Kategori arşivi: Çalışmalarım

RAMAZDAN BİZE KALANLAR

RAMAZDAN BİZE KALANLAR

Ramazan ayı bize neler bıraktı, neleri tekrar ettirdi, neleri yeniden hatırlattı?

Her zaman olduğu gibi yine rahmetiyle, mağfiretiyle geldi ramazan Müslümanların hayatına… Oruç tutanlar onunla yedi, içti, onunla uyudu, uyandı.  Nasıl hareket etmek gerektiğine o karar verdi. İnananlar onun ritmine ayak uydurdular. İbadet ve iyilikte yarıştılar. Adeta bu ayda zamanla yarış vardı. Çünkü ramazan belirli bir zaman dilimi idi ve her sene olduğu gibi gelip gidecekti. Ona uyum sağlamayanı bırakır giderdi.

Bu yüzden, ramazan ayı gelince Müslümanlar ona fazlasıyla özen gösterirler, misafir gibi karşılarlar. Hoşnut kılmayı ve incitmemeyi isterler. Onun orucu aç kalmak değildir, o yüzden hasta dahi olsalar kendilerine verilen yeme ruhsatını kullanmak onlara zor gelir. Bunu yaparken de gizli yapmaya özen gösterirler. Bu davranış, ramazan ayına saygıdan ve hayâdan kaynaklanmaktadır.

Bu nedenle ramazan ayı mü’mine hayâlı olmayı öğretir diyebiliriz. Önce rabbinden hayâ eder kul. Ona karşı gelmek gibi görür hasta dahi olsa oruç tutmamayı.  Çünkü küçüklüğünden beri ramazanla gelen oruç onu öyle terbiye etmiştir. Sonra da insanlardan utanır ve alenen herkesin oruçlu olduğu ortamlarda bir şey yemeye çekinir.

Ramazan ayında mü’minler paralarını, sofralarını ve güler yüzlerini paylaşırlar.  Bu ramazan da öyle yaptılar. İftardan sahura, sofradan sofraya koşuşturdular. Yedirdiler hatta beraber yediler, ekmeklerini sularını paylaştılar. Sofralarda herkes vardı; mahalle komşuları, akrabalar, eski dostlar, muhacirler, amir, memur hepsi bir araya geldiler bu vesileyle. Çok teferruatlı yemekler yemediler aslında, çünkü bir hurma, bir tas çorba, bir bardak ayran, bir dilim ekmekle de iftar verilebileceğini Hz. Peygamberin sünnetinden öğrenmişlerdi.

Bu ay, müminin kesesinin ağzını açtığı ay oldu. Adeta yeryüzünde Allah’ın halifesi –insan- iş başındaydı. Etrafına bakınıyor; “nerede ihtiyaç sahibi olanlar, nerede benim dertli kardeşlerim, kimin neye ihtiyacı var!”, diyordu. Hatta dünyanın başka yerindeki Müslüman kardeşini dahi düşünüyor onun sofrasına da ulaşmaya çalışıyordu. Çünkü biliyordu ki, bu ayda verilen sadakalar, yapılan iyilikler başka aylarda yapılan farzlar kadar kıymetliydi. Mü’min kardeşi açken kendisi tok yatan biri olmak istemiyordu.

Oruç tutan Müslüman bu ay başkalarını kendisinden daha fazla düşündü. Bu ay mü’minin cömertliği kardeşliği zirvede yaşadığı bir ay oldu. Çünkü biliyordu ki bu ayın sonunda bir bayram vardı ve bu bayramı alnı ak ve başı dik, görevlerini ifa etmiş olmanın sevinci ile ve tüm müminlerle beraber kutlamak istiyordu.

Mü’min ramazanın rahmet yağmurlarında ıslanmak hatta sırılsıklam olmak için gayret etti, her fırsatı değerlendirdi, mukabeleden mukabeleye koştu, ”Kur’an’ı anlamadan bu nasıl okuyuş ” diyenlere inat anlıyormuşçasına rabbinin kelamını zevkle okudu ve dinledi. Çünkü o Kur’an’a kalp gözüyle bakıyor, yüreğiyle dinliyordu. Sonunda sayısız Kur’an hatimleri ve duaları dünya semasında yankılandı, rahmet bulutlarına karıştı.

Ramazanın sahurunu ve iftarını zevk haline getirmeyi bildi. Bahçelerde, sahillerde, kırlarda, parklarda iftar ve sahurlarına renk kattı. Sadece yeyip içmedi bol sohbetli sofralardan bol secdeli teravihlere koştu, ardından teheccüt ve tesbih namazları kıldı.   Bu arada sokaklarda rastladığı oruç tutmayanları kaale bile almadı. Belki hastadır, ‘rabbim ona şifa ver!’, diye dua etti.

Hâsılı kelam, ramazan ayı bize saygı duymayı öğretti;  hem kendisine hem oruç tutanlara saygı duymayı.  Gerçekte bu ay saygınlığı olan bir aydır. Kur’an’ın inişinin, insanlığı aydınlatışının yıl dönümü. Dolayısıyla bu ay bize Kur’an’ın yolundan sapmamak gerektiğini tekrar hatırlattı. Bu nedenle ebeveynler çocuklarına küçük yaşta oruç tutma alışkanlığı edindirmeliler.  Bu alışkanlığın yanında aşikâre meydanlarda yeyip içerek ramazan ayına ve oruç tutanlara saygısızlık etmemeleri gerektiğini de öğretmeliler…

Ramazan ayı inananlara,  maddi -manevi paylaşım ve iyilik etmenin önemini tekrar hatırlatarak bu hasletin kalplere ve zihinlere iyice yerleşmesini sağladı. Müslümana bu yeryüzündeki asli vazifelerini hatırlattı. Diğerkâm ve îsar sahibi olmanın, empati kurmanın pratiklerini tekrar yaşattı. Her şeyden önce insana iradesine sahip sabırlı, dayanıklı bir kişiliğe sahip olmanın önemini hatırlattı.

Mü’minin, bu dünyanın oyalamalarına karşı uyanık olması ve bol ibadet etmesi gerektiğini, ömrün işte bu ramazan gibi geçip gitmekte olduğunu tekrar hatırlattı.

Şimdi ise bayram…  Daha pek çok nasihatle yanımızdan rüzgâr gibi geçen ramazandan acaba elimizde ne kaldı, ona iyi bakmak ve sıkıca tutmak gerekir. Bize tekrar güzel nasihatler edip hayra yönlendiren nice ramazanlarla karşılaşmak dileğiyle hayırlı bayramlar!

Elveda ey güzel öğretmen, ramazan!

Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

RAHMET GÜNLERİ

RAHMET GÜNLERİ

Cenab-ı Hak insanı zaman zaman değil her zaman dener. Çünkü insan bu dünyada sürekli imtihandadır. İmtihan soruları insanın karşısına uygulamalı kulluk vazifeleri şeklinde çıkmaktadır. Kur’an’da da ifade edildiği gibi insan kulluk etsin diye yaratılmıştır. Sonsuz ve eşsiz güzellikteki nimetler ahirette insan için rabbi tarafından hazırlanmıştır. O nimetlere kavuşabilmek emek ister, sabırla mücadele ister, ibadet dolu bir hayat ister.

İmtihan hep iyi gitmez; kişi yanlışlar yapar. Bu yanlışların bir kısmı Allah’a karşı bir kısmı kendisine karşı bir kısmı topluma karşı, tabiata karşı, hayvanlara vs. Bu esnada insanoğlu Allah’ın sabrını da unutur. Yanlışlarıyla mutlu olmanın yollarına bakar. Davranışlarının hep doğru olduğunu zanneder.

Bir gün gelir hatalarının sonucunu bu dünyada görmeye başlar. Eğer başkalarını suçlamak yerine öz eleştiri yapar, “benim de hatam olabilir” derse imtihan kendi lehine döner, notlarını yükseltir. Önemli olan kişinin kendini tanımasıdır. Peygamberimizin “Nefsini bilen, Rabbini bilir.” Sözlerinde olduğu gibi doğru yolu bulabilir.

Talibi ’ye ait olduğu söylenen çok güzel bir söz var, der ki;

“Çeşm-i insaf gibi kâmile mizan olmaz

Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz.”

İşte bu ramazan günleri başından sonuna kadar kula noksanını bilme ve hatadan dönme fırsatı veren rahmet günleridir.. Hatasız kul olmaz, kul da İstiğfarsız. İstiğfardan önceki aşama, hata yapmış olabileceğini kabul etmektir. Sonraki aşama hatalarını fark edebilmektir. Ölçü Kur’an ve sünnet olduğu takdirde hatayı-sevabı fark edebilmek, görmek mümkündür. Eğer ölçü nefis olursa hatayı anlama konusunda hiçbir uzuv görevini yerine getiremeyecek yani göz kör, kulak sağır, kalp de hissiz olacaktır.

Hatadan dönme fırsatı veren ramazan ayının rahmet günleri ne kadar önemli ise bu fırsatı değerlendirmemek de o kadar gaflettir. Hz Peygamber (s.a.v.)’in “Ramazan’a eriştiği halde, günahlarından bağışlanmayıp cehenneme girene yazıklar olsun!” hadisi buna işaret eder. Ramazanın rahmet yağmurları, farkına varılan ve tevbe edilen hataları yıkayacak yağmurlardır.

Acaba orucun açlık ve susuzluğuna, nefsin isteklerine sabretmenin karşılığında gelecek olan rahmet ne olabilir! Fakirlerle yiyeceğini paylaşmanın sonunda rabbin hoşnutluğu, fakirin duaları, kalbi kırık insanları ziyaret ederek gönüllerini almak, teravih namazını hem de cemaatle kılmak, her türlü iyiliği fırsat bilerek ihtiyacı olanlara koşmak, darda kalanlara, dul, yetim ve öksüzlere ana-baba, kardeş olabilmek, komşuluğu güzel yapabilmek, bilmeyene öğretmek, yolda gidene rehber olabilmek, birinin ağır gelen yükünü kaldırmak, v.s. tüm salih ameller Rabbin zamana özel rahmetini celbedecek amellerdir. Özellikle bu ayda yapılan salih ameller daha kıymetlidir; çünkü bu ayda yapılan iyilikler başka aylarda yapılanlardan kat kat fazlasıyla değerlidir.

Özetle, kul öncelikle kendini tanır sonra hatalarını fark eder ve bunlara tevbe eder yeni sayfalar açıp güzel amellerle doldurabilirse  temiz bir dünya hayatına sahip olabilir.

Hz. Peygamber, “Kim, iman ederek ve mükâfatını sadece ALLAH Teâlâ’dan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları mağfiret olunur.” (Buhari, İman: 28) buyurur. İşte kul için en büyük rahmet günahlarının bağışlanmasıdır.

Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

MÜBAREK RAMAZAN

MÜBAREK RAMAZAN

Ramazan ayı on bir ayın sultanıdır. Onun bu kutsiyet ve fazileti Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde ziyadesiyle belirtilmiştir. Allah (c.c.), Bakara suresinde “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır…” buyurur. (Bakara/185) Ardından da bu ayda oruç tutmak gerektiğini beyan eder.

Sevgili Peygamberimiz de bir şaban ayının son günlerinde mescitte ashabına yaptığı hitabında ramazan ayının anlamından, özelliklerinden, faziletinden bahsediyor ve ramazan ayında itina ile yaşamanın ümmetine neler kazandıracağını anlatıyor. Allah (c.c.) Rasulü (a.s.) bu konuşmasında;“ -Ey insanlar! Yüce ve mübarek bir ayın gölgesi üzerimize gelmektedir” diyerek insanları bu aya hazırlıyor. Devamında da o ayın içindeki kadir gecesini işaret ederek, “o ayda öyle bir gece vardır ki bin aydan daha hayırlıdır”, veciz ifadesi ile kadir gecesinin kıymetini anlamamıza yardımcı oluyor. Anladığımız odur ki, Kur’an ve indiği gece olan kadir gecesi hem ömre ömür katan yani ömrü bereketli kılan  hem de geçmişten kıyamete bütün insanlığı aydınlatacak olan son kitaptır.

Hz. Peygamber (a.s.) bu konuşmasında Kur’an’da orucun farz kılındığını beyan eden ayeti te’yid etmiş ve “ Allah o ayın orucunu farz kıldı”, şeklinde ifade etmiştir. Hz. Peygamber ramazan ayının gecelerinde bir de nafile namaz ibadeti olduğunu söylemiş ve bu nafile ibadeti yaparak ramazan gecelerini de namazla ihya etmemizi istemiştir. Bu namaz bildiğimiz teravih namazıdır.  Tek başına kılındığı gibi en güzeli cemaatle kılmaktır ki, böylece Mü’minler camilerde, mescitlerde bir araya gelerek rahmeti toplum üzerine celb ederler. Camilerde toplu olarak kılınan namazlar yeni yetişen nesle çok önemli mesajlar verir.

Hz. Peygamber bu konuşmasında ashabına ramazan ayı ile diğer ayları kıyaslayarak “O ayda bir hayır işleyen kimse diğer aylarda bir farz işlemiş gibi olur. O ayda bir farz işleyen ise diğer aylarda yetmiş farz işlemiş gibi sevap alır”, buyuruyor. Bu iki zaman dilimi arasındaki farkı anlamak ramazan ayını daha iyi değerlendirmeye yarayacaktır. Ramazanla birlikte farklı bir atmosfere girilmekte, ibadet ve itaatler bakımından farklı bir iklime kavuşulmaktadır ki bu da inananlar için af ve mağfirete, rahmete vesile olacaktır. Ramazanda kendisini iyilik ve hayırlara adayan insan bu alışkanlıkla bayramdan sonra da bu güzelliklere devam edecek, peygamberinden aldığı müjdenin mükâfatını sonunda rabbinden alacaktır.

Peygamber efendimiz ramazan ayının kıymetini takdir ederek hayırlar elde etmenin kolay olamayabileceğini, nefislere ağır gelebileceğini bu yüzden sabırla mücadele etmenin gerekliliğini ifade etmiş ve konuşmasında “O, sabır ayıdır. Sabrın karşılığı ise cennettir”, demiş, hakkı ve sabrı tavsiye etmiştir.  Sabır zordur ama elde edildiğinde aşılamayacak şey yoktur. Bütün güzellikler sabrın sonunda elde edilir. Her külfetin sonunda bir nimet vardır. Kuranda da buyurulduğu gibi zerre kadar iyilik ve hayır mutlaka karşılık bulacaktır.

Ramazan ayı ibadetlerin ve gündelik hayatın birlikte ve paylaşılarak yaşanması tavsiye edilen bir aydır. Unuttuklarımızı hatırlatan, uzak olduklarımıza yaklaştıran bir üslubu hayatımıza sunmaktadır. Peygamberimiz (a.s.), “O yardımlaşma ayıdır.  O ayda müminin rızkı bollaşır.  O ayda kim bir oruçluyu iftar ettirirse, günahlarının bağışlanmasına ve cehennemden kurtulmasına sebep olur. Aynı zamanda oruçlunun sevabı kadar sevap verilir. Oruçlunun sevabından da hiç bir şey eksilmez”, buyurur.  Ashab ise iftar ettirme konusuna açıklık getirecek bir soruyu Rasûlullah’a tevdi ederler ve;

“- Yâ Rasûlallah! Hepimiz oruçluyu iftar ettirecek bir şey bulamıyoruz” deyince Rasûlullah (a.s.):

“- Allah bu sevabı, oruçluyu kuru bir hurma ile veya bir yudum su ile ya da bir yudum süt ile iftar ettirene de verir”, buyurarak onları rahatlatır. Anlaşılıyor ki, herkes bir oruçluya iftar ettirebilir ve iftar ettirebilmek için israfa ve zorlanmaya gerek yoktur.

Rasûlullah (a.s.),  konuşmasında başka müjdeler de verir ve   “O öyle bir aydır ki evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennem ateşinden kurtuluştur” diyerek ramazan ayını tümüyle kuşatan bu rahmetten istifade etmeyi tavsiye eder.

Bu ayın ibadet ve diğer amellerde yoğunlaşmak olduğunu; rahmet ve şefkatle kalpleri onarmak gerektiğini de sözlerine ekleyen Rasûlullah (a.s.), “O ayda köle ve hizmetçilerin yükünü hafifleten kimseyi Allah bağışlar ve cehennem ateşinden kurtarır.” Buyurur. Böylece bu ayda herkesin bol bol ibadet etmesine, zor gelebilecek orucun tutulmasında başkalarına kolaylık göstermenin önemine değinir.

Ve şunları ilave eder: “Ramazan ayında şu dört şeyi çokça yapınız. Bunlardan ikisini yapmakla Rabbinizi razı edersiniz, diğer ikisini yapmaktan da müstağni sayılmazsınız.

Rabbinizi razı edeceğiniz iki haslet şunlardır:

1-Allah’tan başka hiç bir ilah olmadığına şehadet getirmek.

2-Allah’ı anıp istiğfar etmek.

Müstağnî-minnetsiz- olmadığınız iki haslet de:

1- Allah’tan cenneti istersiniz.

2- Cehennemden O’na sığınırsınız. (Beyhaki, Şuabü’l-İman)

Allah rasulünün bu nasihatlerine uyarak, Allah’ın varlığı, birliği, yüceliği ve rahmetini idrak ile O’nu anıp, bol bol tevbe istiğfar ettiğimiz; cennetine ulaştırıp cehenneminden uzaklaştıracak amellerde bulunduğumuz, dünyada zulümlerin son bulduğu, çocukların silah sesleriyle titremediği, ana-babaların ağlamadığı nice ramazanlar temennisiyle…

Selva yılmaz ÖZELBAŞ

RAMAZAN AYI VE KUR’AN-I KERİM

RAMAZAN AYI VE KUR’AN-I KERİM

Kuran-ı Kerim ramazan ayının kadir gecesinde inmeye başlamış, ihtiyaca göre çeşitli zaman dilimleri içinde parça parça Hz. Peygamber’e vahyedilmiş ve bu süreç yaklaşık 23 yıl sürmüştür.

Kuranı Kerim’in bu ayda indirilmiş olması nedeniyle ramazan ayının müslümanların hayatında farklı bir yeri vardır. Ramazan ayı Kuranın indirilişinin yıldönümü, diğer bir ifadeyle İslam davetinin başlangıcının yıldönümüdür. Kur’an’da bu mübarek aydan ve geceden başka ismi özellikle övgüyle ve açıkça belirtilmiş bir başka ay ve bir başka gece yoktur.(Bakara:185; Duhan:3).

Ramazan ayı müslümanın dini hayatının yoğunlaştığı mevsimdir. Kuranın indiği Kadir Gecesi ise bu yoğunluğun zirveleştiği gecedir.  Kuran’ın, her şeyin ölçüsünü verişinin de bir simgesi olarak bu geceye kadir gecesi denilmiştir. Kuranın indiği gece olması dolayısıyla o gecenin, o ayın, o peygamberin kıymet ve şerefini biz insanlara anlatabilmek için bu geceye Kadir Gecesi denilmiştir.

İnanan kulların ömrünü Kur’an’la bereketli,  hayatını Kur’an’la değerli kıldığı için onun indiği geceye Kadir Gecesi denilmiştir. Kuranın senelerce inmesi ve hükümlerinin kıyamete kadar baki olması Kur’an’ın indiği bu ramazan ayında takdir edilmiştir.

Kuranın indiği ay oruç ibadetiyle taçlandırılmış;  “…kim o aya erişirse onda oruç tutsun”(2-Bakara,185)  buyurulmuştur. Hz. Peygamber’den bir rivayette ise şöyle buyurulur: “Oruç ve Kur’an kıyamet günü  kula şefaat ederler. Oruç, Yarabbi!  Ben onun yemesine ve zevklerine engel oldum. Beni ona şefaatçi yap.” Kuran: ”Ben onun gece uykusuna engel oldum, beni ona şefaatçi yap”der. Cenab-ı hak tarafından “şefaatiniz kabul olunmuştur” buyurulur.(Fethurrabbani, c.18, sh.14)

Kuran-ı Kerim’in Ramazan ayında inzali nedeniyle bu aya ‘Kur’an ayı’ nitelemesi de yapılmaktadır. Ayrıca Ramazan ayı Hz. Peygamber’in Kuran okuyuşunu artırdığı ay olarak bilinir. Bu konuyla ilgili rivayetlerin birinde (Buhari, Fezailül Kuran, 7; Müslim Fezailüssahabe,98-99) Cebrail (as)’ın Ramazan gecelerinde Peygamber efendimizle buluştuğu  ve Allah Rasulü’nün Kur’an’ı ona arzettiği(okuduğu)  bildirilirken, bir diğerinde(Buhari, a.y.) Cebrail (as)’ın her sene Hz. Peygamber (as)’a Kuran’ı bir defa (Müslim, Fezailüssahabe,98) arzettiği, yıl içinde ise bu arzın iki kere gerçekleştiği ifade edilmektedir. Bununla ilgili olarak Peygamberimiz, “Cebrail (as) her sene Kuran’ı bana arzederdi bu sene iki defa arzetti. Öyle sanıyorum ki ecelim yakındır.” (Buhari,Fezailül Kuran, 7; Müslim Fezailüssahabe, 98-99) ifadesinde bulunmuştur.

Hz. Peygamber  ve Hz. Cebrail Kur’an-ı Kerim’i birbirlerine okumak üzere Ramazan ayında her gece biraraya gelmişlerdir. Yılda bir defa yapılan bu karşılıklı okuma işi (arz/arza) Peygamber Efendimiz’in vefaat edeceği yıl iki defa olmuştur. Hz. Peygamber bu arzın iki defa yapılmasından vefatının yaklaştığını sezmiş ve bunu kızı Fatıma’ya bir sır olarak söylemiştir. (Abdülbaki Turan, Arza, DİA, İstanbul 1999, III, 446/447)

Günümüzde İslam ülkelerinde ramazan ayı süresince devam ettirilen mukabele geleneği arza sünnetinin bir sonucudur.

Hz. Peygamber Kur’an-Kerim’ı gerek namazda gerek namaz dışında, Kur’an’ın isteği üzere (25/32) ağır ağır ve tane tane okumuştur. Allah’ın kelamını okurken onunla bütünleşmiş, ona muhatap olmak için çaba sarfetmiş, manaları üzerinde uzun uzun düşünmüştür.

Hz. Peygamber’in Kur’an’ı okuyuş tarzı ile ilgili tesbit şöyledir: “Peygamber (a.s) namazda rahmet ayeti okuduğunda Allah’tan ister; azap ayetini okuyunca O’na sığınır; tenzih (Allah’ı noksan sıfatlardan uzak tutmak) ayetlerini okuduğunda ise Allah’ı tesbih ederdi.(İbn-i Mace , İkameti’s-salevat, 179)

Son Peygamber’e inen son kitap Kur’an-ı  Kerim ahir zaman insanına inen son ilahi hitaptır. Gereğince amel edilebilmesi onun okunması ve anlaşılması ile mümkündür. Allah Teala, kitabını okuyanlardan övgü ile bahsetmiş ve şöyle buyurmuştur. “Şüphesiz Allah’ın kitabını okuyanlar , namazı kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açktan Allah yolunda harcayanlar asla zarar etmeyecek bir ticaret umabilirler. Allah kendilerine mükafatlarını tam olarak versin ve kendi lutfundan daha da artırsın diye (böyle yaparlar). Şüphesiz O çok bağışlayandır; şükrün karşılığını verendir. (35/29-30)

Bu ayet Kur’an’ı sadece okuyanları değil, aynı zamanda gereği gibi  amel edenleri övmekte ve onların Allah katında mükafatlandırılacağını bildirmektedir. Kur’an’ın lafızlarını okuyup hükümlerini yaşamamak Allah katında bir değer ifade etmemektedir.

Peygamber Efendimiz de Kur’an’ı okuyan ve ona göre hareket edenleri “Allah’a dost olan insanlar” olarak (Darimi,Fezailü’l-Kur’an,1) vasıflandırmaktadır.

Hz. Peygamber Kur’an’ı hem okumaya hem de onunla amel etmeye teşvik eden bir başka hadis-i şerifinde ise; “Kur’an okuyan mü’min, tadı ve kokusu güzel turunç meyvesi gibidir; Kur’an okumayan mü’min tadı güzel ve fakat kokusu olmayan hurmaya benzer; Kur’an okuyan günahkar kişi kokusu güzel tadı acı reyhan otundan farksızdır; Kur’an okumayan günahkar ise hanzala karpuzu misali hem kokusuz hem de tadı acıdır.(Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 17)

Yine bir başka hadiste Hz. Peygamber, gereğini yerine getirerek gece gündüz Allahın kitabını okuyan kişiye gıbta etmek gerektiğini ifade etmekte, (Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 20) Kur’an okumakta mahir olanların Sefere adlı meleklerle birlikte olduklarını; zorlandığı halde okumaya devam eden için ise iki sevap olduğunu belirtmektedir. (Müslim, Salatü’l-müsafirin,,244; Buhari,Tevhid,52)

Hz. Peygamber Kur’an’ı öğrenen ve öğretenlerin en üstün ve en hayırlı kişiler olduklarını (Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 20) belirterek Kur’an’ı öğrenmeye ve öğretmeye teşvik etmiş , “Kur’an’ı öğreniniz, size onu okumanın karşılığı her harfine on sevap verilecektir…” (Tirmizi, Sevabü’l-Kur’an, 16,2912) buyurmuştur.

Kur’an’ı okumaya devam edenlerin adeta onunla arkadaş olduklarını ve o kimsenin kıyamet günü Kur’an’ın şefatine nail olacağını (Tirmizi, Fezailü’l-Kur’an, 18) belirterek  dünya  ve kalp evlerimizi Kur’an’ın ışığı ile aydınlatmamızı ve onun güzelliği ile dekor etmemizi tavsiye etmekte ve şöyle buyurmaktadır. “İçinde Allah’ın kitabından birşey bulunmayan evden daha harabe bir mekan bilmiyorum.  İçinde Kur’andan bir şey bulunmayan kimse de hiç oturanı olmayan boş ve harabe ev gibidir”, buyurmuştur. (Darimi,Fezailü’l-Kur’an,1) Hz Peygamber bu ve benzeri hadislerle Kur’an’ı ezberlemeyi ve ezberde tutmayı da tavsiye etmektedir. (Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 23,)

Kur’an’ı okumanın önemi ve fazileti kadar onu dinlemenin de çok sevap olduğunu birçok hadislerinde ve hayatında ifade eden Peygamber Efendimiz, “ben Kur’an’ı başkasından dinlemeyi severim” (Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 32,) buyurmaktadır.

Kur’an Allah kelamıdır. Kur’an’ı okuyan sıradan bir metni okumamaktadır. Lafızları ve manasıyla İlahi bir kelamı telaffuz etmektedir. Dolayısıyla kul onu okurken adeta Rabbi ile konuşmaktadır. O’na inanan mü’minin yapması gereken, yaratıcısının sözlerine muhatap olduğunu idrak edip üzerine düşen görevleri yerine getirmesidir.

Özellikle Kur’an’ın indiği aya ve geceye dikkatlerin çekilmesi oldukca manidardır. Ramazan ayını bu anlamda değerlendirmek; okuyarak, dinleyerek, hükmünce amel ederek  Kur’an’a önem vermek , bunun sonucunda da fazilete ermek  her mü’minin özen göstermesi gereken bir husus ve en faziletli ibadettir.

Selva ÖZELBAŞ

RAMAZAN’IN MESAJLARI

“Ramazan ayı, insanlara yol gösteren, hidâyeti, doğruyu ve yanlışı ayırdedip açıklayan Kur’an’ın indirildiği aydır. İçinizden kim o aya yetişir(ayı görür)se oruç tutsun. Kim hasta olur, yahut seferde bulunursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutsun. Allâh sizin için kolaylık ister, güçlük istemez. Sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı tekbir etmenizi ister. Şükredesiniz diye (size bu kolaylığı gösterir)” 2/Bakara-185

Ramazan ayı kendini hissettire hissettire gelen bir özelliğe sahip; Önce recep sonra şaban ve daha sonra ramazan… Üçü birden bir mevsim gibi… Kendi içinde baharı, mutedil bir havayı ve ısıtan sıcakları yaşatan bir mevsim. Aynı zamanda oruç ibadeti ile özlemi, sabrı, coşkuyu, durgunluğu, teslimiyeti insanlara hissettiren; çorak gönüllere sağanak sağanak rahmet yağmurları indiren bir mevsim…

Ayette önemli bilgiler ve mesajlar var bütün inananlara. İlk mesaj Kur’an’ın bu ayda inmiş olduğudur. Ramazanı ramazan yapan, bol bol rahmete vesile olan şey Kur’an’dır. Kur’an indiği yeri bereketli kılıyor. İndiği göğü nura gark ediyor. İndiği peygamberi âlemlere rahmet kılıyor. İndiği âdemi insan yapıyor. Girdiği kalbe inşirah veriyor. Dolayısıyla bu ay dünyanın her yerinde bol bol okunduğu için yeryüzü Kur’an sadaları ile dolar.

Kur’an inmeden önce kalpler çoraktı, hem de ziyadesiyle. İnen Kur’an sayesinde insanlık rahmeti tattı. İnsan olmanın değerini bir olan Allah’a iman ile anladı. İnsanlar bir olana inanarak ve sadece O’na boyun eğerek dünya köleliğinden kurtuldular ve gerçek hürriyeti tattılar. Kadınlar ve kız çocukları korkusuzca yaşamanın ve eceli ile ölmenin sadece erkeklere ve güçlülere mahsus olmadığını anladılar. İşte bu yüzden ramazan ayına rahmet ayı denildi. Öyle bir rahmet ki, başından sonuna rahmet, mağfiret ve cehennemden azad olup cenneti kazanma ayı…

Ayetteki İkinci mesaj oruç ibadetindedir: Oruç tutmak açlığın, yokluğun, sıhhatin ne olduğunu, Rabbin verdiği nimetlerin helal olanlarına el uzatmak ve haramlardan uzak durmanın gerektiğini, nefsi eğitmenin ve erdemli yaşamanın değerini anlatan bir ibadet. Açlık ve susuzluk ramazanda oruç tutarken kıymet kazandı ve anlaşıldı.  İnsanoğlu nimetin varlığını ve değerini elindeyken anlamıyor olsa gerek ki, Rabbi oruç ile açlığı-yokluğu tattırarak olmayanların halini anlatmaktadır. İftar sofraları ise; taamın sabırla, paylaşımla, şükürle nasıl da bereketlendiğinin en güzel ispatıdır.

Bir diğer mesaj da; maddi-manevi, acı-tatlı ne varsa paylaşan bir toplum olmanın önemini anlatır. İftarıyla, sahuruyla, sadakasıyla, fitresiyle, bir de sonunda yaşattığı bayramıyla dünyamızı renklendiren bir ibadet olması; on bir ayın sultanı olarak dünyamıza, ülkemize, şehirlerimize, köyümüze kasabamıza, mahallelerimize ve ta gönüllerimize taht kurmasıdır.. Zekât, sadaka, fitre ve oruç tutamayanların verdikleri fidye fakirin yüzünü güldürmesi ile Allah’ın rahmetini celbeden en güzel amellerdir.

İnsanoğlu nisyan ile maluldür ve aralıklarla kendini yenilemesi gerekir.  Her sene yeniden gelen ramazan ayı üç aylar mevsimi ile birlikte eksilenleri doldurmak, bitenleri ve unutulanları hatırlatmak, eskiyenleri yenilemek için inananlara tanınan bir fırsattır.

Ayetin bir diğer verdiği mesaj ise, Allah’ın kulları için güçlük değil kolaylık dilemesidir ki bu, rahmetin ta kendisidir. Rabbin istediği hiçbir şey kulun vüs’atini aşmaz. Hiçbir emri kulun gücünün üstünde değildir. Her bir emri ve nehyinin de önemli bir nedeni vardır, hikmeti vardır. O yüzden Allah’ın emirlerine karşı gelmek, hikmete karşı gelmek ve hikmetteki rahmetten mahrum olmaktır.

Ramazan ayı geldiğinde bütün Müslümanlar ortak bir manevi atmosferde yaşarlar. Ramazanın Müslümanlara bahşettiği ittihad ortamını paylaşırlar. Bu bir ay içinde sahuru, iftarı, teravih namazlarını, imsak vakitlerini idrak ederler. On bir aydır fark edemedikleri hayatlarının nasıl bir hayat olduğunu anlamaya çalışırlar. Hayatı bu sayede ters yüz ederler. Rutinin dışına çıkarak Allah’ın koyduğu düzenin kıymetini anlarlar.

Doğrusu ramazan ve oruç sayısız dersler ve mesajlarla doludur. Önemli olan derslerini hatırlayan, idrak eden, ibret alan sorumlu kullardan olmaktır.

Selva Özelbaş

CAMİ-NAMAZ VE DİRİLİŞİMİZ

CAMİ-NAMAZ VE DİRİLİŞİMİZ

Ekim ayında kutladığımız haftalardan biri de, camiler ve din görevliler haftasıdır. Önemli bir hafta aslında çünkü camiler müslüman toplumların vaz geçilmez değerlerindendir. Din görevlileri de dini öğreten anlatan gönüllülerdir. Bu sene bu haftanın konusu  “Cami ve Namazla Arınma” olarak belirlenmiş.
Camiler kapalı alan haline gelmiş olsalarda bütün yeryüzü Allah’ındır ve Hz. Peygamber’in ifadesi ile mescittir.Bu anlamda mescit, dünya yaratılalı mevcuttur. Camilerinpek çok işlevinin yanında en önemlisi, namaz ibadetinin icra edildiği mekân olmalarıdır. Camiler, müslümanların rablerineibadet ettikleri mabetleridir.
Minarelerinden yükselen ses Allah’ın büyüklüğünü, birliğini günde beş defa hatırlatarak camiye ve secdeye davet eder. Bu davet,insanları namazla birlikte gelen felaha da davettir.
Müslümanlar camide hep birlikte düzenli saflar halinde aynı yöne yönelirler, ellerini bir olanın önünde saygıyla bağlayarak bir imamın arkasında secdenin sahibine ibadet ederler. Hep birlikte Rabb’in huzurunda kıyam ederler. Başlar Rabb’in huzurunda eğilir, alınlar sadece Rabb’e secde eder.
Namazla birlikte büyük manalar vardır. İbadet O’na mahsustur, hamd O’na mahsustur, sadece O’na kul olunur. Sadece O tesbih edilir. Ve sadece O’ndan istenir, O’na dua edilir. İnsan yapısı gereği günde beş defa bunu tekrara muhtaç tır. Çünkü o, unutan, nankörlük eden, gafil, kibirli bir mahlûktur.
Camiler sadece namaz kılmak için değildir ama tek başına namaz bile, verdiği mesajla insanlığı diriltmeye kâfidir. Namaz sayesinde müslümanlar bu mekânlarda toplanıp bir araya gelirler, görüşüp tanışır, muhabbet ederler. Hal hatır sorarlar aralarında kardeşlik oluşur, bağlar kuvvetlenir. Namaz sayesinde insanın başı dik,fikri ve vicdanı hür olur.
İşte bu yüzden din düşmanları ezan, cami, cemaat ve namazla mücadele etmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.)zamanında münafıklar Kubâ mescidine rakip bir mescit yaptırarak müslüman cemâati bölmek, kendi emellerine ulaşmak, fitne çıkararak onları birbirine düşürmek istemişlerdir..Münafıklar camilere ve müslümanlar arasına gelerek namaz dahi kılar gözükmüşler; maksatları müslümanlar arasına nifak tohumlarını atmak olmuştur.
Günümüzde ve yakın tarihimizde camiye ve bütün müslümanların mukaddes değerlerine yapılan en büyük darbe ezanın Türkçeleştirilmesi olmuştur. Bu yanlıştan dönülmüşse de milletimiz bu saldırıları asla unutmamıştır. Unutmamak ve unutturmamak gerekir. İnsanımız bu meseleye ezanın susturulması olarak bakmıştır.
Bir de,“kadının ibadet yeri yatak odasıdır, -camiye gitmek için dahi olsa sokağa çıkıp- fitneye sebep olmamalıdır” sözü, sadece kadınları camiden uzaklaştırmamış onların yetiştirecekleri nesillere olumsuz etki etmiştir. Bu günkü fitnenin sebebi camileri dolduran kadınlar mı yoksa camilerden uzak yetişen hayatlar mı? Çünkü camiler dinin öğrenilmesinde de kullanılabilecek huzur veren mekânlardır.
Camiler ve din görevliler haftası toplumumuzun dirilişine vesile olmalıdır.  Toplum tarafından daha çok duyulup fark edilmelidir. Bu değerlerin ifade ettiği mana karşı tarafça çok daha iyi farkedilmiştir. O yüzden çoğunluğu müslüman olan bu ülkede insanımızı camiye, namaza, hocaya yaklaştırmamak için elinden gelen gayreti gösteren zihniyetler türemiştir. Yılarca namaz kılanlar örümcek kafalı ve yobaz olaraknitelendirilmişler, karikatürlerle hicvedilmişler. Örtüleriyle alay edilmiş ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmüşler, Kur’an okumaları yasaklanmış, kitaplar toplatılmış; bir devir içindekilerle beraber heba olmuştur. Yangından kurtarılabilenler küllerinden yeniden doğma mücadelesi vermişlerdir.
Tahribat o kadar büyük ki toplumda tâmirâtı zaman alıyor. Ve hâlâ bu gün camiler namaz vakitlerinde dolup taşamıyor. Geçenlerde bir parkta oturup ezanı bekliyordum. Banklarda oturanlar ezanla birlikte camiye koşmak yerine kendi gaflet çukurlarında boğulmaya razı bir şekilde orada oturmaya devam ettiler. Namazdan sonra imam efendi bir iki kişiye âyet ve hadisler okuyarak nasihat etti. Ve zihin tahribatı o halde ki, şu memlekette cami yaptırmak kavgalara neden ve bir iddialaşma vesilesi haline gelmiş.
Canı yürekten tekrar etmek istiyorum; camiler ve din görevliler haftası toplumumuzun dirilişine vesile olmalıdır.  Çünkü camiler namaza davet eder, namaz da dirilişe ve kurtuluşa vesiledir.  Kur’an bu hususu açıkça beyan ediyor; “Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.“(Ankebut/45)
Peygamber efendimiz de namazın önemini ifade etmiş ve  -“Ne dersiniz, birinizin kapısının önünde bir nehir olsa da, o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, kirinden bir şey kalır mı?
“-Beş vakit namaz işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder” buyurmuştur.
Cami ezanları günde beş vakit hiç kimseden ümit kesmeksizin davetini tekrarlıyor. Geriye, bin bir mücadeleyle yaptırılan camileri anlamlı bir şekilde doldurmak, oradan da bu anlamları kavrayarak topluma dönmek gerekiyor. Camilerin ve oralardan topluma dalga dalga yayılan namazın ferdi ve toplumu arındıracağı çok açık. Rabbim bu gerçeği anlamayı hepimize nasip etsin!
Allah hepimizi namazını hakkıyla eda edenlerden eylesin! Amin!

GERÇEK KURBAN ve GERÇEK ŞEYTAN

GERÇEK KURBAN ve GERÇEK ŞEYTAN

“Kendimi çok kötü hissettim.”
Bu söz Macaristan sınırında, gazeteci bir kadının çelmesi ile kucağındaki çocuk ve üzerindeki yüküyle beraber yere kapaklanan bir mültecinin sözü idi.
Aslında sadece o değil hepimiz kendimizi çok kötü hissettik. Kötü hissetmek ne kelime büyük bir utanç duyduk. Öyle kötü hissettik ki insanlığımızdan utandık. O filmi her gördüğümüzde ve her düşüşte insanlığın ne kadar alçaldığını anladık. Aslında düşen o değildi, düşen acziyetinden yukarı kalkamayan başımızdı. Her düşüşte acıyan aslında bizim yüreğimizdi, yerle bir olan insanlık gururumuzdu.
Yeryüzü geniştir ve Allah’ındır. Buna rağmen zalimler masum insanlara hiçbir şeyi layık görmezler. Allah’ın yarattığı koskoca dünyada nefes almayı bile layık görmezler. Sadece canını alıp kaçan zavallı ve mülteci olmak zorunda kalan, kucaklarında minik yavrularıyla ana-babalar ya da ana-babasını yitirmiş kimsesiz evlatlar acılar içinde ülkelerindeki zulüm nedeniyle kaçar ve ulaşabildikleri sınırları zorlarlar. Bir kısmınınsa denizin ortasında ölüm korkusu iliklerini sararken sağ olarak karaya ulaşabilmeleri büyük bir şanstır. Ama indikleri yerde de onları yine başka bir zalim karşılar. Hem de ne karşılama, tekme, tokat. Kıyıya vuranlar ise petrol atıklarından ölen balık ölüleri değil, insan cesetleridir.
Ne yazıktır ki, insan dünyaya gelmeyi kendisi seçmez ama geldikten sonra da orada kalma mücadelesi verir. Çünkü yaşama hakkı en temel haktır. Yaratanın verdiği bu hakkı korumak hukukun, adaletin görevidir. Eğer bunlar oluyorsa bu dünyada adalet yoktur. Adalet yok demek zulüm var demektir. Yüce Rabbimiz ise zulmedenler için şöyle buyuruyor; “İyi biliniz ki Allah’ın lâneti zalimler üzerinedir.” (Hud Suresi /18)
İnsanın vatanı ayaklarının altından kaymaya görsün, canını kurtardığı yerde kimse ona haysiyetli bir davranış göstermez.  İşte vatan bu yüzden çok önemlidir. Her şeyden önce insana haysiyet bahşeder, onur verir. İnsan, vatanında çöp de toplasa, lağım da temizlese kendi toprağıdır, bunlar ona ağır gelmez, gelmemelidir de..Kendi kapısının önünü süpürmek, evinin işlerini yapmak ne kadar doğalsa kendi ülkesinin hamalı, işçisi, çiftçisi olmak da o kadar doğaldır.
Kendi vatanında külfet gibi gözüken, bıktırıcı meşakkatler gibi gelen her şey aslında bir nimetin bedelidir. Vatanı olma nimeti en büyük nimettir. Başka ülkelerde çalışan insanlar arkalarında vatanları varsa huzur içinde yaşarlar. Arkalarında bir ülkeleri olduğu için kendilerini itibarlı görürler. Fakat o ülkeye ilticaya niyet ettikleri an hiç kimse onlara insan olarak bakmaz ve değer vermez. Bu davranış şekli elbette vahşi, acımasız batının hasletidir. O öyle bir haslettir ki,  insaf ve merhametin sıfırın altında olduğu bir sistemden beslenir. Onu tarife hacet yoktur aslında… O sistemde insan hakları, çocuk hakları, kadın hakları hikâyeleri güçlü olanlarındır.
Vatan bu kadar aziz olduğu halde; zulüm insana vatanını dar ettiğinde o yerden hicret kaçınılmaz olur. Tıpkı Hz. Peygamber ve ashabının kaçarcasına Mekke’yi terk edişleri gibi.. Hz. Peygamber, “Ey Mekke ve ey Kâbe eğer halkım beni çıkarmamış olsaydı seni asla terk etmezdim”, demiştir. Değilse insan vatanını bırakıp bilmediği ve de üstelik istenmediği yere gider ve orada kalır mı? İnsan sadece vatanında özgür ve vatanında onurludur. Görülüyor ki vatan kaybı kayıpların en büyüğüdür. Bu nedenle vatan sevgisi imanın gücüne bağlanır. Bu yüzden vatanını korumak için düşmanla çarpışmak ve ucunda ölüm de olsa göze almak gerekir. Bu yüzden şehitlik yüce bir mertebedir.
Ne hazindir ki, Allah’ın yarattığı O’na ait ve de geniş olan bu dünyada insan insanı istemez. Daralmış gönüllere hiçbir şey sığdırmak mümkün değildir. Habil ve Kabil kardeşler de kendilerinden başka kimsenin olmadığı koskoca dünyaya sığamamışlardı. Kalp sıkışması Kabil’i rahat bırakmadı.  Fakat biz biliyoruz ki, gönlü geniş insanlar da bir zamanlar bu dünyada yaşadılar. Mekke’den göç eden insanlara kucak açtılar; evlerini, işlerini, paralarını paylaştılar. Onlar “Ensar” adını almışlardı. Ensar, “yardım edenler, yardımcılar” demektir.

Herkesi seven, herkese yardım edenlerin sıfatıdır, “Ensar.”
O döneme ait bir örnek verecek olursak, Enes (r.a) anlatır:
“Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’yi teşrif ettiğinde, Ensar ile muhacirleri kardeş yaptı. Bir zaman sonra muhacirler Hz. Peygamber’e (s.a.v) gelerek,
‘Yâ Rasûlallah! Biz bu Ensar gibi fazla malından bolca dağıtan, az malını da eşitçe paylaşan bir topluluk görmedik. Bizi hiçbir yükün altına sokmuyorlar, elde ettikleri meyve ve geliri ise bizimle ortak paylaşıyorlar. Bu durumda bütün sevabı onların alıp bize bir şey kalmamasından korkuyoruz’ dediler.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v), ‘Hayır, korkmayın. Siz onlara hayır dua ve güzelce teşekkür ettiğiniz sürece siz de sevap alırsınız.’ buyurdu. ” (Tirmizî, Kıyamet, 44; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/200.)
Hz. Peygamber (s.a.v.),“Mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onunla Allah arasında bir perde yoktur. (Duası hemen Allah’a ulaşır, kabul edilir.)”, buyururken bu zorlu sınavda “Ensar” olabilenler masumların ve mazlumların dualarını hak ederler fakat bu zulme seyirci olanlar nasıl bir bedduanın muhatabı olduklarını düşünmek zorundalar.
Acaba bu ümmet hac günlerinde, bir taraftan şeytan taşlarken gerçek şeytanları bir türlü taşlayamadıklarının farkına varabilecek mi? Yine bu ümmet bir taraftan kurbanlar boğazlanırken; mazlumların hayatının nasıl tehlikede olduğunu, canlarının nasıl telef olduğunu; cehaletin, hırsın, küresel entrikaların kurbanı olduklarının farkına varacaklar mı?
Asrın kurbanları mülteciler mi? Asrın şeytanları kim?

RAMAZANDAN BİZE KALANLAR

RAMAZANDAN BİZE KALANLAR

Ramazan ayı bize neler bıraktı, neleri tekrar ettirdi, neleri yeniden hatırlattı?

Her zaman olduğu gibi yine rahmetiyle, mağfiretiyle geldi ramazan Müslümanların hayatına…Oruç tutanlar onunla yedi, içti, onunla uyudu, uyandı. Nasıl hareket etmek gerektiğine o karar verdi. İnananlar onun ritmine ayak uydurdular. İbadet ve iyilikte yarıştılar. Adeta bu ayda zamanla yarış vardı. Çünkü ramazan belirli bir zaman dilimi idi ve her sene olduğu gibi gelip gidecekti. Ona uyum sağlamayanı bırakır giderdi.

Bu yüzden,ramazan ayı gelince Müslümanlar onafazlasıyla özen gösterirler, misafir gibi karşılarlar. Hoşnut kılmayı ve incitmemeyi isterler. Onun orucu aç kalmak değildir, o yüzden hasta dahi olsalar kendilerine verilen yeme ruhsatını kullanmak onlara zor gelir. Bunu yaparken de gizli yapmaya özen gösterirler. Bu davranış,ramazan ayına saygıdan ve hayâdan kaynaklanmaktadır.

Bu nedenle ramazan ayı mü’mine hayâlı olmayı öğretir diyebiliriz. Önce rabbinden hayâ eder kul. Ona karşı gelmek gibi görür hasta dahi olsa oruç tutmamayı.  Çünkü küçüklüğünden beri ramazanla gelen oruç onu öyle terbiye etmiştir. Sonra da insanlardan utanır ve alenen herkesin oruçlu olduğu ortamlarda bir şey yemeye çekinir.

Ramazan ayında mü’minlerparalarını, sofralarını ve güler yüzlerini paylaşırlar.  Bu ramazan da öyle yaptılar. İftardan sahura, sofradan sofraya koşuşturdular. Yedirdiler hatta beraber yediler, ekmeklerini sularını paylaştılar. Sofralarda herkes vardı; mahalle komşuları, akrabalar, eski dostlar, muhacirler, amir, memur hepsi bir araya geldiler bu vesileyle. Çok teferruatlı yemekler yemediler aslında, çünkü bir hurma, bir tas çorba, bir bardak ayran, bir dilim ekmekle de iftar verilebileceğini Hz. Peygamberin sünnetinden öğrenmişlerdi.
Bu ay, müminin kesesinin ağzını açtığı ay oldu. Adeta yeryüzünde Allah’ın halifesi –insan- iş başındaydı. Etrafına bakınıyor; “nerede ihtiyaç sahibi olanlar, nerede benim dertli kardeşlerim, kimin neye ihtiyacı var!”, diyordu. Hatta dünyanın başka yerindeki Müslüman kardeşini dahi düşünüyor onun sofrasına da ulaşmaya çalışıyordu. Çünkü biliyordu ki, bu ayda verilen sadakalar, yapılan iyilikler başka aylarda yapılan farzlar kadar kıymetliydi. Mü’min kardeşi açken kendisi tok yatan biri olmak istemiyordu.

Oruç tutan Müslüman bu ay başkalarını kendisinden daha fazla düşündü. Bu ay mü’minin cömertliği kardeşliğizirvede yaşadığı bir ay oldu. Çünkü biliyordu ki bu ayın sonunda bir bayram vardı ve bu bayramı alnı ak ve başı dik, görevlerini ifa etmiş olmanın sevinci ile ve tüm müminlerleberaber kutlamak istiyordu.

Mü’min ramazanın rahmet yağmurlarında ıslanmak hatta sırılsıklam olmak için gayret etti, her fırsatı değerlendirdi, mukabeleden mukabeleye koştu, ”Kur’an’ı anlamadan bu nasıl okuyuş ” diyenlere inat anlıyormuşçasına rabbinin kelamını zevkle okudu ve dinledi. Çünkü o Kur’an’a kalp gözüyle bakıyor, yüreğiyle dinliyordu. Sonunda sayısız Kur’an hatimleri ve duaları dünya semasında yankılandı, rahmet bulutlarına karıştı.
Ramazanın sahurunu ve iftarını zevk haline getirmeyi bildi. Bahçelerde, sahillerde, kırlarda, parklarda iftar ve sahurlarına renk kattı. Sadece yeyip içmedi bol sohbetli sofralardan bol secdeli teravihlere koştu, ardından teheccüt ve tesbih namazları kıldı.   Bu arada sokaklarda rastladığı oruç tutmayanları kaale bile almadı. Belki hastadır, ‘rabbim ona şifa ver!’, diye dua etti.
Hâsılı kelam, ramazan ayı bize saygı duymayı öğretti;  hem kendisine hem oruç tutanlara saygı duymayı.  Gerçekte bu ay saygınlığı olan bir aydır. Kur’an’ın inişinin, insanlığı aydınlatışının yıl dönümü. Dolayısıyla bu ay bize Kur’an’ın yolundan sapmamak gerektiğini tekrar hatırlattı. Bu nedenle ebeveynler çocuklarına küçük yaşta oruç tutma alışkanlığı edindirmeliler.  Bu alışkanlığın yanında aşikâre meydanlarda yeyip içerek ramazan ayına ve oruç tutanlara saygısızlık etmemeleri gerektiğini de öğretmeliler…

Ramazan ayı inananlara, maddi -manevi paylaşım ve iyilik etmenin önemini tekrar hatırlatarak bu hasletinkalplere ve zihinlere iyice yerleşmesini sağladı. Müslümana bu yeryüzündeki asli vazifelerini hatırlattı. Diğerkâm ve îsar sahibi olmanın, empati kurmanın pratiklerini tekrar yaşattı. Her şeyden önce insana iradesine sahip sabırlı, dayanıklı bir kişiliğe sahip olmanın önemini hatırlattı.

Mü’minin, bu dünyanın oyalamalarına karşı uyanık olması ve bol ibadet etmesi gerektiğini, ömrün işte bu ramazan gibi geçip gitmekte olduğunu tekrar hatırlattı.

Şimdi ise bayram…  Daha pek çok nasihatle yanımızdan rüzgâr gibi geçen ramazandan acaba elimizde ne kaldı, ona iyi bakmak ve sıkıca tutmak gerekir. Bize tekrar güzel nasihatler edip hayra yönlendiren nice ramazanlarla karşılaşmak dileğiyle hayırlı bayramlar!
Elveda ey güzel öğretmen, ramazan!
Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

KULUN İBADETLE TERBİYESİ

KULUN İBADETLE TERBİYESİ

Allah âlemlerin Rabbidir. Rab, varlığı terbiye eden, yönlendiren, belli bir olgunluğa, kemâle sürükleyen,yöneten, bütün âlem üzerinde tasarruf eden, varlıkların varlığını meydana getirenanlamındadır. Ve âlemler O’nun yaratması, takdiri ve terbiyesinden geçmektedir.
Karbonun dünyanın en serten değerli ve de özellikleri bakımından en ilginç maddesiolan elmas haline gelmesi ancak O yüce Rabb’in terbiyesinin eseridir. Kâinattakibu ve benzeri tüm varlıklar O’nuneşsiz kuvvet ve kudretinin tasarrufuyla oluşmuştur.

İnsan da canlılar arasında varoluş sebebi açısından en önemli, yaratılış bakımından en kıymetli ve en güzel şekilde yaratılmış, kâinatın gözde varlığıdır. Tıpkı elmas gibi maddesi sert bir varlıktır. Dolayısıyla da işlenmesi yani terbiye edilmesi, yönlendirilmesi zordur. Bu nedenle insanoğlu anne karnından itibaren eğitilmeli, terbiye edilmelidir ki yaratılış gayesine uygun işler yapsın, görevlerini yerine getirsin. Bu nedenle insanın terbiyesi, eğitimi beşikten mezara kadar devam eder.

Dünyameşakkat ve sıkıntılarla doludur. İnsan bu sıkıntılardan kurtulmak için mücadele eder. Kul her zorluğa karşı dua ve ibadetlerle Rabbinden güç alır. Allah, çaba gösteren ve dua eden kulun yanındadır. Allah’ın farz kıldığı ibadetler de Müslüman için kılavuz gibidir. Özellikle namaz bu konuda belki de en başta gelir. Kur’an’da “Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor”(Ankebut/45),  buyurulmaktadır. Beş vakit namazı şartlarına ve adabına uyarak tam bir huşu ile eda etmeye devam etmek, insanı her türlü kötü ve hoş olmayan işlerden, haramlara düşmekten korur ve onu yapmakta olduğu çirkinliklerden uzaklaşmaya sevk eder. Çünkü namazda Allah’ı zikir ve dua vardır. Aynı zamanda namaz kişiyi samimi ve dürüst olmaya yönlendirir; her gün namazla Allah’ın huzuruna çıkan kul O’nun istemediği şeyleri yapmak konusunda korku duymaya başlar. Bu korku namazını ihlasla kılmaya ve itaat etmeye yani ilahi emir ve yasaklara uymaya götürür, hatta mecbur eder.
Allah’ın, kullarından zorunlu olarak yapmalarını istediği namazın terbiyevi yönü saymakla tükenmez. Bu yüzden namaza tembellik gösteren kişinin kendini zorlayarak bu ibadete alıştırması gerekir. Adeta inat eden nefsinin boynuna zincir takarak sürüklüyormuşçasına bir muamele ile bu inadı ve tembelliği kırması gerekir. Çünkü Kur’an’da Allah (c.c.) “Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. ” (Taha/132), buyurarak devam hususunda sebat edilmesini istemektedir. Devamı istenen bir ibadetin edasının katiliği asla tartışılamaz.
İbadetler,Rabbin kullarını terbiye metodudur. Bu terbiyeye gelmek her kulun vazifesidir. Kul böylece haddini bilir, safını, tavrını belirler. İbadet eden bir Müslüman olabilmek kişinin zorla da olsa nefsine uygulayacağı tazyikle mümkündür. Allah’ın, ibadetleri kesin bir şekilde emretmesiböyle bir zorlama ve icbardır. Müslümanın belli bir andan itibaren mükellef olması da böyle bir zorlamadır.  Mesela ramazan ayı geldiğinde Müslüman belirli durumlardaki ruhsatlar hariç kesinlikle oruç tutacaktır. İnsanın yemeğe içmeye, şehvete düşkünlüğünün terbiye metodu oruçtur. Rabbi kulunun bu yönlerinin bu şekilde terbiye olabileceğini en iyi bilen olması hasebiyle ondan oruç tutmasını ve bu ibadetle irade eğitimini gerçekleştirmesini istemektedir. Aksi takdirde emre itaatsizlik söz konusudur ve bunun karşılığını da Cenab-ı Hak takdir edecektir.
Mallardan infak ve zekât da kişiyi eğiten ibadetlerdir. Kişi böylece, malın sadece kendisine ait olmadığını ve fakirlerin de gözetilmesi gerektiğini; parayı bloke edip durağanlaştırmamak gerektiğini;vermenin zorluğunu yenerek güzelliğini yaşamak gerektiğini öğrenmektedir. Kur’an’da Rabbimiz insanın mal sevgisinin çok şiddetli(Adiyat/8)  olduğunu ifade etmektedir. Ve ayrıca Isra suresi yüzüncü ayet de insanın çok cimri olduğunu söyler. Tabiatıylamala aşırı düşkünlük insanın elindekileri başkaları ile paylaşmasını zorlaştırmaktadır.
Cimri ve mala düşkün insanın bu katı yönüancak ibadetin terbiyesi ile yola gelebilir. Bu konudaki kesin kurallar kişinin maddi varlığını ne zaman ve kimlerle paylaşacaksa hepsini ortaya koymaktadır. Verene de haksızlık etmeden en adil biçimde maddi varlığın paylaşılması çok önemlidir. İmkânları yerinde olanlar hem de en yakınlarından başlayarak paylaşımda bulunmalıdırlar. Maddiyat kadar insanın gözünü bürüyen hiçbir şey yoktur. Peygamberimizin Âdemoğlu için iki vadi dolusu malı olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi,hadisi bu konuyu güzel ifade etmektedir.

Kur’an ve hadisi şerifler hep paylaşmayı ve vermeyi tavsiye etmektedir. İnsan cimrilik huyunu ancak vererek terbiye edebilir aksi takdirde bu mümkün değildir. Böylece Müslüman hem başkalarını sevindirmenin hazzını tadar hem de nasıl olsa terkedip gideceği mal ve mülkün gerçek sahibinin kendisi olmadığını anlar.

Eğitimi zor, egosu yüksek insanın ibadetlerle eğitimi kendi türü tarafından eğitilmesinden daha naif ve daha kolaydır. Bu sebeple insanlar başkalarının zoruyla değil de kendilerini ikna ederek ve kendi kendilerini zorlayarak ibadetlerine mutlaka devam etmelidirler.  Farz ibadetler Allah’ın kesin emirleridir. Hakkıyla yerine getiren onun yönlendirmesine girer dünya ve ahireti için kazananlardan olur. İbadetleri hafife alıp ihmal etmek kulun zararınadır, hesabı Allah’a kalır.

Akıllı insan daha fazla beklemeden zamanı ve hayatı düşünerek hiç kimsenin değil, sırf Allah’ın emri olan ibadetlerin terbiyesine bir an önce giren insandır.
Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

RAHMET GÜNLERİ

RAHMET GÜNLER

Cenab-ı Hak insanı zaman zaman değil her zaman dener. Çünkü insan bu dünyada sürekli imtihandadır. İmtihan soruları insanın karşısına uygulamalı kulluk vazifeleri şeklinde çıkmaktadır. Kur’an’da da ifade edildiği gibi insan kulluk etsin diye yaratılmıştır. Sonsuz ve eşsiz güzellikteki nimetler ahirette insan için rabbi tarafındanhazırlanmıştır. O nimetlere kavuşabilmek emek ister, sabırla mücadele ister, ibadet dolu bir hayat ister.

İmtihan hep iyi gitmez; kişi yanlışlar yapar. Bu yanlışların bir kısmı Allah’akarşı bir kısmı kendisine karşı bir kısmı topluma karşı, tabiata karşı, hayvanlara vs. Bu esnada insanoğlu Allah’ın sabrını da unutur. Yanlışlarıyla mutlu olmanın yollarına bakar. Davranışlarının hep doğru olduğunu zanneder.

Bir gün gelir hatalarının sonucunu bu dünyada görmeye başlar.Eğer başkalarını suçlamak yerineöz eleştiri yapar, “benim de hatam olabilir” derse imtihan kendi lehine döner, notlarını yükseltir. Önemli olan kişinin kendini tanımasıdır. Peygamberimizin “Nefsini bilen, Rabbini bilir.”Sözlerinde olduğu gibi doğru yolu bulabilir.

Talibi ’ye ait olduğu söylenen çok güzel bir söz var, der ki;
“Çeşm-i insaf gibi kâmile mizan olmaz
Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz.”

İşte bu ramazan günleri başından sonuna kadar kula noksanını bilme ve hatadan dönme fırsatı veren rahmet günleridir.. Hatasız kul olmaz, kul da İstiğfarsız.İstiğfardan önceki aşama, hata yapmış olabileceğini kabul etmektir. Sonraki aşama hatalarını farkedebilmektir. Ölçü Kur’an ve sünnet olduğu takdirde hatayı-sevabı fark edebilmek, görmek mümkündür. Eğer ölçü nefis olursa hatayı anlama konusunda hiçbir uzuv görevini yerine getiremeyecek yani göz kör, kulak sağır, kalp de hissiz olacaktır.
Hatadan dönme fırsatı veren ramazan ayının rahmet günlerine kadar önemli ise bu fırsatı değerlendirmemek de o kadar gaflettir. Hz Peygamber (s.a.v.)’in “Ramazan’a eriştiği halde, günahlarından bağışlanmayıp cehenneme girene yazıklar olsun!” hadisi buna işaret eder. Ramazanın rahmet yağmurları, farkına varılan ve tevbe edilen hataları yıkayacak yağmurlardır.

Acaba orucun açlık ve susuzluğuna, nefsin isteklerine sabretmenin karşılığında gelecek olan rahmet ne olabilir! Fakirlerle yiyeceğini paylaşmanın sonunda rabbin hoşnutluğu, fakirin duaları, kalbi kırıkinsanları ziyaret ederekgönüllerini almak, teravih namazını hem de cemaatle kılmak, her türlü iyiliği fırsat bilerek ihtiyacı olanlara koşmak, darda kalanlara, dul, yetim ve öksüzlere ana-baba, kardeş olabilmek, komşuluğu güzel yapabilmek, bilmeyene öğretmek, yolda gidene rehber olabilmek, birinin ağır gelen yükünü kaldırmak, v.s. tüm salih ameller Rabbin zamana özel rahmetini celbedecek amellerdir. Özellikle bu ayda yapılan salih ameller daha kıymetlidir; çünkü bu ayda yapılan iyilikler başka aylarda yapılanlardan kat kat fazlasıyla değerlidir.

Özetle, kul öncelikle kendini tanır sonra hatalarını farkederve bunlara tevbe ederyeni sayfalar açıp güzel amellerle doldurabilirse  temiz bir dünya hayatına sahip olabilir.

Hz. Peygamber, “Kim, iman ederek ve mükâfatını sadece ALLAH Teâlâ’dan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları mağfiret olunur.”(Buhari, İman: 28)buyurur. İşte kul için en büyük rahmet günahlarının bağışlanmasıdır.
Selva Yılmaz ÖZELBAŞ