunu, Rabbin verdiği nimetlerin helal olanlarına el uzatmak ve haramlardan uzak durmanın gerektiğini, nefsi eğitmenin ve erdemli yaşamanın değerini anlatan bir ibadet. Açlık ve susuzluk ramazanda oruç tutarken kıymet kazandı ve anlaşıldı.  İnsanoğlu nimetin varlığını ve değerini elindeyken anlamıyor olsa gerek ki, Rabbi oruç ile açlığı-yokluğu tattırarak olmayanların halini anlatmaktadır. İftar sofraları ise; taamın sabırla, paylaşımla, şükürle nasıl da bereketlendiğinin en güzel ispatıdır.

Bir diğer mesaj da; maddi-manevi, acı-tatlı ne varsa paylaşan bir toplum olmanın önemini anlatır. İftarıyla, sahuruyla, sadakasıyla, fitresiyle, bir de sonunda yaşattığı bayramıyla dünyamızı renklendiren bir ibadet olması; on bir ayın sultanı olarak dünyamıza, ülkemize, şehirlerimize, köyümüze kasabamıza, mahallelerimize ve ta gönüllerimize taht kurmasıdır.. Zekât, sadaka, fitre ve oruç tutamayanların verdikleri fidye fakirin yüzünü güldürmesi ile Allah’ın rahmetini celbeden en güzel amellerdir.

İnsanoğlu nisyan ile maluldür ve aralıklarla kendini yenilemesi gerekir.  Her sene yeniden gelen ramazan ayı üç aylar mevsimi ile birlikte eksilenleri doldurmak, bitenleri ve unutulanları hatırlatmak, eskiyenleri yenilemek için inananlara tanınan bir fırsattır.

Ayetin bir diğer verdiği mesaj ise, Allah’ın kulları için güçlük değil kolaylık dilemesidir ki bu, rahmetin ta kendisidir. Rabbin istediği hiçbir şey kulun vüs’atini aşmaz. Hiçbir emri kulun gücünün üstünde değildir. Her bir emri ve nehyinin de önemli bir nedeni vardır, hikmeti vardır. O yüzden Allah’ın emirlerine karşı gelmek, hikmete karşı gelmek ve hikmetteki rahmetten mahrum olmaktır.

Ramazan ayı geldiğinde bütün Müslümanlar ortak bir manevi atmosferde yaşarlar. Ramazanın Müslümanlara bahşettiği ittihad ortamını paylaşırlar. Bu bir ay içinde sahuru, iftarı, teravih namazlarını, imsak vakitlerini idrak ederler. On bir aydır fark edemedikleri hayatlarının nasıl bir hayat olduğunu anlamaya çalışırlar. Hayatı bu sayede ters yüz ederler. Rutinin dışına çıkarak Allah’ın koyduğu düzenin kıymetini anlarlar.

Doğrusu ramazan ve oruç sayısız dersler ve mesajlarla doludur. Önemli olan derslerini hatırlayan, idrak eden, ibret alan sorumlu kullardan olmaktır.

Selva Özelbaş

UMRE İBADETİNİN KAZANDIRDIKLARI

UMRE İBADETİNİN KAZANDIRDIKLARI

Umrenin Anlamı

Uzun ömürlük olmak, evi mamur etmek, bir yerde ikamet etmek, korumak, malı çok olmak ve Allah’a kulluk etmek anlamlarındaki ‘ع م ر ‘ kökünden türeyen  ‘umre’ , bir hac terimi olarak belirli bir zamana bağlı olmaksızın ihrama girip tavaf ve sa’y yaptıktan sonra tıraş olup ihramdan çıkarak yapılan bir ibadettir.

Hac ibadetinden farkı, zamanla sınırlı olmaması, Arafat ve Müzdelife vakfesi  ile kurban kesme ve şeytan taşlama görevlerinin bulunmamasıdır. Bu bakımdan hacca, ‘haccı ekber’ umreye de ‘haccı asgar’ denir.

‘Umreyi Allah için tamamlayın’  2/196  وَأَتِمُّواْ الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّهِ

‘Umre, ikinci bir umreye kadar olan günahlara keffarettir. ‘ (Nesai,Hac.3)

‘Hac ve umre yapanlar Allah’ın misafirleridir.’ (İbn Mace, menasik.7.)

Umre İbadetinin Kazanımları

Umre, bir ibadet yolculuğudur.  Bu yolculuk, kişinin manevi hayatını gözden geçirmesi ruhi bir yenilenme gerçekleştirebilmesi için önemli bir fırsattır.

Kişinin kendini, yolunu, hayat yolculuğundaki yerini ve sonuçta Rabbini tanıması için bir fırsattır.

Umre ibadetinin en önemli kazanımı insanın imar ve inşasıdır.  Hayatı imar etmek için ifa edilen bir ibadettir.

Sadece hayatı değil  ‘gönlü imar etmek’  için yapılan bir yolculuktur.  Kişinin başta kendi gönlüne doğru yaptığı bir yolculuktur.

Umre, ‘ÖMR’  ve ‘TA’MİR’ kelimesi ile aynı kökten  gelmektedir. Dolayısı ile umre ibadeti insan hayatını tamir ederek, ömrünü bereketlendirme ve ömrüne kıymetli ömürler katma özelliğine sahiptir.

Rağıp el-İsfahani, umre için ‘içinde sevginin imarını barındıran bir ziyarettir’ demiştir.

Umre ibadeti, öncelikle kişinin kalbindeki harap olan sevgiyi tamir eder. Özellikle de Allah ile olan ilişkilerimizi kuvvetlendirerek yıpranan ya da örselenen Allah sevgisini tamir eder, O’nunla ilişkilerin daha da kuvvetlenmesini sağlar.

Allah sevgisi kuvvetli olan kişi başkalarına karşı her türlü sevgi, şefkat, merhamet ve isar gibi güzel hasletleri kazanmış olur.

Umre niyeti ile ziyaret ettiğimiz Kabe kalp mesabesinde insana kucak açar. Böylece insan kalbi ile Kabe arasındaki ilişki, zayıflayan, örselenen  taraflarımızı tamir eder, sağlamlaştırır.

Umre sadece iç dünyamızı imar ve tamir amacına hizmet etmez. Aynı zamanda hastalıkların teşhisine de yarar.  İnsana ayna tutarak olumsuz yönlerini görmesini sağlar.

Umre, insanın yeryüzündeki görevini ve sorumluluğunu doğru bir şekilde kavramasını sağlar ve Rabbinin rızası doğrultusunda yolunu şaşırmadan yürümesine yardımcı olur. Yani kişi istikamet kazanmış olur.

Umre ibadeti için ihrama girmek; bir gün kesinlikle diğer aleme gideceğini, sahip olduğunu zannettiği şeylerin kendisine ait olmadığını, bütün bunlardan vaz geçmek zorunda kalacağını insana anlatır; hatta bunun provasını yapmasını sağlar.

İhramlı iken kaçınmak gerekenleri; rafes, füsuk, ve cidalden uzaklaşmayı; bu konularda hayatı boyunca nasıl kendisine hükmedebileceğini öğretir.

İnsan tavaf ile kendisini adeta uçsuz bucaksız bu alemde tıpkı bir galaksi gibi görür. Yörüngesini ve yolunu fark eder. Tavaf yürüyüşü esnasında tefekkür eder. Adeta melekleşerek Allah’ı zikreder, tesbih ve tahmid eder.

Umreye giden Müslüman, Allah’ın kendisine verdiği vücut sağlığı ve mal zenginliği gibi dünya nimetlerinin şükrünü yerine getirmiş olur.
– Değişik ülkelerden gelen Müslümanlar görüşüp tanışır ve bilgi alış-verişinde bulunur, aynı zamanda ticarî ilişkilerde bulunurlar.
– Umre, insanın günahlarının affedilmesine sebeptir.. İnsan için yeni bir milattır.

Umre, çeşitli Müslüman ülke insanları arasında kardeşlik kurulmasına yardımcı olur. İslâm dininin birlik ve beraberlik dini olduğu, daha net olarak anlaşılır.
– Umre ibadetini yerine getiren Müslüman dünya menfaatleri için yapılan kötü işlerin ne kadar boş ve anlamsız olduğunu kavrar.
Seyahat insan sağlığı için çok faydalıdır.. Allah, Kur’an’da gezip dolaşmayı tavsiye etmiştir. İşte umreye gidenler bu seyahati tabiî olarak yapmış olurlar.
– Bütün umreye gidenlerin renk, ırk ve meslek ayırımı gözetmeden bembeyaz ve aynı tip ihram içinde bulunmaları eşitlik fikrinin yerleşmesine yardımcı olur.
– Aynı zamanda umre ibadeti dünya Müslümanları arasında tanışma, yakınlaşma, birlik ve beraberlik, yardımlaşma ve kardeşlik duygularının gelişmesine yol açtığı için evrensel boyutları olan bir ibadettir.

Kısaca umreye gidenlerin inançları tazelenir. İnsanlığa hizmet aşkları artar. Yardım duyguları gelişir. Bütün insanların eşit ve kardeş olduğunu kavrar. Böylelikle dostluk, sevgi ve barış sağlanmış olur.

Selva Özelbaş

 

CAMİ-NAMAZ VE DİRİLİŞİMİZ

CAMİ-NAMAZ VE DİRİLİŞİMİZ

Ekim ayında kutladığımız haftalardan biri de, camiler ve din görevliler haftasıdır. Önemli bir hafta aslında çünkü camiler müslüman toplumların vaz geçilmez değerlerindendir. Din görevlileri de dini öğreten anlatan gönüllülerdir. Bu sene bu haftanın konusu  “Cami ve Namazla Arınma” olarak belirlenmiş.
Camiler kapalı alan haline gelmiş olsalarda bütün yeryüzü Allah’ındır ve Hz. Peygamber’in ifadesi ile mescittir.Bu anlamda mescit, dünya yaratılalı mevcuttur. Camilerinpek çok işlevinin yanında en önemlisi, namaz ibadetinin icra edildiği mekân olmalarıdır. Camiler, müslümanların rablerineibadet ettikleri mabetleridir.
Minarelerinden yükselen ses Allah’ın büyüklüğünü, birliğini günde beş defa hatırlatarak camiye ve secdeye davet eder. Bu davet,insanları namazla birlikte gelen felaha da davettir.
Müslümanlar camide hep birlikte düzenli saflar halinde aynı yöne yönelirler, ellerini bir olanın önünde saygıyla bağlayarak bir imamın arkasında secdenin sahibine ibadet ederler. Hep birlikte Rabb’in huzurunda kıyam ederler. Başlar Rabb’in huzurunda eğilir, alınlar sadece Rabb’e secde eder.
Namazla birlikte büyük manalar vardır. İbadet O’na mahsustur, hamd O’na mahsustur, sadece O’na kul olunur. Sadece O tesbih edilir. Ve sadece O’ndan istenir, O’na dua edilir. İnsan yapısı gereği günde beş defa bunu tekrara muhtaç tır. Çünkü o, unutan, nankörlük eden, gafil, kibirli bir mahlûktur.
Camiler sadece namaz kılmak için değildir ama tek başına namaz bile, verdiği mesajla insanlığı diriltmeye kâfidir. Namaz sayesinde müslümanlar bu mekânlarda toplanıp bir araya gelirler, görüşüp tanışır, muhabbet ederler. Hal hatır sorarlar aralarında kardeşlik oluşur, bağlar kuvvetlenir. Namaz sayesinde insanın başı dik,fikri ve vicdanı hür olur.
İşte bu yüzden din düşmanları ezan, cami, cemaat ve namazla mücadele etmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.)zamanında münafıklar Kubâ mescidine rakip bir mescit yaptırarak müslüman cemâati bölmek, kendi emellerine ulaşmak, fitne çıkararak onları birbirine düşürmek istemişlerdir..Münafıklar camilere ve müslümanlar arasına gelerek namaz dahi kılar gözükmüşler; maksatları müslümanlar arasına nifak tohumlarını atmak olmuştur.
Günümüzde ve yakın tarihimizde camiye ve bütün müslümanların mukaddes değerlerine yapılan en büyük darbe ezanın Türkçeleştirilmesi olmuştur. Bu yanlıştan dönülmüşse de milletimiz bu saldırıları asla unutmamıştır. Unutmamak ve unutturmamak gerekir. İnsanımız bu meseleye ezanın susturulması olarak bakmıştır.
Bir de,“kadının ibadet yeri yatak odasıdır, -camiye gitmek için dahi olsa sokağa çıkıp- fitneye sebep olmamalıdır” sözü, sadece kadınları camiden uzaklaştırmamış onların yetiştirecekleri nesillere olumsuz etki etmiştir. Bu günkü fitnenin sebebi camileri dolduran kadınlar mı yoksa camilerden uzak yetişen hayatlar mı? Çünkü camiler dinin öğrenilmesinde de kullanılabilecek huzur veren mekânlardır.
Camiler ve din görevliler haftası toplumumuzun dirilişine vesile olmalıdır.  Toplum tarafından daha çok duyulup fark edilmelidir. Bu değerlerin ifade ettiği mana karşı tarafça çok daha iyi farkedilmiştir. O yüzden çoğunluğu müslüman olan bu ülkede insanımızı camiye, namaza, hocaya yaklaştırmamak için elinden gelen gayreti gösteren zihniyetler türemiştir. Yılarca namaz kılanlar örümcek kafalı ve yobaz olaraknitelendirilmişler, karikatürlerle hicvedilmişler. Örtüleriyle alay edilmiş ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmüşler, Kur’an okumaları yasaklanmış, kitaplar toplatılmış; bir devir içindekilerle beraber heba olmuştur. Yangından kurtarılabilenler küllerinden yeniden doğma mücadelesi vermişlerdir.
Tahribat o kadar büyük ki toplumda tâmirâtı zaman alıyor. Ve hâlâ bu gün camiler namaz vakitlerinde dolup taşamıyor. Geçenlerde bir parkta oturup ezanı bekliyordum. Banklarda oturanlar ezanla birlikte camiye koşmak yerine kendi gaflet çukurlarında boğulmaya razı bir şekilde orada oturmaya devam ettiler. Namazdan sonra imam efendi bir iki kişiye âyet ve hadisler okuyarak nasihat etti. Ve zihin tahribatı o halde ki, şu memlekette cami yaptırmak kavgalara neden ve bir iddialaşma vesilesi haline gelmiş.
Canı yürekten tekrar etmek istiyorum; camiler ve din görevliler haftası toplumumuzun dirilişine vesile olmalıdır.  Çünkü camiler namaza davet eder, namaz da dirilişe ve kurtuluşa vesiledir.  Kur’an bu hususu açıkça beyan ediyor; “Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.“(Ankebut/45)
Peygamber efendimiz de namazın önemini ifade etmiş ve  -“Ne dersiniz, birinizin kapısının önünde bir nehir olsa da, o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, kirinden bir şey kalır mı?
“-Beş vakit namaz işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder” buyurmuştur.
Cami ezanları günde beş vakit hiç kimseden ümit kesmeksizin davetini tekrarlıyor. Geriye, bin bir mücadeleyle yaptırılan camileri anlamlı bir şekilde doldurmak, oradan da bu anlamları kavrayarak topluma dönmek gerekiyor. Camilerin ve oralardan topluma dalga dalga yayılan namazın ferdi ve toplumu arındıracağı çok açık. Rabbim bu gerçeği anlamayı hepimize nasip etsin!
Allah hepimizi namazını hakkıyla eda edenlerden eylesin! Amin!

GERÇEK KURBAN ve GERÇEK ŞEYTAN

GERÇEK KURBAN ve GERÇEK ŞEYTAN

“Kendimi çok kötü hissettim.”
Bu söz Macaristan sınırında, gazeteci bir kadının çelmesi ile kucağındaki çocuk ve üzerindeki yüküyle beraber yere kapaklanan bir mültecinin sözü idi.
Aslında sadece o değil hepimiz kendimizi çok kötü hissettik. Kötü hissetmek ne kelime büyük bir utanç duyduk. Öyle kötü hissettik ki insanlığımızdan utandık. O filmi her gördüğümüzde ve her düşüşte insanlığın ne kadar alçaldığını anladık. Aslında düşen o değildi, düşen acziyetinden yukarı kalkamayan başımızdı. Her düşüşte acıyan aslında bizim yüreğimizdi, yerle bir olan insanlık gururumuzdu.
Yeryüzü geniştir ve Allah’ındır. Buna rağmen zalimler masum insanlara hiçbir şeyi layık görmezler. Allah’ın yarattığı koskoca dünyada nefes almayı bile layık görmezler. Sadece canını alıp kaçan zavallı ve mülteci olmak zorunda kalan, kucaklarında minik yavrularıyla ana-babalar ya da ana-babasını yitirmiş kimsesiz evlatlar acılar içinde ülkelerindeki zulüm nedeniyle kaçar ve ulaşabildikleri sınırları zorlarlar. Bir kısmınınsa denizin ortasında ölüm korkusu iliklerini sararken sağ olarak karaya ulaşabilmeleri büyük bir şanstır. Ama indikleri yerde de onları yine başka bir zalim karşılar. Hem de ne karşılama, tekme, tokat. Kıyıya vuranlar ise petrol atıklarından ölen balık ölüleri değil, insan cesetleridir.
Ne yazıktır ki, insan dünyaya gelmeyi kendisi seçmez ama geldikten sonra da orada kalma mücadelesi verir. Çünkü yaşama hakkı en temel haktır. Yaratanın verdiği bu hakkı korumak hukukun, adaletin görevidir. Eğer bunlar oluyorsa bu dünyada adalet yoktur. Adalet yok demek zulüm var demektir. Yüce Rabbimiz ise zulmedenler için şöyle buyuruyor; “İyi biliniz ki Allah’ın lâneti zalimler üzerinedir.” (Hud Suresi /18)
İnsanın vatanı ayaklarının altından kaymaya görsün, canını kurtardığı yerde kimse ona haysiyetli bir davranış göstermez.  İşte vatan bu yüzden çok önemlidir. Her şeyden önce insana haysiyet bahşeder, onur verir. İnsan, vatanında çöp de toplasa, lağım da temizlese kendi toprağıdır, bunlar ona ağır gelmez, gelmemelidir de..Kendi kapısının önünü süpürmek, evinin işlerini yapmak ne kadar doğalsa kendi ülkesinin hamalı, işçisi, çiftçisi olmak da o kadar doğaldır.
Kendi vatanında külfet gibi gözüken, bıktırıcı meşakkatler gibi gelen her şey aslında bir nimetin bedelidir. Vatanı olma nimeti en büyük nimettir. Başka ülkelerde çalışan insanlar arkalarında vatanları varsa huzur içinde yaşarlar. Arkalarında bir ülkeleri olduğu için kendilerini itibarlı görürler. Fakat o ülkeye ilticaya niyet ettikleri an hiç kimse onlara insan olarak bakmaz ve değer vermez. Bu davranış şekli elbette vahşi, acımasız batının hasletidir. O öyle bir haslettir ki,  insaf ve merhametin sıfırın altında olduğu bir sistemden beslenir. Onu tarife hacet yoktur aslında… O sistemde insan hakları, çocuk hakları, kadın hakları hikâyeleri güçlü olanlarındır.
Vatan bu kadar aziz olduğu halde; zulüm insana vatanını dar ettiğinde o yerden hicret kaçınılmaz olur. Tıpkı Hz. Peygamber ve ashabının kaçarcasına Mekke’yi terk edişleri gibi.. Hz. Peygamber, “Ey Mekke ve ey Kâbe eğer halkım beni çıkarmamış olsaydı seni asla terk etmezdim”, demiştir. Değilse insan vatanını bırakıp bilmediği ve de üstelik istenmediği yere gider ve orada kalır mı? İnsan sadece vatanında özgür ve vatanında onurludur. Görülüyor ki vatan kaybı kayıpların en büyüğüdür. Bu nedenle vatan sevgisi imanın gücüne bağlanır. Bu yüzden vatanını korumak için düşmanla çarpışmak ve ucunda ölüm de olsa göze almak gerekir. Bu yüzden şehitlik yüce bir mertebedir.
Ne hazindir ki, Allah’ın yarattığı O’na ait ve de geniş olan bu dünyada insan insanı istemez. Daralmış gönüllere hiçbir şey sığdırmak mümkün değildir. Habil ve Kabil kardeşler de kendilerinden başka kimsenin olmadığı koskoca dünyaya sığamamışlardı. Kalp sıkışması Kabil’i rahat bırakmadı.  Fakat biz biliyoruz ki, gönlü geniş insanlar da bir zamanlar bu dünyada yaşadılar. Mekke’den göç eden insanlara kucak açtılar; evlerini, işlerini, paralarını paylaştılar. Onlar “Ensar” adını almışlardı. Ensar, “yardım edenler, yardımcılar” demektir.

Herkesi seven, herkese yardım edenlerin sıfatıdır, “Ensar.”
O döneme ait bir örnek verecek olursak, Enes (r.a) anlatır:
“Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’yi teşrif ettiğinde, Ensar ile muhacirleri kardeş yaptı. Bir zaman sonra muhacirler Hz. Peygamber’e (s.a.v) gelerek,
‘Yâ Rasûlallah! Biz bu Ensar gibi fazla malından bolca dağıtan, az malını da eşitçe paylaşan bir topluluk görmedik. Bizi hiçbir yükün altına sokmuyorlar, elde ettikleri meyve ve geliri ise bizimle ortak paylaşıyorlar. Bu durumda bütün sevabı onların alıp bize bir şey kalmamasından korkuyoruz’ dediler.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v), ‘Hayır, korkmayın. Siz onlara hayır dua ve güzelce teşekkür ettiğiniz sürece siz de sevap alırsınız.’ buyurdu. ” (Tirmizî, Kıyamet, 44; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/200.)
Hz. Peygamber (s.a.v.),“Mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onunla Allah arasında bir perde yoktur. (Duası hemen Allah’a ulaşır, kabul edilir.)”, buyururken bu zorlu sınavda “Ensar” olabilenler masumların ve mazlumların dualarını hak ederler fakat bu zulme seyirci olanlar nasıl bir bedduanın muhatabı olduklarını düşünmek zorundalar.
Acaba bu ümmet hac günlerinde, bir taraftan şeytan taşlarken gerçek şeytanları bir türlü taşlayamadıklarının farkına varabilecek mi? Yine bu ümmet bir taraftan kurbanlar boğazlanırken; mazlumların hayatının nasıl tehlikede olduğunu, canlarının nasıl telef olduğunu; cehaletin, hırsın, küresel entrikaların kurbanı olduklarının farkına varacaklar mı?
Asrın kurbanları mülteciler mi? Asrın şeytanları kim?

RAMAZANDAN BİZE KALANLAR

RAMAZANDAN BİZE KALANLAR

Ramazan ayı bize neler bıraktı, neleri tekrar ettirdi, neleri yeniden hatırlattı?

Her zaman olduğu gibi yine rahmetiyle, mağfiretiyle geldi ramazan Müslümanların hayatına…Oruç tutanlar onunla yedi, içti, onunla uyudu, uyandı. Nasıl hareket etmek gerektiğine o karar verdi. İnananlar onun ritmine ayak uydurdular. İbadet ve iyilikte yarıştılar. Adeta bu ayda zamanla yarış vardı. Çünkü ramazan belirli bir zaman dilimi idi ve her sene olduğu gibi gelip gidecekti. Ona uyum sağlamayanı bırakır giderdi.

Bu yüzden,ramazan ayı gelince Müslümanlar onafazlasıyla özen gösterirler, misafir gibi karşılarlar. Hoşnut kılmayı ve incitmemeyi isterler. Onun orucu aç kalmak değildir, o yüzden hasta dahi olsalar kendilerine verilen yeme ruhsatını kullanmak onlara zor gelir. Bunu yaparken de gizli yapmaya özen gösterirler. Bu davranış,ramazan ayına saygıdan ve hayâdan kaynaklanmaktadır.

Bu nedenle ramazan ayı mü’mine hayâlı olmayı öğretir diyebiliriz. Önce rabbinden hayâ eder kul. Ona karşı gelmek gibi görür hasta dahi olsa oruç tutmamayı.  Çünkü küçüklüğünden beri ramazanla gelen oruç onu öyle terbiye etmiştir. Sonra da insanlardan utanır ve alenen herkesin oruçlu olduğu ortamlarda bir şey yemeye çekinir.

Ramazan ayında mü’minlerparalarını, sofralarını ve güler yüzlerini paylaşırlar.  Bu ramazan da öyle yaptılar. İftardan sahura, sofradan sofraya koşuşturdular. Yedirdiler hatta beraber yediler, ekmeklerini sularını paylaştılar. Sofralarda herkes vardı; mahalle komşuları, akrabalar, eski dostlar, muhacirler, amir, memur hepsi bir araya geldiler bu vesileyle. Çok teferruatlı yemekler yemediler aslında, çünkü bir hurma, bir tas çorba, bir bardak ayran, bir dilim ekmekle de iftar verilebileceğini Hz. Peygamberin sünnetinden öğrenmişlerdi.
Bu ay, müminin kesesinin ağzını açtığı ay oldu. Adeta yeryüzünde Allah’ın halifesi –insan- iş başındaydı. Etrafına bakınıyor; “nerede ihtiyaç sahibi olanlar, nerede benim dertli kardeşlerim, kimin neye ihtiyacı var!”, diyordu. Hatta dünyanın başka yerindeki Müslüman kardeşini dahi düşünüyor onun sofrasına da ulaşmaya çalışıyordu. Çünkü biliyordu ki, bu ayda verilen sadakalar, yapılan iyilikler başka aylarda yapılan farzlar kadar kıymetliydi. Mü’min kardeşi açken kendisi tok yatan biri olmak istemiyordu.

Oruç tutan Müslüman bu ay başkalarını kendisinden daha fazla düşündü. Bu ay mü’minin cömertliği kardeşliğizirvede yaşadığı bir ay oldu. Çünkü biliyordu ki bu ayın sonunda bir bayram vardı ve bu bayramı alnı ak ve başı dik, görevlerini ifa etmiş olmanın sevinci ile ve tüm müminlerleberaber kutlamak istiyordu.

Mü’min ramazanın rahmet yağmurlarında ıslanmak hatta sırılsıklam olmak için gayret etti, her fırsatı değerlendirdi, mukabeleden mukabeleye koştu, ”Kur’an’ı anlamadan bu nasıl okuyuş ” diyenlere inat anlıyormuşçasına rabbinin kelamını zevkle okudu ve dinledi. Çünkü o Kur’an’a kalp gözüyle bakıyor, yüreğiyle dinliyordu. Sonunda sayısız Kur’an hatimleri ve duaları dünya semasında yankılandı, rahmet bulutlarına karıştı.
Ramazanın sahurunu ve iftarını zevk haline getirmeyi bildi. Bahçelerde, sahillerde, kırlarda, parklarda iftar ve sahurlarına renk kattı. Sadece yeyip içmedi bol sohbetli sofralardan bol secdeli teravihlere koştu, ardından teheccüt ve tesbih namazları kıldı.   Bu arada sokaklarda rastladığı oruç tutmayanları kaale bile almadı. Belki hastadır, ‘rabbim ona şifa ver!’, diye dua etti.
Hâsılı kelam, ramazan ayı bize saygı duymayı öğretti;  hem kendisine hem oruç tutanlara saygı duymayı.  Gerçekte bu ay saygınlığı olan bir aydır. Kur’an’ın inişinin, insanlığı aydınlatışının yıl dönümü. Dolayısıyla bu ay bize Kur’an’ın yolundan sapmamak gerektiğini tekrar hatırlattı. Bu nedenle ebeveynler çocuklarına küçük yaşta oruç tutma alışkanlığı edindirmeliler.  Bu alışkanlığın yanında aşikâre meydanlarda yeyip içerek ramazan ayına ve oruç tutanlara saygısızlık etmemeleri gerektiğini de öğretmeliler…

Ramazan ayı inananlara, maddi -manevi paylaşım ve iyilik etmenin önemini tekrar hatırlatarak bu hasletinkalplere ve zihinlere iyice yerleşmesini sağladı. Müslümana bu yeryüzündeki asli vazifelerini hatırlattı. Diğerkâm ve îsar sahibi olmanın, empati kurmanın pratiklerini tekrar yaşattı. Her şeyden önce insana iradesine sahip sabırlı, dayanıklı bir kişiliğe sahip olmanın önemini hatırlattı.

Mü’minin, bu dünyanın oyalamalarına karşı uyanık olması ve bol ibadet etmesi gerektiğini, ömrün işte bu ramazan gibi geçip gitmekte olduğunu tekrar hatırlattı.

Şimdi ise bayram…  Daha pek çok nasihatle yanımızdan rüzgâr gibi geçen ramazandan acaba elimizde ne kaldı, ona iyi bakmak ve sıkıca tutmak gerekir. Bize tekrar güzel nasihatler edip hayra yönlendiren nice ramazanlarla karşılaşmak dileğiyle hayırlı bayramlar!
Elveda ey güzel öğretmen, ramazan!
Selva Yılmaz ÖZELBAŞ