DOĞUŞ

 

DOĞUŞ

20160918_174152

DOĞUŞ

Bir güneş doğar dağların ardından

Adı “Gün” olur, sarılır kundaklara,

Bir güneş batar dağların ardından

Adı “Gece” olur, gömülür ufuklara.

+++

Bir yıldız doğar karanlık gecede

Adı “Necm” olur kılavuzdur rahmete.

Bir yıldız parlar ümitlere gebe

Adı “Süreyya” olur, müjdedir Ahmed’e.

+++

Bir yetim doğar Mekke ilinde.

Adı “Muhammed” olur belirir alâmetler.

Bir inanç yeşerir sinelerde

Adı “Îman” olur paslanmaz yürekler.

+++

Bir ay doğar Mekke dağlarından

Adı “Bedir” olur, düşer Medine yollarına.

Bir ay batar yay gibi incecik, ufuktan.

Adı “Hilâl” olur güneşler batar uğruna.

25.09.2016 23:27

Selva Hoca, Nevşehir

ŞEHİDE!

ŞEHİDE

!14611105_1168230389891248_7712696862517853265_n14264196_10209682630481096_1456579826944438433_n

20160912_161110 20160912_161132 20160912_161848 20160912_163657

ŞEHİDE

Fatihalar, tekbirler, tebrikler, tebciller şu şehide,

Peygamber karşılar onu cennette bakın şu yiğide!

 

Vatan uğrunda kırpmaz gözünü feda eder canını

Allahu Ekber diyerek şehadete koşar, döker kanını.

 

Şehide bak şehide, cenneti gören şahide.

Zannetme ki ölüdür, inan Kur’an müjdesine

 

Kahpe düşman aman vermez gün be gün

Ana kuzuları aslan kesilir durma, koş, gün bu gün.

 

Rabbim, yetiş imdadına cephedeki askerin

Akmasın gözyaşı hiç bir ana, kardeş, pederin

 

Bu vatana göz dikenin tez vakitte çıksın gözleri

Kahrolasın ey düşman; itler, köpekler dalasın sizleri.

 

Vatan omuzlarında yükselir her bir şehidin

Dalgalanır bayrak, sayesinde yere düşen yiğidin.

 

Ne mutlu sana ey şehit anne – babası!

Giydirsin Yüce Rabbim sana da cennet libası

 

Şehidimin evladı sakın mahzun olma, dik tut başını,

Kaybetmedin, kazandın  bu vatanın toprağını taşını.

 

Sen ki şehit oğlusun sabret, bu vatanın sahibi sensin.

Oku Rabbinin adı ile Kitabı, kâinatı adın ilimle yücelsin.

Selva Yılmaz Özelbaş, 9.10.2016 üsküdar

SOKAĞIM

20160927_145139 20160927_144733 20160927_144840 20160927_145457 20160927_145202 20160927_145520

SOKAĞIM

Tozlu topraklı yolları
Sımsıcak sarar kolları
Çeşit çeşit halleri
İşte benim sokağım,

Evlerinin altı kiler
Hevenktedir üzümler,
Paylaşılır hüzünler
Şefkatli ana kucağım

Besleyip büyüten
Adım adım yürüten
Saygı sevgi öğreten
Benim baba ocağım

Oyunlarla eğiten
Masallarla büyüten
Doğru yanlış öğreten
Benim irfan bucağım.

Baharda çiçek açar
Mis gibi koku saçar
Kışın kalırsın naçar
Buzda, karda sıcağım

Selva Yılmaz Özelbaş

20160824_143705 20160927_144550 20160927_144733 20160927_145106 20160927_145239

MEDİNE’YE GİDİP DÖNERKEN

Medineli Günler-1                                                                              

img749

MEDİNE’YE GİDERKEN

13.06.2008

Uçağımız hareket ediyor ve biz Rasulullah’ın şehrine doğru gidiyoruz. Kısmet olursa 2,5 saat sonra salat-u selamlarla Medine’deyiz. Bu ilk gidişim olmamasına rağmen ilk defa Medine’ye gidiyormuşum gibi Medine akşamlarını merak etmeye başladım. İki ay önce umre için gittiğimde o kadar telaşlı idim ki, Medine’den nasıl ayrıldığımı bile fark edememişim. Bu ayrılık Istanbul’a döndüğümde aklıma geldi. Şu anda kendimi Medine’ye gider bulunca demek ki, Medine’den ayrılmamışım diyorum.

Evet şu anda Medine’ye uçuyorum. Hayret, ibret ve endişe içindeyim. Mutluluk ve sevinç bunların gölgesinde kalıyor. Neden hayret, ibret ve endişe içindeyim?.

Hayret ve ibret içindeyim, çünkü üstlendiğim görev istediğim an olabilecek şey değil özellikle benim için bu böyle. İyi bir yerden yıldızlı davetiye aldığıma eminim.

Hayret ve ibret içindeyim çünkü hep soranlara söylediğim gibi, bunu beklemiyordum ama bu sahada çok çaba sarf ettim, takip edenlerin malumudur.

Hayret ve ibret içindeyim, çünkü uzun süreli görevli gidenleri gördükçe ben de kutsal topraklarda uzun süre kalmak isterdim. Bu isteğim dua yerine geçmiş olmalı ki, irşat görevlisi olarak gitmek teklif edilince doğrusu daveti reddetmek aklımın ucundan dahi geçmedi.

En güzel yerden davet gelmişse başka hiçbir şeyi ona tercih etmek mümkün olamaz. Çocuklar, yaşlı anne, eş, bunları da hesaba katarak, gönüllerini alarak, teselli ederek yola çıkmak gerekir.

Endişeliyim çünkü temmuz ve ağustos gibi sıcak bir mevsimde Medine’de hiç bulunmadım. Bu güzelliği bu kadar istemek ve sonunda al bakalım deyip imtihanlara duçar olmaktan endişeliyim.

Elbette kendimden şüphem yok ama herhangi bir nedenle görevimi ifa edememekten korkarım. Hz. Peygamberin iyi bir komşusu olamamaktan, O’na layık davranamamaktan endişe ederim.

Allahtan en çok istediğim şey çok güçlü ve sağlıklı olmak, her şeyin huzurla ve feyizle geçmesidir. Sıkıntı,  hassas yerde, hassas görevin iyi bir şekilde ifa edilmesini istememden kaynaklanmaktadır.. Yoksa görevimi en güzel şekilde yapacağım konusunda endişem olmaz. Hayırlısı olsun inşallah.

 

MEDİNE’DE

04.08.2008

Yaklaşık iki aydan beri Medine’deyim. Diyanetin bayanlar için böyle bir hizmet alanı yoktu. Hac ve umre organizasyonunda erkek personelin geldiğini burada uzun süre kaldıklarını görüyor ve duyuyordum. Onları duydukça “Allahım ne güzel! Ben de burada uzun süre kalmak istiyorum” diyordum. Bu sadece içimden geçen bir istek idi. Nasıl olabileceği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Kimseden bir ümit ve beklentim de yoktu. Şimdi ise bu arzumun gerçekleştiğini görünce elbette çok şaşırdım. Dualarım kabul edilmişti. Ama ben gerçekçi bir insanım. Mevla duamı sebeplerine bina ederek bana nasip etti diyorum. Elbette ben istedim. Bunun için gerekli durumlarla beni buraya ulaştırdı. Allah insanın dualarını, isteklerini işitir ve onları verir bu şüphesiz. Asıl önemli olan bu nimete ve bu nimeti verene layık olmaktır. Bir şeyi istersiniz, isterkenki niyetiniz ve kabiliyetiniz de önemlidir. Niyetiniz, o işten alacağınız ecri belirleyecek, kabiliyetiniz ise kavuştuğunuz nimeti ne derece başaracağınızı… Allah, bu kadar istiyorsun al benim hazinem geniş ve ben cömertim, diyebilir. Kavuştuğun nimetle baş edebilecek misin? Onu hakkıyla yerine getirebilecek misin? Altından hakkıyla kalkabilecek misin bahaneler üretmeden? Önemli olan budur. Sadece istemek ve ona kavuşmuş olmak yetmez. Talip olunan işi üstünkörü değil iyi bilmek, aşkla sevmek ve vecd içinde yapmak önemlidir.

Medine’ye gelmek bu anlamda, sadece Rasulullah’ın kentinde yaşamak, bulunmak, kırk vakit vecde dalmak değildir bir görevli için. Hizmetin iyi yürümesi için sağlıklı olmak, bunun için de fedakârlık etmek durumundasın. Bu nedenle buraya gelirken endişelerle geldim. Bu benim imtihanım olabilir mi diye korktum. Elbette imtihan edildim ama Allaha sığındım. Allah her zaman koruyan, esirgeyip bağışlayandır.

 

MEDİNE’DEN DÖNERKEN                                               07.08.2008

Bana Hz. Peygamber’in şehrinde kalmayı ve O’nun mescidinde hizmet etmeyi nasib eden Allah’a hamd ederim. Şunları söylemeliyim ki, burada Mescid-i Nebi ve oteller arasında koşuşturdum. Bunu severek ve isteyerek, aşkla ve vecd içinde yaptım.

Şu ana kadar buradaki işimle ilgili en ufak yorgunluk, bıkkınlık ve gevşeme hissetmiyorum. Türkiye’den gelen yüzlerce insan önümden geldi geçti. Hepsini memnun etmeye, tek tek gözlerinin içine bakmaya çalıştım. Güler yüzle hatırlarını sorarak, sorularını hatta sorunlarını dinleyerek, en güzel şekilde cevap vererek ev sahibine layık olmaya çalıştım. O’nun misafirlerine o nasıl davranmak isterse öyle davranmaya çalıştım. Bunu bütün samimiyetimle ve inanarak, isteyerek yaptım. Son derece heyecanlandığım, endişelendiğim, korktuğum anlar oldu. Duygulandığım ve üzüldüğüm anlar oldu. Yoruldum, sesimi kaybettim ama şevkimi kaybetmedim ve çok mutluyum. Karşılığında insanlara verdiklerimin geri bildirimini aldım. Bu beni motive etti, daha çok çalıştım. Türk umrecilerimizin, kendilerinden birini mescidde görevli olarak görmeleri, onlara tarifi imkânsız duygular yaşatıyor, gurur duyuyorlardı. Ayıptır söylemesi, doğacak çocuklarına ismimi vereceklerini söyleyenler, duygu ve takdir hisleri ile dolu mektup yazanlar, adımı alıp kurumuma teşekkür edeceklerini söyleyenler de vardı. Her takdir ve sevgi gösterisinde Allah’a sığındım.

Ben bu görevi yaparken arkamda kurumumun maddi manevi gücünü hissettim. Benim oradaki varlığımdan mutlu olup söylediklerimi dikkatle dinleyerek takip eden güzel insanımızın bana olan güvenini ve sevgisini hissettim.  Bununla birlikte mescit yönetiminin Türkiye’den gelen resmi görevliye olumlu bakışlarını ve desteklerini de unutmamak gerekiyor. Mesciddeki görevlilerin bana ismimle hitab edebilecekleri kadar onlarla iletişim kurdum. Şakalaşacak kadar onlarla yakınlaştım. Bunlar benim gücüme güç kattı. Türklerle aralarında tercümanlık yaptım. Türklere ve Türk görevlisine olan güveni korumaya çalıştım. Mesciddeki kurallara dikkat etmeye saygı duymaya özen gösterdim. Anlamadıkları konularda vatandaşlarımızı makul noktaya getirmeye çalıştım. Vatandaşlarımızın makul istekleri için de gereken çabayı sarfettim. Türk ziyaretçilerin şikâyetlerini ilettiğimde bunu önemsediklerini gördüm.

Bütün vatandaşlarımızın, hiçbir ayırım yapmadan, huzurla ibadet etmeleri için ihtiyaçları olan konularda bilgilendirme yaptım. Zaten Diyanetle giden umrecilerimizle otellerinde mutlaka görüşüyor konuşmalar yapıyordum. Bu konuşmalar umrecilerimizin hem bilgilenmelerine ve şuurlanmalarına hem de Türkiye’mizin her bir köşesinden gelen vatandaşlarımızla daha iyi tanışmama neden oldu. Her yaştan ve her kesimden orada bulunan vatandaşlarımızın bilmedikleri konularda kendilerine yardımcı olmaya sorularına cevap bulmaya çaba sarf ettim.

Bu arada Türkiye’de neyim varsa unuttum. Dünyada sanki benim kimsem yoktu. Mescit, Ravza, umreciler, Suud’lu görevli arkadaşlar, açılıp kapanan şemsiyeler, kubbeler, kayıp ve emanet bürosu, mesciddeki kütüphane, hücre-i saadet, yeşil halı, sütunlar, minber, mihrap, vb….hayatımda sadece bunlar oldu.

HEPSİ ALLAH’IN LUTFU İDİ.  Çok şükür, orada istediğim kadar kalma imkânını bana bahşeden Allah’a… Çok şükür, esirgeyen-bağışlayan, koruyup-gözeten ve saklayan Allah’a…

Selva hoca

PEYGAMBER MESCİDİNDE KADINLAR VE ZİYARET

 

Medineli Günler – 2

20130318_155648

20140222_100642 20140222_100639

PEYGAMBER MESCİDİNDE KADINLAR VE ZİYARET

Mescid-i Nebevi’de Ravza ziyareti ülke ülke yapılıyor. Her ülkenin isminin yazılı olduğu ve görevlilerin tuttuğu bir levha var. Bu levhanın etrafında toplanılıyor, ziyaret zamanı gelince görevliler umrecileri uyarıyorlar ve o ülkenin levhası takip edilerek içeri giriliyor. Böylece insanlar ziyaret edinceye kadar geçen zamanı ayakta yorulmadan ve oturarak geçirmiş oluyorlar.

Önce böyle değildi. Namazdan sonra kapıların önünde her millet karışık bir şekilde durulur,  bu bekleyiş Ravza’da namaz kılıncaya kadar sürerdi. Ayrıca bu ayakta beklemeler oldukça zorlu olurdu. İnsanlar dalgalar halinde birbirini iterlerdi. Bu ziyaret şekli hasta, hamile, yaşlı ve çocuklar için hiç güvenli değildi. Bu şartlar altında ziyarete girmeye herkes cesaret edemezdi doğrusu.

Şimdi getirilen düzen eksik olsa da daha iyi. Ülke ülke girmek kendi insanı ile tanışmaya vesile oluyor. Birbirlerinin halinden ve dilinden anlayan insanlar bir arada oluyor. Böylece herhangi bir olumsuzlukla karşılaşıldığında yardım daha çabuk ulaşıyor. Bir araya gelen aynı dilden insanlara hitab etmek ve onlara bir şeyler anlatmak kolaylaşıyor. Ülkemizin resmi görevlisi de halkımızla beraber oluyor. Bizim halkımız bundan memnun idiler. “Böyle olduğu iyi olmuş biz birbirimizi daha iyi anlayabiliriz” diyorlar. Hakikat böyle. Çok az da olsa “niye ayrım var hepimiz Müslüman kardeş değil miyiz?” diyenler de yok değildi. Fakat bunu söyleyenlere de sormak lazım kardeş kardeşe saygısız davranır mı? Öyle anlar oluyor ki, kimse kimseyi görmüyor. Böyle söyleyenlerin bazılarını herkesten önce mescide girerken görüyoruz. Kardeşlik diğergamlığı gerektirmez mi?

Ben bir mescit görevlisi olarak, insanlarımın gönlünü alarak, hatırlarını sorarak özellikle Mekke’den ya da Türkiye’den yeni gelenlere Ravza ziyaretini anlatıyordum. Burada neden beklediğimizi, ziyaretin önemini, nasıl olması ve ne yapmak nasıl davranmak gerektiğini anlatıyor, onların sabırla beklemelerinin kendilerine ne kazandıracağını izah ediyordum. Buraya geliş nedenimizi, elde edeceğimiz nimeti, bunun sabırla ve saygıyla kazanılabileceğini anlatıyordum. Birçok şeyi arkada bırakarak, feda ederek buraya geldik sonuca çok az kaldı tam yaklaşmışken kaybetmemeliyiz. Sabretmişken sabra devam etmeliyiz, söylenmemeliyiz diyordum. Hem Hz. Peygamber’e layık hem de Hz. Peygamber’in ümmetine layık biri olarak ziyaret etmeliyiz diyordum. Kapılar açılınca büyük bir gürültü ile içeri hücum edenleri göstererek bu şekilde huzura girilmeyeceğini anlatıyordum. Hayret ve ibretle seyrediyorlardı. Eski alışkanlıklarla bazıları heves ediyorlar, kitle psikolojisi ile “ne duruyoruz biz de girelim” diye ayaklanıyorlardı. Ona güzellikle şu anda kendisini bu cemaatin içinden göndermemin mümkün olmadığını, bunun bekleyen bu insanlara saygısızlık olacağını,  istiyorsa yarın buraya hiç gelmeden onlara karışıp gitmesini ertesi gün de gelip durumu bana anlatmasını söylüyordum Ama kesinlikle tavsiye etmem diyordum. Hakikaten ertesi gün gelip yaptığı zorlu ziyareti anlatıyor pişmanlığını dile getiriyordu. Benim bir görevli olarak amacım insanlarımızı engellemek değil, izdihama girmeden olması gereken usulde ziyaret etmelerini sağlamaktı. Aynı zamanda mescitteki huzura yardımcı olmak kendi milletimin insanlarını teskin ederek yönlendirmekti. “Ben bana bir şey olmadan ve hiç beklemeden ziyaret yapar çıkarım” şeklindeki mantık doğru değil. İzdihama girmemek kadar izdiham oluşturmamak da önemli..Hem konulan kurallara herkesle beraber uymak gerekir birilerinin kendine ayrıcalık oluşturmaları yanlış ve haksızlık olur. Elbette bu kurallara uymayan milletler, insanlar olabilir ama biz onları örnek almıyoruz. Zamanla onlar bizi örnek alacaklar.

Bizim insanımız hakikaten söz dinliyordu. Zaman zaman çok takdir ediyor, duygulanıyor, onlara dua ediyordum. “Beni üzmediğiniz, ziyadesiyle sabrettiğiniz, iyi örnek olduğunuz için size teşekkür ediyorum ve sizi seviyorum asaletinizi ortaya koyuyorsunuz sevgili Türkiye’m Allah sizden razı olsun Hz. Peygamberi de inşallah memnun etmişizdir” diyordum. Hakikaten Türkiye, Peygamber Mescidinde örnek gösteriliyordu diğer ülkelere. Suud’lu görevliler her fırsatta Türklerin eğitimli olduklarını, söz dinlediklerini, onları sevdiklerini söyleyerek dua ediyorlardı. Diğer ülkeler onları çok üzüyordu. Bizim insanımız ise oradaki görevlilere sıcak davranıyor “onları sevdiğimizi söyle hocam ne olur” diyorlardı.

Bazıları “biz böyleyiz zaten, ne denilirse yaparız” diyerek kurallara uymayı, söz dinlemeyi bir zül olarak görüyorlardı. Herkes farklı değerlendirmelerde bulunmakta özgür olsa da bu şekilde düşünmek yanlış. Bu mekânda nasıl davranmak doğru olur? diye sorarsak cevabını da kolayca alabiliriz aslında ve yanlışlar bize örnek olmaz. Çoğu zaman mescidin ahlak okulu olduğuna şahit oluyordum. Ülke ülke toplanılmak gerekiyor fakat arada farklı ülkelerden bir-iki ziyaretçi aramızda oturmuş olsa bizim bazı vatandaşımız “hocam burada bir yabancı var” diye şikâyet ediyorlardı çocuk gibi. “Yapma etme hacım bırak otursun o kadar da değil o da bizim kardeşimiz hem o ziyarete sizinle girmeyi tercih ediyor siz daha insani davrandığınız için” diyordum, nezaketle davranmalarını tavsiye ediyordum. Bazen de başka ülke insanları ile ilgili şikâyetler olunca diğer insanlardan ziyade kendimize yönelmemizi kendi eksiklerimizi görmeye çalışmamızı, kendimiz için istiğfar, onlar için de dua etmemiz gerektiğini söylüyordum. Onların da peygamberi ve onlar da Hz. Peygamber’in misafiri ve ümmeti. Etrafınıza ibret nazarlarıyla bakın. Onlar da Allah’ın kulu. Hiç birimiz diğerine benzemez. Allah, “sizi farklı kavimlerde yarattım ki birbirinizi tanıyasınız diye”, buyurmuyor mu? Hepimiz aynı olamayız. Her milletin ayrı bir karakteri var. Bunları öğrenin anlamaya çalışın ve hoş görün. Ayrıca bütün Müslümanlara dua edin, hepimizin eğitime ihtiyacımız var. Özellikle tam buradayken Hz. Peygamberin ahlakını takınmaya ne kadar ihtiyacımız olduğunu düşünün” diyordum.

Hakikaten de burası bir okul gibi. Öğrenme kabiliyeti ve bilgilenme nasibi olanlar için. Burada şu gerçek ortaya çıkıyor: Müslümanların mutlaka ve acilen eğitilmeye ihtiyaçları var. Bunun için fırsatları değerlendirmek gerekir. Hac ve umre ibadeti iyi bir fırsat ve bunu çok iyi kullanmak önemli. Mescitteki bu yerinde ve zamanındaki konuşmaların çok tesirli olduğuna şahit oluyordum. Çünkü insanlardan olumlu geri bildirimler alıyordum. Ravza’ya yaklaşınca ya da ziyaretten çıkınca boynuma sarılıp ağlayan ve dua eden insanları görmek, bana Hz. Peygamber’in evinde, O’nun misafirlerini ağırlayıp mutlu etmenin hazzını veriyordu.

Bazı fevri davrananlar da olmuyor değildi ama herkes nasibi kadar. Bir defasında “ben sizin gruptan değilim niçin burada bekliyorum ki” diyerek ayaklanan biri olmuştu. Teskin edinceye kadar ona dil dökmek zorunda kalmıştım; helal olsun, önemli değil. Hatta biri “hocam sabrınıza hayranım” dediğinde “benim için sonuç önemlidir”, demiştim. Fevri davranma ve sonra da onu tamir etme şansı vermiyordum kendime. Yine ilginç bir grup gelmişti. Uzakta duruyor, kendilerini ayrı tutmaya çalışıyorlardı. Kendilerini davet ettiğim halde gelmek istemediler; hatta ileri geçerek ziyarete girmek istiyorlardı. İçerisi kalabalık zaten girmek mümkün değil. Vaktin bittiğini, ziyaret edememekten korktuklarını bahane ediyorlardı. Kendileri ile epey konuştum; Ziyaret usulünün böyle olduğunu, Korkularının yersiz olduğunu buraya kadar gelen kimsenin ziyaretten çevrilmediğini, vs. vs. Sonunda herkes gibi onlar da ziyaretlerini yaptılar. Çıkışta da teşekkürler ve dualar peş peşe idi. Mutlu idiler. Onların mutluluklarını görmek için bazen çıkışta beklerdim. Onların ziyaretlerinden, kıldıkları namazlardan,  duaları ve öğrendiklerinden ben mutlu oluyordum.

Şunu da iftiharla söylemeliyim ki, bizim hanımlarımızda kitaplardan dua ve Kur’an okuma konusunda hayli ilerleme gördüm, dikkatimi çeken önemli bir husus. Çünkü çoğu zaman bir şey söylemek istediğimde okuyan ve ibadet edenleri görünce huzurları bozulmasın diye söyleyeceğim şeyden vaz geçerdim.

Mescitte hiç kuşkusuz diğer ülke kadınları da var. Körfez ülkeleri, Şam beldeleri, Mağribiler, İranlılar, Pakistanlılar, Malezya ve Endonezyalılar. En çok da Suud’lular. Onlar çoktu çünkü. Arap ülkeleri ve çevre ülkeler yaz tatiline girdikleri için hep bu tarafa yönlenmişlerdi. Dolayısıyla ziyaret vakitleri çok kalabalık oluyordu. Bu kalabalık özellikle bizim gibi afakîlerin aleyhine bir durum oluşturuyordu. Senenin ancak tatilinde ziyarete gelebilen bu ülkenin yerlilerinin sıraya girmeye tahammülü yoktu ve hiçbir söz onlara tesir etmiyordu. Görevliler aciz kalıyorlardı çoğu zaman ben bile onlara yalvarıyordum. Üstelik bizim milleti kızdırıyorlardı ve kötü örnek oluyorlardı. Bizimkiler de onları İranlı zannediyorlardı. “Hanımlar her gördüğünüz siyah kıyafetli İranlı değil” diyordum ama bir kere şartlanmışlar ayırt edemiyorlardı.

Pakistanlılar en rengârenk olanlardı Mescitte. Onlar da söz dinliyorlardı. Lakin daha hayli yol kat etmeleri gerekiyor bazı konularda bizim umrecilerimizle karşılaştırıldıklarında. Mescitte onlara hitap eden Pakistan asıllı bir hanım var. İsmini vermek istemiyorum, beden dilini çok güzel kullanıyor, sesi de gür maşallah hiç mikrofona ihtiyacı olmadığı gibi bu konuda problemi de yok. Cemaati öyle bir çekip çeviriyor ki, hususi durup onu seyrederdim; beni görünce uzaktan elini kaldırıp selam verirdi mutlaka. Bazen yanımıza gelir Türklere teşekkür eder, sevdiğini söylerdi. Bizimkiler de çok mutlu olurlardı. Kim mutlu olmaz ki, böyle bir yerde biri size sevdiğini söylese bu söz nerden geldi diye derin derin düşünürsünüz. Bunlar bizim Peygamber mescidindeki eğlencelerimizdendi.

İran kadınlarına gelince, onların Mescitte en fazla namaz kılan ve Kur’an okuyan kadınlar olduğunu söyleyebilirim. Çok dik, çevik ve özgüvenli kadınlar. Konuşurlarken insana şiir dinliyormuş hissi veriyor. Ayrıca temiz ve bakımlı kadınlar; namaz kılacaklarında çantalarında getirdikleri yeni çadırı örtenlerini çok gördüm. Heyecanlı ve iştiyaklı kadınlar diyebilirim.  Ben onları hiperaktif diye isimlendirdim. Durmak, oturmak, ziyaret için beklemek onlar için çok zor. Kapı ziyarete açıldığında -onların girme zamanı olmadığı halde- levha falan beklemeden, kimseyi hesaba katmadan açılan tarafa doğru koşarlar. Yazık, levha tutanın yanında biraz İranlı kalır o kadar. Görevliler durdurmaya çalışırlar. Türklere bakın ibret alın denilir ama çok azı hariç kimse dinlemez. Hatta bir ucu Ravza’ya varmıştır bile. Onlar adeta önünde biri mi var çarpar mı, incinir mi, ayıp mı, hak mı? demeden kimseye aldırmadan sadece yapacağı ziyarete, edeceği duaya, Ravza’daki ulaşacağı mekana kilitlenmiş vaziyette. Bizim Türklerin tabiriyle içeri girince çıkmayı bilmiyor, yere yapışıyorlar. Ayrıca biraz sert ve dikkatsiz olduklarından da şikâyet alıyorduk doğrusu. Ben kendinize dikkat edin sakın onların yaptığını siz yapmayın diye nasihat ediyordum. İranlılar da oldukça yoğun idiler yazın. Akın akın ziyarete geliyorlardı. Bir defasında Türkleri Ravza’ya girdirdik, arkamızda da İranlılar var. Onları zabtetmek gerekir. Görevli arkadaşlar izdiham olmasın diye onlara nasihat ediyorlar. Oturmalarını söylüyorlar. Değilse bizimkiler içerdeyken bir de onlar giriverse iyi olmayacak. Ben de bizimkileri içeri bırakarak arkadakileri teskin eden görevli arkadaşlara yardım etmek durumunda kalmıştım. Bütün sevecenliğimi takınarak onları teskin ederken, kalplerinin çarpışını ve sanki onlardan bana doğru savrulan ateşi hissediyordum. İçeri girme iştiyakları ve heyecanları beni korkutmuştu.

Malezya ve Endonezyalılardan bahsetmeden olmaz. Onlar umrede, hacda olduğu kadar yoğun değillerdi. Hacda sanki mescide kar yağmış gibi oluyor, Malezyalıların yoğunluğundan. Onlarla biz söz dinleme konusunda benzeşiyoruz. Edeple ve sakince oturup bekliyorlar. Bir ara iki ülkenin de umreci sayısı azalınca ikimizi birleştirmişlerdi. Malaylar ufak tefek ve zayıf kadınlar. Bizim gibi sandalyede oturanları da çok değil.

Bizim hanımlarımız da doğrusu çok nazlı ve özel istekleri olan hanımlar. “Hocam bizi falan ülkeyle girdirmeyin… Filanlarla da girmek istemiyoruz… Lütfen onların hepsi çıksın öyle girelim… Bizi de hemen çıkarmasınlar… Sevdiklerimiz için de namaz kılalım, bu arada şu mescidin içini anlatıver…”  Benim de arzum onları memnun etmek, rahat ettirmek, istedikleri kadar Ravza’da kalmaları. Lakin bu kadar insan bu kısıtlı zamanda bu dar mekânda fazla duramaz, ayrıcalık da yapılamaz. Hak, adalet, eşitlik ne olacak?

Bir hanım “hocam mescitte ziyaret saatleri kısaltılmış neden?” Diye sorduğunda çok şaşırmıştım ve “hacım sen ne diyorsun günde üçe çıktı ziyaret” demiştim. Önceleri iki defa yapılıyordu mescit ziyareti, şu anda günde üç defa yapılmaktadır. Bazı hanımlar her öğün ziyarete gelir hem de şikâyet ederler. Bazıları günde bir defa ziyareti kâfi görürlerdi. Aslında önemli olan bir defa da olsa Ravza’da namaz kılmak. Normal namazları mescitte kılmaya özen göstermektir. Bu arada her an Rasulullah’a salât selam getirmektir. Efendimiz “salât ve selamlarınız nerede olursanız bana ulaşır ve sadece mescidimi bayram yerine çevirip evlerinizi mezar yerine çevirmeyin demiyor mu?”

Daha ilginç ve hoş insanlar da var.  Bir gün Ravza’ya çok yakın bir yerde yanıma genç bir hanım gelmişti. “Hocam ben buraya gelip bu izdihamı görünce Hz. Peygamberi rahatsız etmemek için Ravza’ya girince namaz kılmadım. Bu yaptığım doğru mu, yoksa hata mı yaptım?” diyordu. O esnada diğer tarafımda başka bir hanım oturuyordu; o da Ravza’ya tekrar tekrar girmek ve defalarca namaz kılmak için nasıl mücadele ettiğini, orada nasıl göz yaşlarıyla dua ettiğini, dualarında bütün ümmeti Muhammed’e yer verdiğini anlatıyordu. İkisi de bana göre güzel insanlardı. Doğrusu ikisine de gıpta ettim. Biri, Ebu Hanife’nin ahlakından, edebinden. Diğeri de Allah ve Resulü’nün muhabbetinden birbirleriyle yarış eden, çok ibadet için hırs gösteren ashabın ahlakından idiler. “Biriniz edebiyle diğeri de ibadeti ve duasıyla mükâfat bulacaksınız inşallah ama sen yine de çekinme ve bugün Ravza’da namaz kıl, sen de yapabildiğin güzel dualarında bizi de unutma” demiştim.

İlk defa ziyarete gelenlerin  “kabirleri görmeyecek miyiz? Neden ileri geçemiyoruz? Neden kısıtlanıyoruz? Erkekler rahatça ziyaret ediyorlarmış neden kadınlar mahrum bırakılıyor?” tarzından serzenişleri vardı. Haklılar ama bu ülkenin anlayışında kadınların kabir ziyareti haram. Göstermek istemiyorlar. Hatta kabirler nerde diye sorsan ters istikameti işaret ederler. Diğer taraftan, birlikte namaz kılmakta zorlandığımız insanlarla kabri paylaşmamız nasıl mümkün olabilir. Acaba yanına yaklaşabilir miyiz? Hem kabir görmek içindeki zatı görmek değil ki, “gönüllerimizin, kalp gözlerimizin hissetmesi önemli hacım” diyordum.

Ayrıca, kadınlar arasında bilgi aktarımı çok fazla. Bu bilgilerin doğru olmaması halinde yanlışı düzeltinceye kadar zahmet çekiliyor. Bu yaz yüzlerce Türk umreci Mescidde Hz. Fatıma’nın tarağı olmadığını öğrendiler çok şükür. Kendimi zorlayarak gördüğüm duvardaki çıkıntının üzeri uzun çivi ya da telle kaplanmıştı. Oradaki görevli arkadaşlardan biri “hocam kuşlar konmasın diye yapılan şeyi tarak diye birbirlerine gösteriyorlar” demişti. Aslında orada pek çok şeyin üzerinde bu tarz engel çivileri var. Mescid-i kadimin kubbeli kısmı, dikkat edilirse sivri şeylerle dolu. Şemsiyeli bölümdeki oluklar da bu şekilde. Umrecilere bunları gösteriyor ve “hacım eğer öyle bir şey olsaydı onu müzeye koyarlardı”, diyerek bu olaya son noktayı koymaya çalışıyordum.

İbadetlerin insanı eğiten yönü çok önemli. Bu sırada yol gösteren ve eğitenlerin olması da önemli. Çok şükür insanımız gittikçe bilinçleniyor, ama az da olsa; duvarlara, direklere dokunmak, memleketten gönderilen ufak tefek eşyayı Ravza’da bir yerlere sürmek gibi davranışlar tek-tük görülüyor. Benzeri şeyler diğer Müslümanlarda da var. Bunlar, Suud’lu mescit görevlilerinin dehşete düştükleri davranışlar. Bizler de mümkün olduğunca dikkatli olmaya çalışıyor ve bu tarz davranışları gördüğümüzde güzellikle uyarıyorduk.

Ziyaretler Her gün bir plan ve strateji takip edilerek yapılmaktadır. Mescitte yıllarca çalışmış, ziyaretleri planlayan, yeri geldiğinde inisiyatif kullanabilen tecrübeli asıl görevliler mevcuttur. Her ziyaret esnasında, hem plana göre hem de o anki duruma göre strateji ile hareket edilir. Mescitteki bu görevliler her şeyden önce izdiham olmaması için çaba sarf ederler. Ülkelerin sırayla ziyareti bundan sonra gözetilmesi gereken bir konudur. Bu nedenle umreye ve hacca gidecek olan Müslüman hanımlar nereye, niçin gittiklerini öğrenerek yola çıksalar  ne iyi olur. Sadece şekil olarak değil, öz olarak orada olabilsek, kalıp olmaktan kalp olmaya geçebilsek,  art niyetlerden, benliklerden, hizipçilikten sıyrılabilsek, kendimiz için istediğimizi öteki için de isteyerek diğergam olabilsek, hem ziyaretlerimiz hem de Peygamber Mescidindeki Cennet Bahçesini hissetmemiz daha kolay olacaktır hiç şüphesiz.

Selva  hoca

RASULULLAH’IN HUZURUNDA

Medineli Günler: 3

paperartist_2014-02-21_16-55-30

 20130701_193435

20130319_000055

RASULULLAH’IN HUZURUNDA

Hepimiz merhaba demeye geldik aslında. Amacımız, “esselamu aleyke ya Rasulallah ben geldim” demek ve Ravza’sında iki rekat namaz kılabilmek, “Ya Rabbi Peygamberimizin şefaatine nail et bizi” demek.

Yıllardır içimizde büyüyen hasretle varırız Rasulullah’ın huzuruna. Hem de dağları aşarak, bulutlardan geçerek daha doğrusu uçarak, hayatımızı riske atarak, paramızı yolunda feda ederek varırız Rasulullah’ın kentine.

Varırız varmaya ama huzura girmek o kadar kolay değildir. Dakikalarca bekleriz. Biz beklemeye razıyız, yeter ki O bizi kabul etsin. Nihayet kapı açılır. Açılan kapıdan girmek de yetmez, düşünmek gerekir. “Kimin huzuruna giriyorum ve bu giriş nereye? Ya Rasulallah, kabul et bizi” demeden arsız çocuklar gibi koşarak, hoplayıp zıplayarak, ne dediğini bilmez şekilde huzura girmemek gerekir. Hem O’na hem de onun ümmetine yakışır tavrı takınmak gerekir. Salatu selamlarla “izin ver ya Rasulallah, Ravza’na gireyim” diyerek ilerlemek gerekir açılan kapıdan.

Ve nihayet ulaştığımız yer şemsiyelerin altı ve Ravza’nın karşısıdır. “En güzel manzaralı yerdir burası” der bir görevli. İşte karşımızda Yeşil Kubbe! Kabr-i Şerifi kaplayan örtü. Şu anın insanda tesirini kelimelerle anlatmak imkânsız. Zira bu kubbenin altında yatan, âlemlerin sultanı, insanlığın iftihar ve kurtuluş vesilesi Hz. Muhammed Mustafa (sa)Efendimizdir. Önemlidir burada beklemek, seyretmek Yeşil Kubbe’yi, doğrudan Ravza’ya girmekten. Bir zamanlar hurma bahçesi olan bu yerde oturup tefekkür etmek gerekir. Dua etmek gerekir. Kavuştuğun bu nimete şükretmek gerekir. Çünkü Hz. Peygamber’in kabrini ziyaret edene şefaatinin müjdesi vardır.

Sabır işidir burada beklemek. Rasulullah’ın bizden başka misafirleri de vardır. Her biri bir başka dilden,  başka ırktan, başka renkten ve başka kültürden. Ama hepsinin odaklandığı nokta bir… Tam burada etrafta gördüğümüz bu insanların hepsinin Rasulullah’ın ümmeti olduğunu anlarız. Bir taraftan asırlar önce mescidin tamamını kaplayan Medine şehrini düşünür, diğer taraftan dünyanın her bir köşesinden gelen Muhammed ümmetine bakarız. Aradan zamanı kaldırır asırlar önceki mana alemine dalarız; şurada  Hz. Fatıma…. İşte Hz. Aişe! Orada namaz kılıyor… Rasulullah ashabıyla oturmuş onlara gelen vahyi aktarıyor… Hasan ile Hüseyin, mescidin kapısından içeri doğru koşuyorlar… Rasulullah, “dünyadaki iki reyhanım” dediği torunlarını karşılamak için yerinden kalkıyor, onları karşılıyor, kucağına oturtuyor sohbetine devam ediyor… İşte Ebu lübabe! Kendini şu sütuna bağlamış affedilmeyi bekliyor… Hz. Bilal ise şurada ezan okumaya hazırlanıyor.

Bir anda gözlerimize perdeler iner sahne değişir. Etrafta sesler ve kalabalık. Hâlbuki Rasulullah’ın huzurunda sükûnetle durulmalıdır. Allah, Kur’an-ı Kerim’de mü’minlere Hz. Peygamber’in huzurunda seslerini alçaltmalarını, aksi halde farkında olmadan emeklerinin boşa gideceğini söylüyor. Bu nedenle edeple oturmak, kabul zamanını beklemek gerekir. “Randevu alındı ziyaret zamanı için beklemek gerekir” der bir görevli. Acele eder insanlar çünkü… Evet, misafir edepli ve ve sabırlı olmalıdır. Birinin evine ziyarete gitsek davranışlarımız nasıl olur? “Misafir ev sahibine tabi olmalıdır.” der yine aynı görevli. Annesinin yanında huysuzluk eden çocuk gibi bir misafir olmamalıyız. Evet, sabırlı olmalıyız. Burada en çok kullanılan kelime bu. Fakat durmak ne mümkün, oturmaktan yoruluyoruz. Belimiz, dizimiz ağrıyor, ayaklarımız uyuşuyor. Şöyle bir ayağa kalkmak istiyoruz. Birden aklıma geliyor. Hani “anamız babamız, canımız senin yoluna feda olsun” diyorduk.  Demek ki ahitlerimizi tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor.  Diğer taraftan bir ziyaretçi şöyle söylüyor; “Ağrısın, ağrısın ki, burada çekilen acıları hissedeyim” diyor. Yine sabra devam ediyoruz… Heyecan dorukta. Yine unutuyor aceleci tavırlar sergiliyoruz. Görevli, Medine’ye geliş nedenimizi anlatıyor bizlere. Otele dönünce ne yapacağımızı soruyor. “Misafir mi gelecek hacım?” diyor tatlı tatlı gülümseyerek.. Rasulullah’ın beldesinde bize nasıl hizmet edildiğini gözlerimizin önüne getiriyoruz birer birer.  Söyleyecek söz bulamıyoruz

Rasulullah ve iki dostuna o kadar yakınız ki şu anda, bize Ravza’yı gösteren görevliye “Rasulullah’ın kabri nerede?” diye merakla soruyoruz. Eliyle bize kabri şerifi, minberi Rasulullah’ın namaz kıldırdığı mihrabı ve oradaki önemli kısımları anlatıveriyor.

Yine dalıyorum asırlar öncesine… Peygamber(as)ın hanımları canlanıyor gözümde. Hz. Aişe’nin odası, Hücre-i saadet… Rasulullah namaz kılıyor… Derken…“Epey beklediniz, Rasulullah sizi huzurunda iyice ağırladı haydi kalkın yavaş yavaş Ravza’ya buyurun iki rekat namaz kılın” diyen görevlinin sesi ile kendime geliyorum.. Kimseyi incitmeden ileri doğru gitmeye çalışıyorum. İşte şimdi cennet bahçesindeyim. “Evimle minberim cennet bahçelerinden bir bahçedir,” buyurmuş bu evin güzel sahibi… Şairin, “Cennet eğer yüzükse kaşı da Medine’dir” dediği gibi, Medine’ye geldiğimizden beri büyük bir nimetin içinde olduğumuzu idrak etmek gerekir.

İşte burası bir cennet bahçesi. Havz’ının da burada olduğunu söylüyor güzel ev sahibi. Elbette kaynak burada; hakkın, adaletin,  doğruluğun, merhametin, her türlü güzelliğin çıktığı kaynak burada. Dünyaya güneş gibi doğan, insanlığı aydınlatan, kalpleri yumuşatan kaynak burada. Hira Dağından doğan İslam’ın nurunun daha da güç alarak yayıldığı yer burası. Ve biz şu anda O güzel elçinin huzurundayız. “Essalatü vesselamu aleyke ya Rasulallah, essalatü vesselamu aleyke ya habiballah… Essalatü vesselamü…” diyerek selam veriyoruz iki cihan güneşine. O’nun iki güzel arkadaşını da selamlamadan geçmek olmaz. Tarifi imkânsız duygular içinde namazımızı kılıyoruz biraz da acele ederek. Rasulullah’ın huzurunda yapılan duaların reddolunmayacağını düşünerek uzun uzun orada kalıp dua etmeyi kim istemez. Ama diğer ümmeti Muhammed’i de düşünmek gerek, sadece kendimizi değil. Kendin için istediğin şeyi mü’min kardeşin için de istemedikçe hakkıyla iman etmiş olmazsın” sözünün sahibi bize ne der? O’nun güzel ahlakına sahip olmak Rasulullah’ı ziyaretten kazançlı çıktığımızın ve O’nu memnun ettiğimizin bir göstergesidir. Aksi takdirde burada bulunmamızın ne anlamı var? Ve huzur-ı saadetten, yine sükûnetle ayrılıyoruz gözü yaşlı… Dualar ederek ve edeple.

Selva hoca

PEYGAMBER MESCİDİNDEKİ GÖREVLİLER

Medineli Günler-4

20130319_010738

PEYGAMBER MESCİDİNDEKİ GÖREVLİLER

Mescit görevi, rahmeti kadar zahmeti, nimeti kadar külfeti de olan, ümit verdiği kadar korkutan bir görevdir. Görevli, olduğundan daha fazla sabırlı olmak durumundadır. Peygamber Mescidinde oldukça fazla sayıda Suudlu bayan görevli vardır. Bu görevliler dünyanın her bir yerinden gelen ziyaretçilerin izdiham olmadan namaz kılmaları ve ziyaret etmelerinden sorumludurlar; dolayısıyla bunun için gayret sarf ederler.

Medine’ye geldiğim ilk günlerde benden önce buraya gelmiş olan irşat görevlisi arkadaş ile beraber Mescitte yapılacak bir hatim merasimine davet edilmiştik. Yatsı namazından sonra katıldığımız bu merasim, mescidin arka kısmında etrafı kapatılan büyük bir bölümde gerçekleşiyordu. Törende üst düzey davetli hanımlar, hocalar, mescitte çalışan görevliler, hatim indirenler, Kuran’ı ezberleyenler ve aileleri hazır bulunuyorlardı. Güzel bir törendi; çeşitli kıraat vecihlerine göre Kur’anı ezberleyenler, hafız olanlar Kur’an ziyafetinde bulundular. İkramlar yapıldı, diplomalar ve hediyeler takdim edildi, konuşmalar yapıldı.. Slâytlar gösterildi. Medine’ye ayak bastığım ilk günlerde bu tören benim için muhteşem bir karşılama ve moral gecesi olmuştu. O gece Mescit’te çalışan arkadaşları daha yakından tanımaya başladım. Mescidin müdiresi ile tanıştık, orada bulunuşumuzdan mutlu olduklarını ifade ettiler, açılan deftere hatıra olarak bir de yazı yazdık.  Gerçekten de Mescitte farklı bir gece yaşamıştık.

Mescitte çeşitli kategorilerde görevliler bulunmaktadır. Bu görevliler yapacakları işe göre eğitimler ve seminerler alırlar. Çünkü hem zor hem de önemli bir vazifedir burada görev yapmak. İnsanlara karşı davranış şekli, sorulara verilecek cevaplar, insanların yönlendirilişi vs. konularda eğitilirler. Ayrıca irşatta bulunacak olanlar dini konularda daha fazla eğitim alırlar. Zorluğuna ve önemine binaen görev yapılan mekân ve zaman değişir; yani burada görev münavebe ile olur. Bir kişi sürekli aynı yerde çalıştırılmaz, belirli aralıklarla değişim yapılır. Ayrıca mescidin her yerinde görev yapan çeşitli birimler bulunmaktadır.

Mescitte güvenlik önemlidir. Kapılarda ikişer adet görevli bulunur. Umreciler girişlerde aranır. Mescidi kirletecek, insanlara zarar verecek kesici, yakıcı alet ve maddeler, çarşı pazardan alınan eşyalar içeri alınmaz. Özellikle kamera veya kameralı telefon girdirmek yasaktır. Mescide girende bu maddeler bulunduğunda içeri alınmaz. Sadece telefon, girişe yakın yerde emanet bürosuna bırakılabilir. Normal umreci ya da grup görevlisi olarak gittiğimde kameralı telefonumu saklayarak içeri girerdim. İrşat görevlisi olarak gittiğimde de ilk önceleri yine saklayarak girdim. Genellikle kapıdan girişte tanıdık arkadaşlar rastladığında beni aramıyorlardı. Fakat Mesciddeki arkadaşların beni iyice tanımalarından sonra saklasam da içim rahat etmedi. Üstelik “kamera var mı?” Sorusuna var olduğu halde yok demek bana imkânsız hale gelmişti. Hakikaten olmadığı zaman zevkle “kamera ma fi “diyordum sırf bu keyfi yaşamak için telefonu evde bırakıyordum. Telefonum yanımdaysa göstererek emanete bırakacağımı söylüyordum. Gidip yine zevkle telefonumu teslim ediyor ve deftere zevkle imzamı atıyor hem kendi adımı hem de babamın adını deftere kaydettirmiş oluyordum.

Mescitte özellikle bayanlar bölümünde kamera bulundurmak, resim ve film çekmek yasaktır. Gizlice bir fotoğraf alayım derken yakalanan kameralar alınır sahibine teslim edilmek üzere götürülür. Fakat sahibi onu dışarı çıkarmak zorundadır. Ve bu hareketin bir daha tekrar edilmemesi gerekir. Ayrıca eğer resim çekilmiş ise onlar silinir. Mescidin dışında kadınlara ait kısımda da resim ve kamera çekimleri yine yasaktır. Bulunduğumuz mescit bir peygamber mescidi ve kadınların bulunduğu bölüm; hem mescide saygı duymak hem de mahremiyet kurallarına önem vermek gerekir. Orası Hz Peygamberin harem kıldığı yer, isteyen istediği gibi davranamaz. Bu nedenle insanların ibadet ve istirahat ettiği yerde resim ve film çekmek yakışık almaz. Bu yasaklamaya da saygı duymak gerekir.

Bir gün mescidin bahçesinde kadınlar kısmında Tebrizli kızlarla tanışmıştık. Tam orada kızlarla fotoğraf çekinmek üzereyken telefonum aniden biri tarafından süratle alınıp götürüldü ve telefon gitti. Hepimiz o tarafa koştuk. Birkaç bayan görevli var fakat telefon yok hepimiz telefon nerede nerde diye bağırmaya başladık. Telefon ortada yok acaba biri kap kaç mı yaptı. Derken Bunu mu arıyorsunuz dediler ve biz rahat bir nefes aldık. İmzamızı attık resim silindi ve telefonumuzu aldık. İmzalanmadık defter kalmamış oldu böylece.

Mescidin içindeki görevliler, namaz vakti yaklaşırken içerde önlemler alırlar; Mescidi şeritlerle bölümlerler. Aralara yollar oluşturarak namaz kılınacak yerlere insanların iyice yerleşmesini sağlarlar. Böylece mescitte daha çok insan daha düzgün yerleşmiş olur. Namaza durulacak zaman şeritler toplanır aradaki yollar, namaz için en son dolan yerler olurlar.

Namazdan sonra ziyaret yapılacaksa, levha tutan görevliler mescidin içindeki yerlerini alırlar. Hangi ülke levhasını tutuyorsa onlar onun bulunduğu yerde toplanmaya başlarlar. Levha tutanla birlikte bir de o ülke dilini bilen görevli vardır. O görevli, insanları yönlendirir ve bilgilendirir. Ravza’ya girinceye kadar onlara eşlik eder. Ben oraya vardıktan kısa süre sonra mesciddeki Türkçe bilen yerli görevliler izne ayrıldılar. Türkiye grubu tamamen bana kalmıştı. Şunu da söylemem gerekir ki mescitteki Türk asıllı görevli arkadaşların bizim oradaki çalışmalarımıza bakışları müspet ve insanımızın ziyaretine katkıları oldukça fazlaydı. Yine de ben bunu bir avantaj olarak kullanmak zorundaydım, yalnız kalmıştım ve iletişim bana kalmıştı. Ben de ilişkilerimi daha iyiye götürmek için çaba saffettim, Arap görevlilerle iletişimimi daha da arttırdım, çabam sonuç verdi. Onlar da tamamen bana yönlendiler öyle ki oradaki mütercim arkadaşları aramadık doğrusu.

Onlardan biri gibiydim. Her zaman halimi hatırımı sorarlar, kucaklaşır öpüşürüz, tanımadığımız arkadaşlarla tanıştırırlar, Ravza’da sonuna kadar onlarla kalmamdan memnun olurlar, yardımlarımdan dolayı teşekkür ve dualarını her fırsatta ifade ederlerdi. İsmimle hitap ederler, hatta arkadan gelip göz kapamaca yapan çok hoş bir arkadaş vardı. Her akşam çalıştığı yerden mutlaka gelip beni bulur, biraz sohbet ettikten sonra kendi yerine giderdi. Türk hacılarının ziyaretinden sonra ben de onun yanına gider mescitten biraz daha geç çıkardım. Bir görevli vardı özellikle bahsetmek isterim. Pakistan asıllı ve orta yaşta fakat cevval ve gençlere taş çıkaran yapıda. Pakistanlıları bilgilendirirdi. Beden dilini kullanışına hayran oluyordum. Hususi durur onu seyrederdim. O da mutlaka elini kaldırıp beni selamlardı. Mikrofona ihtiyaç duymayan güçlü bir sese sahipti. Çantasını boynuna asar, kitabını eline alır, eteklerini toplar gür sesi ile konuşur, sorulara cevap verirdi. Yanında taşıdığı özel bir sandalyesi vardı. Arada bana getirir otur derdi. Bir defasında da sandalyeyi getirip üzerine çık onları teskin et demişti..

Mescidin yerli görevlileri mesciddeki huzuru ve asayişi sağlamakla görevliler. Bu özel mekânda ibadetlerin ve Ravza ziyaretinin güvenle yapılabilmesi için çaba sarf ederler. Dolayısıyla, ziyaretler her gün bir plan ve strateji takip edilerek yapılmaktadır. Mescidde yıllarca çalışmış, ziyaretleri planlayan, yeri geldiğinde inisiyatif kullanabilen tecrübeli asıl görevliler mevcuttur. Bunlara mesul deniliyor. Mescitte o günkü ziyaretin,  sevk ve idarenin nasıl yapılacağını planlarlar.  Her ziyaret esnasında, hem plana göre hem de o anki duruma göre hareket ederler. Mesciddeki bu görevliler her şeyden önce izdiham olmaması için çaba sarfederler. Ülkelerin sırayla ziyareti bundan sonra gözetilmesi gereken bir konudur. Diğer ülkelerin nizam ve intizamsızlıkları yüzünden biz Türkler nispeten ziyarete geç giriyorduk. Bunun farkında olduğumuzu söylediğimizde saygılı bir şekilde izah ederler, Türkleri rahat ettirmek için de çaba sarf ederlerdi.

Ravza’ya girenleri bir an önce dışarı çıkarmak da onların görevidir. Bir defasında ziyaret bitmiş Ravza iyice boşalmıştı en ön tarafta bir teyze ise, selam veriyor yeniden tekbir alıp namaza devam ediyordu. Saat iyice geç olmuştu. Türk olduğu için bana onu uyarmamı söylüyorlardı. Vakit bitti denilse de teyze namaza devam ediyordu. Son bir daha selam verdi ayağa kalkarak ağlamaya başladı. Hepimiz onu seyrediyoruz. Aman aman ağlama da kıl demekten başka hiçbir şey yapılmadı. Rasulullah’ın huzurunda, evinin önünde yaka paça etmek mümkün mü onun sevgisiyle oraya gelmiş olan insanı?

Mescit, her yerden gelen insanların ziyaret etmek için sabırla ve heyecanla bekleştikleri mekân.  Hem mekânın meşakkati hem de insanların gerek duygusallıkları veya rahatsızlıkları nedeniyle arada sırada fenalık geçiren hanımlar olabiliyordu maalesef. Mesciddeki yerli görevliler bu durumlarda da oldukça hassaslar. Hemen ne yapabiliriz diye telaşlanırlar. Bir defasında tam Ravza’ya girmek üzereydik. Ziyaretçilerden bazılarına Ravza ile ilgili izahatlarda bulunuyordum. Tam içeri girdik ki arkadaşlar mürşide mürşide diye beni çağırmaya başladılar ve uzattığım elimi tuttular beni geri doğru çekmeye başladılar. Bir vatandaşımız fenalık geçirmiş yerdeydi. Yanlarına gittim, durumu aslında kötü değildi. Yakınları müdahale ediyor onu teskin etmeye çalışıyorlardı. Arkadaşların telaşesi ise görülmeye değerdi; ne yapacaklarını şaşırıyorlar bir anda kâğıt mendiller, gerekirse diye poşet, şekeri mi düştü diye şeker ve sürekli soruyorlar; neyi var doktor ister mi?  Hem hastanın ellerini tutup dua ediyor bir taraftan da bana sen de Fatiha oku diyorlardı. Hastamız kendine gelinceye kadar başından ayrılamadık. Gerçekten gözlerinde gördüğüm samimiyet beni çok duygulandırmıştı. Ziyaretten çıkıp eve varıncaya kadar bu manzaranın etkisinden kurtulamadım.

Mescitte görev yapmak yürekten arzulanacak bir meslek esasında. Bir o kadar da hassas, zor ve yorucu. Görevliler dünyanın her tarafından gelen değişik kültürlere sahip insanlarla muhatap oluyorlar. Bu çeşitliliği yönlendirmek özellikle toplum psikolojisi ile hareket eden insanları bir düzene davet etmek oldukça zor. Bu nedenle görevlinin bu konuda eğitimli olması, dirayetli olması, olduğundan da sabırlı olması çok önemli. Mesciddeki arkadaşlar bu anlamda donanımlı idiler. Doğrusunu söylemek gerekirse, söz dinlemeyen, başkalarına saygı duymayan, kural tanımayan insanlarla mücadele etmek zorunda kalınabiliyor. Bütün dünya kadınlarının eğitilmeye ihtiyacı olduğunu burada daha iyi görebiliyoruz. Oradaki görevli arkadaşlar, Türklerden memnun idiler. Biz Türkleri çok seviyoruz; çünkü onlar eğitimli söz dinleyen ve çok muhterem insanlar diye ifade ediyorlardı. Zaman zaman Türk hacıları ile ilgili olarak güzel duygularını ifade ederler bizim insanımız da onlara karşı duygularını ifade ederler, karşılıklı bir muhabbettir giderdi. Aralarında tercümanlık yapmak da benim için zevk olurdu. Bu muhabbet, bizim Peygamber mescidindeki en önemli eğlencemizdi. Mescitte Türk hacı ve umrecilerinin kural tanımaları, başka insanlara saygı duymaları gerçekten takdire şayandı.

Mescitte çalışan arkadaşlar hem yaşadıkları ülkenin gerekleri hem de vazifeleri icabı sadece gözlerini açıkta bırakarak bütün vücutlarını örterler. Türk umrecilerimizden bazıları bu arkadaşlara takılırlar “kadın kadınayız zaten yüzünü aç da görelim” diye hafif yollu rahatsız ederlerdi. Doğrusu bunu, rahatsız edici bir davranış olarak görür ve taciz ettiğinizin farkında mısınız hacım, burada erkek yok ama kameralar var diyordum.

Arkadaşların örnek davranışlarından biri de asla hediye almamalarıdır. Bizim vatandaşlarımız hediye ve para vermeyi severler.  Bazıları “para versek alırlar mı hocam?” diye sorduklarında durumu izah ederdim fakat bazıları vermeye kalktıklarında da şiddetle reddederlerdi. Mescitte çalışan temizlikçilerin bahşiş almaları serbesttir onlara verildiği takdirde alırlar. Çünkü onlar için böyle bir yasak yok. Temizlik görevlileri ise ağzı var dili yok cinsinden. Mescitte hasta, yaşlı ve çocukların olduğunu da düşünürsek ve özellikle çocuklar yer içer dökerler ama kimse ağzını açıp bir şey söylemez. Hiç kimseye, “bunu neden buraya bıraktın, neden çöp koyuyorsunuz?” gibi bir laf etmeden, sızlanmadan vazifelerini yaparlar. Özellikle ziyaretçiler beklerken oturdukları yere plastik bardak, mendil vs. bırakırlar kalktıkları zaman açığa çıkan çöpleri toplamak için koşan görevliler görülmeye değer doğrusu, mescidi kimse böyle görmesin der gibi. Görevliler Mescidin halılarını, sütunlarını, zeminini, zemzemlerin çevresini sürekli siler süpürürler. Mescitte giydiğimiz çorapların kolay kolay kirlenmemesi dikkate şayandır doğrusu.

Emanet bürosunda çalışan arkadaşlar da oldukça güler yüzlü arkadaşlardı. Görevlerini dikkatle yaparlardı. Mescidin içinde arzu edenlere açık kütüphane mevcut. Üç katı olan kütüphanede tefsir, hadis, fıkıh ve fikri yayınlar bulunmakta ve isteyen gidip istifade edebilir araştırma yapabilir, vaktini orda değerlendirebilir. Mescitteki bürolardan biri de kayıp bürosu. Zaman zaman oraya ihtiyaç duyuyor ve kayıpları araştırıyorduk.  Oradaki görevli arkadaşlar, bir Türk görevliyi bulmuşken bazı kelimelerin anlamını sormadan göndermiyorlardı bürodan.

Mescitte bir de halis muhlis Türk görevliler var. Türkiye’den resmi görevli olarak gönderilen görevli ve şirketlerin görevlendirdikleri. Şirket görevlileri doğal olarak kendi getirdikleri umrecilerin ziyareti ile ilgilenirler. Mescidin Suud görevlilerinin mürşide olarak tanıdığı asıl görevli Diyanet’in gönderdiği resmi görevlidir. Resmi görevlide mutlaka bulunması gereken vasıflar vardır. Resmi görevlinin bu işe gönüllü ve hizmet ehli olması önemlidir. Tecrübeli, donanımlı, olduğundan da sabırlı olması gerekir. Orada Türkiye’yi ve kurumunu temsile her yönüyle ehil olması gerekir. Arkasındaki gücü hissedip yansıtabilmelidir. Mescitte ülke olarak bulunulduğu için Medine’ye hangi yolla gidilirse gidilsin bütün Türklere hizmet zorunludur. Hz Peygamber’in mescidinde hizmet, özellikle orada yaşamayan bizler için tarifi imkânsız boyutta ve güzellikte değer taşıyor. Bu nedenle sorumluluğunun da bilinci içinde çalışmak gerekiyor. Mescitle bütünleşmek ve oranın daimi görevlileri ile iletişim içinde olmak için Mescide müdavim olmak gerekiyor. Mescidin daimi görevlileri ile İyi iletişim içinde olmak gerekiyor. Ben Medine’de bulunduğum süre içinde Mescitte günlerimiz mekânın mehabetine yakışır şekilde dopdolu geçti çok şükür.

 

Selva hoca

KARADENİZ GEZİM

270720072304ev 030820072473 010820072471 290720072395

KARADENİZ GEZİM 

Masmavi deniz ve yemyeşil kıyı arasında adeta yılan gibi akıp giden Karadeniz yolu. Çay ve fındık bahçeleri arasında, yol kenarlarında denize nazır evler. Samsun, Ordu, Giresun ve onların şirin ilçeleri. Bir de yol boyunca yapılmış camiler; ibadet edeni bol, ayrıca ibadet edene kolaylık oluşu mutluluk verici. Tepelerde yeşillikler arasında hemen fark edilen kubbe ve minareler de insanın yüzünü güldürüyor.

Biz, bu tarifi imkansız ama yaşaması oldukça keyif veren yol boyunca kendi arabamızla seyahat ettik. Onyedi saat süren yolculuk esnasında Karadeniz’imizin şimdiye kadar sadece haritalarda gördüğüm şeklini değil, aslını görerek yol aldık. O yeşil ve mavinin birbirini sarmalayışına hayran olmamak elde değil. İstanbul ve Trabzon arasındaki mesafe o kadar uzak ki, bu güzellik olmamış olsa idi hiç çekilmezdi ve bir gün önce uykumuzu da iyice alamamıştık. Üç saatlik bir uykuyla sabah erkenden yola çıktık. Zaman zaman bastıran uykuyu üzerimizden atmak herhangi bir kazaya meydan vermemek için sık sık uygun bir yerde duruyor, Karadeniz havasını içimize çekerek kendimize gelmeye çalışıyorduk. Bir taraftan da okul çağındaki çocuklarımızı bilgilendirmekten geri durmuyor adeta kültürlenmelerine katkıda bulunuyorduk.

Nihayet o meşhur “Of” ilçesine vardığımızda karanlık iyice çökmüştü. Denizi arkamıza alarak iç taraflara doğru gidiyorduk. Arabanın aydınlattığının dışında, etrafı görmek mümkün olmuyordu. Epey gittikten sonra, kalacağımız köyün yoluna girdik. Fazla geniş olmayan bu yolda yukarılara doğru tırmanıyorduk. Etraf kapkaranlık, bir tarafı yükseldikçe uçurum haline geldiğini tahmin ettiğim yolda habire ilerliyorduk. Buraları iyi bilen yeğenim ikide bir “yaklaştık hala aslında her taraf yemyeşil, hep ot kokar” diyordu. Sonunda konuk olacağımız eve geldiğimiz söylendi. İşin ilginç yanı oradaki sokak lambası bir gün önce bozulmuştu, her taraf kapkaranlıktı ve yine etrafı görmemiz mümkün değildi. Bilmediğimiz yerlerden, patika yollardan eve geldik. Ev sahiplerinin uzun süren bekleyişi sona ermiş, büyük bir misafirperverlikle bizi karşılamışlardı. O kadar yorgunduk ki ne etrafı görmeyi nede bir şey yemeyi istiyorduk. Doğrusu bu yorgunluğu giderip, sabah uyandıktan ve dinlendikten sonra sağlıklı bir şekilde çevreyi görmek istiyordum. Ev sahiplerimiz sağ olsunlar anlayış gösterdiler. Hafif  bir şeyler  yeyip yattık.

Sabah ezanı okunurken çığlık atan çakalların sesi ile uyandım. İlk defa böyle bir şey duyuyordum. O kadar ilginçti ki hayretler içerisindeydim. Ortalık biraz daha aydınlanırken işittiğim kuş sesleri bana dışarıda bambaşka bir âlemin var olduğunu haber veriyordu. Kahvaltı zamanı gelmiş, çocuklar da kalkmışlardı ki seslerini işitiyordum.

Artık benim de kalkma ve nerede olduğumu görme zamanım gelmişti. Elimi yüzümü yıkayıp, üzerimi değiştirdikten sonra bu şansı yeğenime vererek onu mutlu etmek istiyordum. Çünki kendisi gelip gördüğü bu yerleri bizlerin de görmemizi ve burada mutlu olmamızı istiyordu. Ona yanıma gelmesini söyledim. Salonun ortasında gözlerimi kapatarak bana çevreyi göstermesini söyledim. Büyük bir sevinçle kabul etti. Elimden tutarak beni gözlerim kapalı bir halde balkona doğru götürdü. “Gözlerini açabilirsin hala” dedi. Gördüğüm manzara rûya gibiydi ve ben gözlerimi açtığımdan emin değildim.  Etrafımız tamamen dağlarla çevriliydi. Alabildiğince görkemli, muhteşem ve alımlı görünüyorlardı. Bir karış toprağı gözükmeyen, ormanlarla kaplı bu güzellik karşısında insan ne söyleyeceğini bilemez hale geliyor. Adeta sözün bittiği ama hayretin ve ibretin devreye girdiği, bundan ötesi cennet dedirtecek mekânlardaydım.

Ezan okunurken bağrışan çakallar, sabahın seherinden gün batımına kadar öten kuşlar, türlü otlar ve çay kokuları, iki adam boyu mısır tarlaları… Şu anda Karadeniz’in şirin bir beldesindeyim. Denizden hayli yüksekte olmamıza rağmen kaldığım evden başımı kaldırarak zirvelere baka kaldım.

Kahvaltımızı yaptıktan sonra yalancı dünyanın bu cennet köşesini görmenin mutluluğu ve sarhoşluğu içinde balkonda etrafı seyrederken bir karı-koca, komşu yanımıza geldiler. Oraya mahsus bir şive ve eda ile “hoş geldiniz” dediler. Bizim buraya gelişimiz onları çok mutlu etmişti. Öyleki hoş geldiniz, şeref verdiniz dedikten sonra “buraları nasıl buldunuz, beğendiniz mi?” Şeklinde sorular soruyorlardı. Orada gördüğümüz birçok kişi bize hep bu soruyu sordu.

Ev sahiplerimiz burada görmemiz gereken önemli yerlerden olan Sultan Murat Yaylasını, şehitliği, lemon suyunu, Sümela Manastırını ve Uzun Gölü gezmeye götürdü. Yayla oldukça uzaktı. Ondan önce ısınma turu şeklinde olmak üzere evin balkonundan çok yükseklerde gözüken zaman zaman sis ve bulutlar arasında kalan hatta efsaneye konu olan bir yere pikniğe gittik. Orada sanki bulutlarla aynı hizada gibiydik. Gibisi fazla nemini vücumuzda, elbiselerimizde hissediyorduk. Aşağısı yetmiyor gibi buranın halkı yukarılara, yamaçlara ev yaptırıyorlardı. Eskiden kalma bazı evler bile vardır. İnsanlar yayladan inerken bir süre burada kalırlarmış, adeta orta kat gibi.

Yaylaya çıkış ise oldukça uzun sürdü. Yoları da pekiyi değildi. Dağların yamaçlarına açılan toprak zemin kayıverecek diye ürpererek ilerlediğimiz yolda yukarılara çıktıkça envai çeşit, rengârenk çiçekler vardı. Ürkütücü, hayranlık verici, muhteşem bu manzara hep o yüce sanatkârı hatırlatıyor, tarifi imkânsız duygular insanın içini kaplıyordu.

Nihayet dağ yamaçlarındaki yollardan düzlüklerdeki yollara ulaşmıştık. Bitki örtüsü de değişmişti. Pırıl pırıl bir atmosfer, farklı bir hava bana üst kata çıktığımızı söylüyordu. Yol boyunca çeşitli yaylalardan geçtik. İnsanlar obalar kurmuşlar, buralarda oturuyorlar, hayvanlarını bırakmışlar otluyor, bazıları da bizim gibi gezmeye gelmişlerdi.

Anlatıldığına göre, Sultan Murat yaylası 5 köyün ortaklaşa kurduğu merkezi bir yayla imiş. Adını Osmanlı padişahlarından 4. Murat’tan almış. Sultan 4. Murat İran’a sefer yapmak üzere ordusuyla bu yöreden geçmiş ve cuma namazını burada kılmış, namaz kıldığı yer hala muhafaza ediliyor. Orada biraz durduktan sonra Sultan Murat yaylasına 1,5 kilometre mesafede bulunan Şehitler Tepesine gittik. Burada 1916 yılında, Rus işgal kuvvetleriyle yapılan muharebe esnasında şehit düşmüş olan 1 subay, 1 astsubay ve 70 erin mezarları bulunmaktadır. Şehitleri ziyaret ettik, ruhlarına Kur’an okuyup dua ettik. Daha sonra Sultan Murat’ın buz gibi suyunu içince “çok güzel su sanki lemon gibi” dedikten sonra adı Lemon Suyu olarak kalan yere vardık. Yine buralara has manzaraların kucağındaydık.Bulutlardan daha yukarıda idik. Alt kattayken insanlar niçin bu kadar yukarılara çıkar. Yamaçlara ev yapar derken en doğrusunu yaylalarda oturanların yaptığını buraya çıkınca anladım. Hava çok daha temizdi.  Akşama kadar orada kaldık.

Dönüşümüz muhteşem oldu. Bulutların dağların arasında pamuk tarlaları görüntüsü hayranlık vericiydi. O güzelliği seyrederken az sonra o bulut kümelerinin arasına gireceğimizi düşünüyorduk. Gerçekten de öyle oldu gözün gözü göremeyeceği sislerin arasında oldukça heyecanlıydık. Çünkü bir tarafımız uçurumdu ve keskin virajlar oldukça tehlikeli idi, heyelan olabilirdi. Hava da kararmaya başlamıştı. Arabamız çok yavaş ve dikkatle ilerliyordu. Önümüzde rehber araba vardı. Fakat bulutların yoğunluğunda onu görmemiz kesinlikle mümkün değildi. Bir an yanlış yola girmiş olabileceğimizi düşünerek kendi kendime paniğe kapıldım; fakat az ilerde sis biraz daha incelmişti ve rehberimiz bizi bekliyordu. Rahat bir nefes aldım. O gün akşama kadar yayla havasında ciğerlerimiz banyo yapmıştı, güneşi de derimize renk getirmişti.

Trabzon havaları bize gezmek için birkaç gün izin verdi ve havalar çok nadir olmak üzere son derece sıcaktı ve bu bölgeye bir süredir yağmur yağmamıştı. O sıcak havaya rağmen süratli bir şekilde geziyorduk. “Epey gezdik, yorulduk artık oturup dinlenelim” derken bu bölgenin normal halini görmek kısmet oldu. Şu anda etrafımız başı dumanlı dağlarla çevrili ve sis çevremizi kaplamış vaziyette. Artık tabiatın yüzü gülüyor. Çaylar, mısırlar, otlar, parıl parıl parlıyor; kabaklar, salatalıklar, fasulyeler dimdik ayakta. Biz de rahatladık, çünkü beklediğimiz nimete kavuşmuştuk.

Selva  Özelbaş,

Trabzon,2007

PEYGAMBER MESCİDİNDE NAMAZ KILMANIN ÖNEMİ

Medineli Günler-5

 

PEYGAMBER MESCİDİNDE NAMAZ KILMANIN ÖNEMİ

Medine’de namaz vakti yaklaşırken çarşı pazar hayatına perde çekilmeye akabinde de Mescide yöneliş başlar. Bu ülkede kuraldır bu. Beklenen ezan bütün Medine semalarını kaplayıp okunurken en yakınından en uzağına bütün sokaklardan mescide doğru bir insan akını başlar. Ezan huşu içerisinde dinlenir.

Ezanla kamet arasında makul bir süre vardır. Bu süre de çoğu kişinin namaza yetişmesine yardım eder. Sonunda kamet de getirilir. Mescidin içinde görevliler imkân nispetinde insanların çoğunun mescitte namaz kılabilmesi için tedbirler almışlardır. Mescidin içi dolar ve Mescidin dışındaki cemaat yerleri de dolmaya başlar. Bir kamet sesi bir de ayak sesleridir duyduklarımız. İkisi de huşuu destekler. Özellikle dışarıda namaz kılanlar mescide yetişmek için çabalayanları daha iyi gözlemlerler. Bu manzara hakikaten görülmeye değer. Cemaate yetişenler buldukları yerde değil mutlaka en uygun safa durmak için çaba sarf ederler. İmam namaz için tekbir alır. Bu esnada yetişenler namaza durur. Uzun rükûlu ve secdeli namaz huşu içinde kılınmaktadır. Namaza yetişmeye çalışanlarsa hala akın akın gelmeye devam etmektedirler.

Neredeyse imam selam verecek. Mescid’e gelmeler devam etmektedir. Cemaat yetiştiği yerden namaza durur. Önemli olan cemaate yetişmek ve bu mescitte namaz kılmış olmaktır. Sonunda imam namazı bitirmiştir, selam verir. Ve cemaate yetişmek için hala çabalayan insanlar yine gelmeye devam ederler. Mescidin bahçesinde namaza dururlar. Çünkü ameller niyetlere göredir. Ve bu mescitte namaz kılmak çok kıymetlidir. Çünkü Hz peygamber (s.a.)”Mescid-i haram hariç, benim şu mescidimde kılınan bir namaz başka mescitlerde kılınan bin namazdan hayırlıdır” buyurmuştur.

Aslında niyet Peygamber mescidinde namaz kılmak ve fazilete ulaşmaktır.  Selamdan önce bile yetişen namazı cemaatle kılmış sevabını alır. Elbette bu, güzel olandır. Selamdan sonra mescide gelen de namazını bu mescitte kılmanın ecrini alır. Ve bu her vakit tekrarlanır.

Her şeye bir perde çekmeye her halükarda namaz için mescide gelmeye ve bunu günde beş defa tekrar etmeye değmez mi?

 

Selvahoca

SİİRT; BASTIĞIN YERLERİ TOPRAK DİYEREK GEÇME TANI!

BASTIĞIN YERLERİ TOPRAK DİYEREK GEÇME TANI

2008 yılı mayıs ayında Siirt’teyim. Burada bulunma nedenim, irşad için gönderilişim idi. Hayatımda ilk defa gelmek nasip olan Siirt, düzlük üzerine kurulmuş küçük bir il. Fakat ilçeleri dağlar üzerinde. Dağların arasından kıvrılarak bu ilçelere ulaşmak mümkün. Görevimiz icabı ilçelere de gittik.

En uzak ilçesi en yükseğe kurulmuş. İrşad ekibimizle bu ilçeye gitmek için yola çıktık. Dağların arasında, yamaçlarda tırmanan, yer yer bir tarafı uçurum olan yollardan yükseklere doğru yol alıyorduk. Uçsuz bucaksız ovalar, koca koca dağlar ve bu dağların arasında akan dereler, ilk defa gördüğüm bu bölgede bende hayranlık uyandırıyordu. Epeyce bir yol aldıktan sonra arkadaşlar bir yerde durup serinlemek, su ya da ayran içmek istediler; az ilerde uygun bir yerde durduk. Burası hakikaten çok güzeldi. Nar ağaçları çiçek açmış, üzüm salkımları asmalarda kendini gösteriyordu. Köprünün altından akan çayın gürültüsü ve kuş sesleri mekânın güzelliğine güzellik katıyordu. Söylediklerine göre, varmak istediğimiz yerle burası arasında tam bir aylık mevsim farkı varmış. Bir miktar hava aldıktan sonra tekrar yola koyulduk. Çok seyrek de olsa olabilecek tehlikelerden Allah’a sığınarak yolumuza devam ediyor ve habire yükseklere doğru çıkıyorduk. Bir ara “şu anda kaç metre yüksekteyiz” diye şoförümüze sorduğumda karşıdaki yüceleri göstererek “daha oraya çıkacağız” diyordu. Bir taraftan ekibimizdeki hocalarımız her anı kayıt altına almak için çaba sarf ediyorlardı. Bir taraftan da Celaleddin hoca birbirinden güzel ilahi ve kasidelerle ortamın daha da bir anlamlı hale gelmesine katkıda bulunuyordu.

Bir ara yoldaki tabela 2700 m. yi gösteriyordu. Bir taraftan yükseklere tırmanıyor diğer taraftan da seyrettiğimiz dağların yamaçlarındaki mağaralara hayretle bakıyorduk. Nihayet öyle bir noktaya gelmiştik ki, Allah’ın hikmetidir, şöförümüz arabayı kenarda durdurdu ve “teker patladı” dedi. Arabanın tekeri çok ilginç bir noktada  patlamıştı. Kışın ve ondan önce terör nedeniyle dağlardaki askerlerimizi televizyondan seyrederken neler düşünüyordum bilmem ama kesinlikle üzülüyor ve dua ediyordum. Şu anda ise o askerin yanındaydım. Sırtında kilolarca yük taşıyan, elinde aletle mayın tarayan askerlerin hemen yanında idim. Evet evet tekerimiz tamamen Allah’ın hikmeti, dağların tepesindeki asker noktasının yanında patlamıştı. Arabadan indik, hava soğuktu. Yanımıza gelmekte olan askere kendimizi tanıttık ve adını sorduk. Adının Mehmet olduğunu söylediğinde  ben, “bu nasıl bir rüya” diyerek değişik duygular içindeyken ve “keşke çantamda verecek bir şey olsa da verseydim” diye düşünürken elimdeki küçük su şişesi aklıma geldi ve “bunu sana vermek istiyorum ağzı henüz açılmadı” dedim, gülümseyerek, uzattığım su şişesini aldı.

Atıştıran yağmur ve soğuktan dolayı üşümeyelim diye bizi karargâha davet ettiler. Geçekten az öncekinin tam aksi bir soğuk hava vardı, fakat üşümekten öte garip duygular içinde ve merakla içeri girerek komutana kendimizi tekrar tanıttık ve durumu izah ettik. Gösterdikleri yere oturduk. Tarifi imkansız bir heyecanla ve merakla sorulmaması gereken sorular sormaya başladık. Tek kelimeyle havaların soğuk olduğunu öğrendik. Hemen bize çay ikram edildi. Askerimizin elinden içtiğimiz o sıcacık çay hayatımda unutamayacağım lezzette idi. Keşke onlar terör nedeniyle burada olmasalardı da ben o lezzeti hiç tatmasaydım.

Ülkemiz adına ve onları memleketlerinde bekleyen sevenlerini düşünerek onlara bir şey olmaması için dualar ettik.  Anneler gününün ertesinde yaşadığımız bu gün,  Celaleddin hocamıza yavaşça  “aman hocam sakın burada annem ilahisini okumayın” dedim. Çünki bu ilahiyi okuduğu zaman insanın kendini tutması  mümkün olmuyordu. O da “zaten burada o okunmaz şu okunur” diyerek tam yerinde yapacağını yaptı. Ben, ne arkadaşların ne de askerlerin yüzüne bakabiliyordum. Okuduğu, Mehmed Akif Ersoy’un İstiklal marşından “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı, Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. Sen şehid oğlusun incitme yazıktır atanı. Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı…”İstiklal Marşımıza ait kıtayı kaside şeklinde okumaya başladı ve ben askerlere gözükmesini istemediğim gözyaşları içinde onu dinliyordum.

Nihayet şoförümüz tekeri takmış ve ayrılık vakti gelmişti. Çok duygusal anlar yaşadığımız bu yerden hayatımızdaki en içten dualarımızı ederek askerlerimize veda ettik. Çünki ilerde bizi de görevimiz bekliyordu.

 

Selva  Özelbaş  – 12.05.2008-Siirt