CAMİ-NAMAZ VE DİRİLİŞİMİZ

CAMİ-NAMAZ VE DİRİLİŞİMİZ

Ekim ayında kutladığımız haftalardan biri de, camiler ve din görevliler haftasıdır. Önemli bir hafta aslında çünkü camiler müslüman toplumların vaz geçilmez değerlerindendir. Din görevlileri de dini öğreten anlatan gönüllülerdir. Bu sene bu haftanın konusu  “Cami ve Namazla Arınma” olarak belirlenmiş.
Camiler kapalı alan haline gelmiş olsalarda bütün yeryüzü Allah’ındır ve Hz. Peygamber’in ifadesi ile mescittir.Bu anlamda mescit, dünya yaratılalı mevcuttur. Camilerinpek çok işlevinin yanında en önemlisi, namaz ibadetinin icra edildiği mekân olmalarıdır. Camiler, müslümanların rablerineibadet ettikleri mabetleridir.
Minarelerinden yükselen ses Allah’ın büyüklüğünü, birliğini günde beş defa hatırlatarak camiye ve secdeye davet eder. Bu davet,insanları namazla birlikte gelen felaha da davettir.
Müslümanlar camide hep birlikte düzenli saflar halinde aynı yöne yönelirler, ellerini bir olanın önünde saygıyla bağlayarak bir imamın arkasında secdenin sahibine ibadet ederler. Hep birlikte Rabb’in huzurunda kıyam ederler. Başlar Rabb’in huzurunda eğilir, alınlar sadece Rabb’e secde eder.
Namazla birlikte büyük manalar vardır. İbadet O’na mahsustur, hamd O’na mahsustur, sadece O’na kul olunur. Sadece O tesbih edilir. Ve sadece O’ndan istenir, O’na dua edilir. İnsan yapısı gereği günde beş defa bunu tekrara muhtaç tır. Çünkü o, unutan, nankörlük eden, gafil, kibirli bir mahlûktur.
Camiler sadece namaz kılmak için değildir ama tek başına namaz bile, verdiği mesajla insanlığı diriltmeye kâfidir. Namaz sayesinde müslümanlar bu mekânlarda toplanıp bir araya gelirler, görüşüp tanışır, muhabbet ederler. Hal hatır sorarlar aralarında kardeşlik oluşur, bağlar kuvvetlenir. Namaz sayesinde insanın başı dik,fikri ve vicdanı hür olur.
İşte bu yüzden din düşmanları ezan, cami, cemaat ve namazla mücadele etmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.)zamanında münafıklar Kubâ mescidine rakip bir mescit yaptırarak müslüman cemâati bölmek, kendi emellerine ulaşmak, fitne çıkararak onları birbirine düşürmek istemişlerdir..Münafıklar camilere ve müslümanlar arasına gelerek namaz dahi kılar gözükmüşler; maksatları müslümanlar arasına nifak tohumlarını atmak olmuştur.
Günümüzde ve yakın tarihimizde camiye ve bütün müslümanların mukaddes değerlerine yapılan en büyük darbe ezanın Türkçeleştirilmesi olmuştur. Bu yanlıştan dönülmüşse de milletimiz bu saldırıları asla unutmamıştır. Unutmamak ve unutturmamak gerekir. İnsanımız bu meseleye ezanın susturulması olarak bakmıştır.
Bir de,“kadının ibadet yeri yatak odasıdır, -camiye gitmek için dahi olsa sokağa çıkıp- fitneye sebep olmamalıdır” sözü, sadece kadınları camiden uzaklaştırmamış onların yetiştirecekleri nesillere olumsuz etki etmiştir. Bu günkü fitnenin sebebi camileri dolduran kadınlar mı yoksa camilerden uzak yetişen hayatlar mı? Çünkü camiler dinin öğrenilmesinde de kullanılabilecek huzur veren mekânlardır.
Camiler ve din görevliler haftası toplumumuzun dirilişine vesile olmalıdır.  Toplum tarafından daha çok duyulup fark edilmelidir. Bu değerlerin ifade ettiği mana karşı tarafça çok daha iyi farkedilmiştir. O yüzden çoğunluğu müslüman olan bu ülkede insanımızı camiye, namaza, hocaya yaklaştırmamak için elinden gelen gayreti gösteren zihniyetler türemiştir. Yılarca namaz kılanlar örümcek kafalı ve yobaz olaraknitelendirilmişler, karikatürlerle hicvedilmişler. Örtüleriyle alay edilmiş ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmüşler, Kur’an okumaları yasaklanmış, kitaplar toplatılmış; bir devir içindekilerle beraber heba olmuştur. Yangından kurtarılabilenler küllerinden yeniden doğma mücadelesi vermişlerdir.
Tahribat o kadar büyük ki toplumda tâmirâtı zaman alıyor. Ve hâlâ bu gün camiler namaz vakitlerinde dolup taşamıyor. Geçenlerde bir parkta oturup ezanı bekliyordum. Banklarda oturanlar ezanla birlikte camiye koşmak yerine kendi gaflet çukurlarında boğulmaya razı bir şekilde orada oturmaya devam ettiler. Namazdan sonra imam efendi bir iki kişiye âyet ve hadisler okuyarak nasihat etti. Ve zihin tahribatı o halde ki, şu memlekette cami yaptırmak kavgalara neden ve bir iddialaşma vesilesi haline gelmiş.
Canı yürekten tekrar etmek istiyorum; camiler ve din görevliler haftası toplumumuzun dirilişine vesile olmalıdır.  Çünkü camiler namaza davet eder, namaz da dirilişe ve kurtuluşa vesiledir.  Kur’an bu hususu açıkça beyan ediyor; “Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.“(Ankebut/45)
Peygamber efendimiz de namazın önemini ifade etmiş ve  -“Ne dersiniz, birinizin kapısının önünde bir nehir olsa da, o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, kirinden bir şey kalır mı?
“-Beş vakit namaz işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder” buyurmuştur.
Cami ezanları günde beş vakit hiç kimseden ümit kesmeksizin davetini tekrarlıyor. Geriye, bin bir mücadeleyle yaptırılan camileri anlamlı bir şekilde doldurmak, oradan da bu anlamları kavrayarak topluma dönmek gerekiyor. Camilerin ve oralardan topluma dalga dalga yayılan namazın ferdi ve toplumu arındıracağı çok açık. Rabbim bu gerçeği anlamayı hepimize nasip etsin!
Allah hepimizi namazını hakkıyla eda edenlerden eylesin! Amin!

GERÇEK KURBAN ve GERÇEK ŞEYTAN

GERÇEK KURBAN ve GERÇEK ŞEYTAN

“Kendimi çok kötü hissettim.”
Bu söz Macaristan sınırında, gazeteci bir kadının çelmesi ile kucağındaki çocuk ve üzerindeki yüküyle beraber yere kapaklanan bir mültecinin sözü idi.
Aslında sadece o değil hepimiz kendimizi çok kötü hissettik. Kötü hissetmek ne kelime büyük bir utanç duyduk. Öyle kötü hissettik ki insanlığımızdan utandık. O filmi her gördüğümüzde ve her düşüşte insanlığın ne kadar alçaldığını anladık. Aslında düşen o değildi, düşen acziyetinden yukarı kalkamayan başımızdı. Her düşüşte acıyan aslında bizim yüreğimizdi, yerle bir olan insanlık gururumuzdu.
Yeryüzü geniştir ve Allah’ındır. Buna rağmen zalimler masum insanlara hiçbir şeyi layık görmezler. Allah’ın yarattığı koskoca dünyada nefes almayı bile layık görmezler. Sadece canını alıp kaçan zavallı ve mülteci olmak zorunda kalan, kucaklarında minik yavrularıyla ana-babalar ya da ana-babasını yitirmiş kimsesiz evlatlar acılar içinde ülkelerindeki zulüm nedeniyle kaçar ve ulaşabildikleri sınırları zorlarlar. Bir kısmınınsa denizin ortasında ölüm korkusu iliklerini sararken sağ olarak karaya ulaşabilmeleri büyük bir şanstır. Ama indikleri yerde de onları yine başka bir zalim karşılar. Hem de ne karşılama, tekme, tokat. Kıyıya vuranlar ise petrol atıklarından ölen balık ölüleri değil, insan cesetleridir.
Ne yazıktır ki, insan dünyaya gelmeyi kendisi seçmez ama geldikten sonra da orada kalma mücadelesi verir. Çünkü yaşama hakkı en temel haktır. Yaratanın verdiği bu hakkı korumak hukukun, adaletin görevidir. Eğer bunlar oluyorsa bu dünyada adalet yoktur. Adalet yok demek zulüm var demektir. Yüce Rabbimiz ise zulmedenler için şöyle buyuruyor; “İyi biliniz ki Allah’ın lâneti zalimler üzerinedir.” (Hud Suresi /18)
İnsanın vatanı ayaklarının altından kaymaya görsün, canını kurtardığı yerde kimse ona haysiyetli bir davranış göstermez.  İşte vatan bu yüzden çok önemlidir. Her şeyden önce insana haysiyet bahşeder, onur verir. İnsan, vatanında çöp de toplasa, lağım da temizlese kendi toprağıdır, bunlar ona ağır gelmez, gelmemelidir de..Kendi kapısının önünü süpürmek, evinin işlerini yapmak ne kadar doğalsa kendi ülkesinin hamalı, işçisi, çiftçisi olmak da o kadar doğaldır.
Kendi vatanında külfet gibi gözüken, bıktırıcı meşakkatler gibi gelen her şey aslında bir nimetin bedelidir. Vatanı olma nimeti en büyük nimettir. Başka ülkelerde çalışan insanlar arkalarında vatanları varsa huzur içinde yaşarlar. Arkalarında bir ülkeleri olduğu için kendilerini itibarlı görürler. Fakat o ülkeye ilticaya niyet ettikleri an hiç kimse onlara insan olarak bakmaz ve değer vermez. Bu davranış şekli elbette vahşi, acımasız batının hasletidir. O öyle bir haslettir ki,  insaf ve merhametin sıfırın altında olduğu bir sistemden beslenir. Onu tarife hacet yoktur aslında… O sistemde insan hakları, çocuk hakları, kadın hakları hikâyeleri güçlü olanlarındır.
Vatan bu kadar aziz olduğu halde; zulüm insana vatanını dar ettiğinde o yerden hicret kaçınılmaz olur. Tıpkı Hz. Peygamber ve ashabının kaçarcasına Mekke’yi terk edişleri gibi.. Hz. Peygamber, “Ey Mekke ve ey Kâbe eğer halkım beni çıkarmamış olsaydı seni asla terk etmezdim”, demiştir. Değilse insan vatanını bırakıp bilmediği ve de üstelik istenmediği yere gider ve orada kalır mı? İnsan sadece vatanında özgür ve vatanında onurludur. Görülüyor ki vatan kaybı kayıpların en büyüğüdür. Bu nedenle vatan sevgisi imanın gücüne bağlanır. Bu yüzden vatanını korumak için düşmanla çarpışmak ve ucunda ölüm de olsa göze almak gerekir. Bu yüzden şehitlik yüce bir mertebedir.
Ne hazindir ki, Allah’ın yarattığı O’na ait ve de geniş olan bu dünyada insan insanı istemez. Daralmış gönüllere hiçbir şey sığdırmak mümkün değildir. Habil ve Kabil kardeşler de kendilerinden başka kimsenin olmadığı koskoca dünyaya sığamamışlardı. Kalp sıkışması Kabil’i rahat bırakmadı.  Fakat biz biliyoruz ki, gönlü geniş insanlar da bir zamanlar bu dünyada yaşadılar. Mekke’den göç eden insanlara kucak açtılar; evlerini, işlerini, paralarını paylaştılar. Onlar “Ensar” adını almışlardı. Ensar, “yardım edenler, yardımcılar” demektir.

Herkesi seven, herkese yardım edenlerin sıfatıdır, “Ensar.”
O döneme ait bir örnek verecek olursak, Enes (r.a) anlatır:
“Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’yi teşrif ettiğinde, Ensar ile muhacirleri kardeş yaptı. Bir zaman sonra muhacirler Hz. Peygamber’e (s.a.v) gelerek,
‘Yâ Rasûlallah! Biz bu Ensar gibi fazla malından bolca dağıtan, az malını da eşitçe paylaşan bir topluluk görmedik. Bizi hiçbir yükün altına sokmuyorlar, elde ettikleri meyve ve geliri ise bizimle ortak paylaşıyorlar. Bu durumda bütün sevabı onların alıp bize bir şey kalmamasından korkuyoruz’ dediler.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v), ‘Hayır, korkmayın. Siz onlara hayır dua ve güzelce teşekkür ettiğiniz sürece siz de sevap alırsınız.’ buyurdu. ” (Tirmizî, Kıyamet, 44; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/200.)
Hz. Peygamber (s.a.v.),“Mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onunla Allah arasında bir perde yoktur. (Duası hemen Allah’a ulaşır, kabul edilir.)”, buyururken bu zorlu sınavda “Ensar” olabilenler masumların ve mazlumların dualarını hak ederler fakat bu zulme seyirci olanlar nasıl bir bedduanın muhatabı olduklarını düşünmek zorundalar.
Acaba bu ümmet hac günlerinde, bir taraftan şeytan taşlarken gerçek şeytanları bir türlü taşlayamadıklarının farkına varabilecek mi? Yine bu ümmet bir taraftan kurbanlar boğazlanırken; mazlumların hayatının nasıl tehlikede olduğunu, canlarının nasıl telef olduğunu; cehaletin, hırsın, küresel entrikaların kurbanı olduklarının farkına varacaklar mı?
Asrın kurbanları mülteciler mi? Asrın şeytanları kim?

RAMAZANDAN BİZE KALANLAR

RAMAZANDAN BİZE KALANLAR

Ramazan ayı bize neler bıraktı, neleri tekrar ettirdi, neleri yeniden hatırlattı?

Her zaman olduğu gibi yine rahmetiyle, mağfiretiyle geldi ramazan Müslümanların hayatına…Oruç tutanlar onunla yedi, içti, onunla uyudu, uyandı. Nasıl hareket etmek gerektiğine o karar verdi. İnananlar onun ritmine ayak uydurdular. İbadet ve iyilikte yarıştılar. Adeta bu ayda zamanla yarış vardı. Çünkü ramazan belirli bir zaman dilimi idi ve her sene olduğu gibi gelip gidecekti. Ona uyum sağlamayanı bırakır giderdi.

Bu yüzden,ramazan ayı gelince Müslümanlar onafazlasıyla özen gösterirler, misafir gibi karşılarlar. Hoşnut kılmayı ve incitmemeyi isterler. Onun orucu aç kalmak değildir, o yüzden hasta dahi olsalar kendilerine verilen yeme ruhsatını kullanmak onlara zor gelir. Bunu yaparken de gizli yapmaya özen gösterirler. Bu davranış,ramazan ayına saygıdan ve hayâdan kaynaklanmaktadır.

Bu nedenle ramazan ayı mü’mine hayâlı olmayı öğretir diyebiliriz. Önce rabbinden hayâ eder kul. Ona karşı gelmek gibi görür hasta dahi olsa oruç tutmamayı.  Çünkü küçüklüğünden beri ramazanla gelen oruç onu öyle terbiye etmiştir. Sonra da insanlardan utanır ve alenen herkesin oruçlu olduğu ortamlarda bir şey yemeye çekinir.

Ramazan ayında mü’minlerparalarını, sofralarını ve güler yüzlerini paylaşırlar.  Bu ramazan da öyle yaptılar. İftardan sahura, sofradan sofraya koşuşturdular. Yedirdiler hatta beraber yediler, ekmeklerini sularını paylaştılar. Sofralarda herkes vardı; mahalle komşuları, akrabalar, eski dostlar, muhacirler, amir, memur hepsi bir araya geldiler bu vesileyle. Çok teferruatlı yemekler yemediler aslında, çünkü bir hurma, bir tas çorba, bir bardak ayran, bir dilim ekmekle de iftar verilebileceğini Hz. Peygamberin sünnetinden öğrenmişlerdi.
Bu ay, müminin kesesinin ağzını açtığı ay oldu. Adeta yeryüzünde Allah’ın halifesi –insan- iş başındaydı. Etrafına bakınıyor; “nerede ihtiyaç sahibi olanlar, nerede benim dertli kardeşlerim, kimin neye ihtiyacı var!”, diyordu. Hatta dünyanın başka yerindeki Müslüman kardeşini dahi düşünüyor onun sofrasına da ulaşmaya çalışıyordu. Çünkü biliyordu ki, bu ayda verilen sadakalar, yapılan iyilikler başka aylarda yapılan farzlar kadar kıymetliydi. Mü’min kardeşi açken kendisi tok yatan biri olmak istemiyordu.

Oruç tutan Müslüman bu ay başkalarını kendisinden daha fazla düşündü. Bu ay mü’minin cömertliği kardeşliğizirvede yaşadığı bir ay oldu. Çünkü biliyordu ki bu ayın sonunda bir bayram vardı ve bu bayramı alnı ak ve başı dik, görevlerini ifa etmiş olmanın sevinci ile ve tüm müminlerleberaber kutlamak istiyordu.

Mü’min ramazanın rahmet yağmurlarında ıslanmak hatta sırılsıklam olmak için gayret etti, her fırsatı değerlendirdi, mukabeleden mukabeleye koştu, ”Kur’an’ı anlamadan bu nasıl okuyuş ” diyenlere inat anlıyormuşçasına rabbinin kelamını zevkle okudu ve dinledi. Çünkü o Kur’an’a kalp gözüyle bakıyor, yüreğiyle dinliyordu. Sonunda sayısız Kur’an hatimleri ve duaları dünya semasında yankılandı, rahmet bulutlarına karıştı.
Ramazanın sahurunu ve iftarını zevk haline getirmeyi bildi. Bahçelerde, sahillerde, kırlarda, parklarda iftar ve sahurlarına renk kattı. Sadece yeyip içmedi bol sohbetli sofralardan bol secdeli teravihlere koştu, ardından teheccüt ve tesbih namazları kıldı.   Bu arada sokaklarda rastladığı oruç tutmayanları kaale bile almadı. Belki hastadır, ‘rabbim ona şifa ver!’, diye dua etti.
Hâsılı kelam, ramazan ayı bize saygı duymayı öğretti;  hem kendisine hem oruç tutanlara saygı duymayı.  Gerçekte bu ay saygınlığı olan bir aydır. Kur’an’ın inişinin, insanlığı aydınlatışının yıl dönümü. Dolayısıyla bu ay bize Kur’an’ın yolundan sapmamak gerektiğini tekrar hatırlattı. Bu nedenle ebeveynler çocuklarına küçük yaşta oruç tutma alışkanlığı edindirmeliler.  Bu alışkanlığın yanında aşikâre meydanlarda yeyip içerek ramazan ayına ve oruç tutanlara saygısızlık etmemeleri gerektiğini de öğretmeliler…

Ramazan ayı inananlara, maddi -manevi paylaşım ve iyilik etmenin önemini tekrar hatırlatarak bu hasletinkalplere ve zihinlere iyice yerleşmesini sağladı. Müslümana bu yeryüzündeki asli vazifelerini hatırlattı. Diğerkâm ve îsar sahibi olmanın, empati kurmanın pratiklerini tekrar yaşattı. Her şeyden önce insana iradesine sahip sabırlı, dayanıklı bir kişiliğe sahip olmanın önemini hatırlattı.

Mü’minin, bu dünyanın oyalamalarına karşı uyanık olması ve bol ibadet etmesi gerektiğini, ömrün işte bu ramazan gibi geçip gitmekte olduğunu tekrar hatırlattı.

Şimdi ise bayram…  Daha pek çok nasihatle yanımızdan rüzgâr gibi geçen ramazandan acaba elimizde ne kaldı, ona iyi bakmak ve sıkıca tutmak gerekir. Bize tekrar güzel nasihatler edip hayra yönlendiren nice ramazanlarla karşılaşmak dileğiyle hayırlı bayramlar!
Elveda ey güzel öğretmen, ramazan!
Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

KULUN İBADETLE TERBİYESİ

KULUN İBADETLE TERBİYESİ

Allah âlemlerin Rabbidir. Rab, varlığı terbiye eden, yönlendiren, belli bir olgunluğa, kemâle sürükleyen,yöneten, bütün âlem üzerinde tasarruf eden, varlıkların varlığını meydana getirenanlamındadır. Ve âlemler O’nun yaratması, takdiri ve terbiyesinden geçmektedir.
Karbonun dünyanın en serten değerli ve de özellikleri bakımından en ilginç maddesiolan elmas haline gelmesi ancak O yüce Rabb’in terbiyesinin eseridir. Kâinattakibu ve benzeri tüm varlıklar O’nuneşsiz kuvvet ve kudretinin tasarrufuyla oluşmuştur.

İnsan da canlılar arasında varoluş sebebi açısından en önemli, yaratılış bakımından en kıymetli ve en güzel şekilde yaratılmış, kâinatın gözde varlığıdır. Tıpkı elmas gibi maddesi sert bir varlıktır. Dolayısıyla da işlenmesi yani terbiye edilmesi, yönlendirilmesi zordur. Bu nedenle insanoğlu anne karnından itibaren eğitilmeli, terbiye edilmelidir ki yaratılış gayesine uygun işler yapsın, görevlerini yerine getirsin. Bu nedenle insanın terbiyesi, eğitimi beşikten mezara kadar devam eder.

Dünyameşakkat ve sıkıntılarla doludur. İnsan bu sıkıntılardan kurtulmak için mücadele eder. Kul her zorluğa karşı dua ve ibadetlerle Rabbinden güç alır. Allah, çaba gösteren ve dua eden kulun yanındadır. Allah’ın farz kıldığı ibadetler de Müslüman için kılavuz gibidir. Özellikle namaz bu konuda belki de en başta gelir. Kur’an’da “Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor”(Ankebut/45),  buyurulmaktadır. Beş vakit namazı şartlarına ve adabına uyarak tam bir huşu ile eda etmeye devam etmek, insanı her türlü kötü ve hoş olmayan işlerden, haramlara düşmekten korur ve onu yapmakta olduğu çirkinliklerden uzaklaşmaya sevk eder. Çünkü namazda Allah’ı zikir ve dua vardır. Aynı zamanda namaz kişiyi samimi ve dürüst olmaya yönlendirir; her gün namazla Allah’ın huzuruna çıkan kul O’nun istemediği şeyleri yapmak konusunda korku duymaya başlar. Bu korku namazını ihlasla kılmaya ve itaat etmeye yani ilahi emir ve yasaklara uymaya götürür, hatta mecbur eder.
Allah’ın, kullarından zorunlu olarak yapmalarını istediği namazın terbiyevi yönü saymakla tükenmez. Bu yüzden namaza tembellik gösteren kişinin kendini zorlayarak bu ibadete alıştırması gerekir. Adeta inat eden nefsinin boynuna zincir takarak sürüklüyormuşçasına bir muamele ile bu inadı ve tembelliği kırması gerekir. Çünkü Kur’an’da Allah (c.c.) “Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. ” (Taha/132), buyurarak devam hususunda sebat edilmesini istemektedir. Devamı istenen bir ibadetin edasının katiliği asla tartışılamaz.
İbadetler,Rabbin kullarını terbiye metodudur. Bu terbiyeye gelmek her kulun vazifesidir. Kul böylece haddini bilir, safını, tavrını belirler. İbadet eden bir Müslüman olabilmek kişinin zorla da olsa nefsine uygulayacağı tazyikle mümkündür. Allah’ın, ibadetleri kesin bir şekilde emretmesiböyle bir zorlama ve icbardır. Müslümanın belli bir andan itibaren mükellef olması da böyle bir zorlamadır.  Mesela ramazan ayı geldiğinde Müslüman belirli durumlardaki ruhsatlar hariç kesinlikle oruç tutacaktır. İnsanın yemeğe içmeye, şehvete düşkünlüğünün terbiye metodu oruçtur. Rabbi kulunun bu yönlerinin bu şekilde terbiye olabileceğini en iyi bilen olması hasebiyle ondan oruç tutmasını ve bu ibadetle irade eğitimini gerçekleştirmesini istemektedir. Aksi takdirde emre itaatsizlik söz konusudur ve bunun karşılığını da Cenab-ı Hak takdir edecektir.
Mallardan infak ve zekât da kişiyi eğiten ibadetlerdir. Kişi böylece, malın sadece kendisine ait olmadığını ve fakirlerin de gözetilmesi gerektiğini; parayı bloke edip durağanlaştırmamak gerektiğini;vermenin zorluğunu yenerek güzelliğini yaşamak gerektiğini öğrenmektedir. Kur’an’da Rabbimiz insanın mal sevgisinin çok şiddetli(Adiyat/8)  olduğunu ifade etmektedir. Ve ayrıca Isra suresi yüzüncü ayet de insanın çok cimri olduğunu söyler. Tabiatıylamala aşırı düşkünlük insanın elindekileri başkaları ile paylaşmasını zorlaştırmaktadır.
Cimri ve mala düşkün insanın bu katı yönüancak ibadetin terbiyesi ile yola gelebilir. Bu konudaki kesin kurallar kişinin maddi varlığını ne zaman ve kimlerle paylaşacaksa hepsini ortaya koymaktadır. Verene de haksızlık etmeden en adil biçimde maddi varlığın paylaşılması çok önemlidir. İmkânları yerinde olanlar hem de en yakınlarından başlayarak paylaşımda bulunmalıdırlar. Maddiyat kadar insanın gözünü bürüyen hiçbir şey yoktur. Peygamberimizin Âdemoğlu için iki vadi dolusu malı olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi,hadisi bu konuyu güzel ifade etmektedir.

Kur’an ve hadisi şerifler hep paylaşmayı ve vermeyi tavsiye etmektedir. İnsan cimrilik huyunu ancak vererek terbiye edebilir aksi takdirde bu mümkün değildir. Böylece Müslüman hem başkalarını sevindirmenin hazzını tadar hem de nasıl olsa terkedip gideceği mal ve mülkün gerçek sahibinin kendisi olmadığını anlar.

Eğitimi zor, egosu yüksek insanın ibadetlerle eğitimi kendi türü tarafından eğitilmesinden daha naif ve daha kolaydır. Bu sebeple insanlar başkalarının zoruyla değil de kendilerini ikna ederek ve kendi kendilerini zorlayarak ibadetlerine mutlaka devam etmelidirler.  Farz ibadetler Allah’ın kesin emirleridir. Hakkıyla yerine getiren onun yönlendirmesine girer dünya ve ahireti için kazananlardan olur. İbadetleri hafife alıp ihmal etmek kulun zararınadır, hesabı Allah’a kalır.

Akıllı insan daha fazla beklemeden zamanı ve hayatı düşünerek hiç kimsenin değil, sırf Allah’ın emri olan ibadetlerin terbiyesine bir an önce giren insandır.
Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

RAHMET GÜNLERİ

RAHMET GÜNLER

Cenab-ı Hak insanı zaman zaman değil her zaman dener. Çünkü insan bu dünyada sürekli imtihandadır. İmtihan soruları insanın karşısına uygulamalı kulluk vazifeleri şeklinde çıkmaktadır. Kur’an’da da ifade edildiği gibi insan kulluk etsin diye yaratılmıştır. Sonsuz ve eşsiz güzellikteki nimetler ahirette insan için rabbi tarafındanhazırlanmıştır. O nimetlere kavuşabilmek emek ister, sabırla mücadele ister, ibadet dolu bir hayat ister.

İmtihan hep iyi gitmez; kişi yanlışlar yapar. Bu yanlışların bir kısmı Allah’akarşı bir kısmı kendisine karşı bir kısmı topluma karşı, tabiata karşı, hayvanlara vs. Bu esnada insanoğlu Allah’ın sabrını da unutur. Yanlışlarıyla mutlu olmanın yollarına bakar. Davranışlarının hep doğru olduğunu zanneder.

Bir gün gelir hatalarının sonucunu bu dünyada görmeye başlar.Eğer başkalarını suçlamak yerineöz eleştiri yapar, “benim de hatam olabilir” derse imtihan kendi lehine döner, notlarını yükseltir. Önemli olan kişinin kendini tanımasıdır. Peygamberimizin “Nefsini bilen, Rabbini bilir.”Sözlerinde olduğu gibi doğru yolu bulabilir.

Talibi ’ye ait olduğu söylenen çok güzel bir söz var, der ki;
“Çeşm-i insaf gibi kâmile mizan olmaz
Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz.”

İşte bu ramazan günleri başından sonuna kadar kula noksanını bilme ve hatadan dönme fırsatı veren rahmet günleridir.. Hatasız kul olmaz, kul da İstiğfarsız.İstiğfardan önceki aşama, hata yapmış olabileceğini kabul etmektir. Sonraki aşama hatalarını farkedebilmektir. Ölçü Kur’an ve sünnet olduğu takdirde hatayı-sevabı fark edebilmek, görmek mümkündür. Eğer ölçü nefis olursa hatayı anlama konusunda hiçbir uzuv görevini yerine getiremeyecek yani göz kör, kulak sağır, kalp de hissiz olacaktır.
Hatadan dönme fırsatı veren ramazan ayının rahmet günlerine kadar önemli ise bu fırsatı değerlendirmemek de o kadar gaflettir. Hz Peygamber (s.a.v.)’in “Ramazan’a eriştiği halde, günahlarından bağışlanmayıp cehenneme girene yazıklar olsun!” hadisi buna işaret eder. Ramazanın rahmet yağmurları, farkına varılan ve tevbe edilen hataları yıkayacak yağmurlardır.

Acaba orucun açlık ve susuzluğuna, nefsin isteklerine sabretmenin karşılığında gelecek olan rahmet ne olabilir! Fakirlerle yiyeceğini paylaşmanın sonunda rabbin hoşnutluğu, fakirin duaları, kalbi kırıkinsanları ziyaret ederekgönüllerini almak, teravih namazını hem de cemaatle kılmak, her türlü iyiliği fırsat bilerek ihtiyacı olanlara koşmak, darda kalanlara, dul, yetim ve öksüzlere ana-baba, kardeş olabilmek, komşuluğu güzel yapabilmek, bilmeyene öğretmek, yolda gidene rehber olabilmek, birinin ağır gelen yükünü kaldırmak, v.s. tüm salih ameller Rabbin zamana özel rahmetini celbedecek amellerdir. Özellikle bu ayda yapılan salih ameller daha kıymetlidir; çünkü bu ayda yapılan iyilikler başka aylarda yapılanlardan kat kat fazlasıyla değerlidir.

Özetle, kul öncelikle kendini tanır sonra hatalarını farkederve bunlara tevbe ederyeni sayfalar açıp güzel amellerle doldurabilirse  temiz bir dünya hayatına sahip olabilir.

Hz. Peygamber, “Kim, iman ederek ve mükâfatını sadece ALLAH Teâlâ’dan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları mağfiret olunur.”(Buhari, İman: 28)buyurur. İşte kul için en büyük rahmet günahlarının bağışlanmasıdır.
Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

MÜBAREK RAMAZAN

MÜBAREK RAMAZAN

Ramazan ayı on bir ayın sultanıdır. Onun bu kutsiyet ve fazileti Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerdeziyadesiyle belirtilmiştir. Allah (c.c.), Bakara suresinde“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır…” buyurur. (Bakara/185)Ardından da bu ayda oruç tutmak gerektiğini beyan eder.

Sevgili Peygamberimiz de bir şaban ayının son günlerinde mescitte ashabına yaptığı hitabında ramazan ayının anlamından, özelliklerinden, faziletinden bahsediyor ve ramazan ayında itina ile yaşamanın ümmetine neler kazandıracağını anlatıyor. Allah (c.c.) Rasulü (a.s.) bu konuşmasında;“ -Ey insanlar! Yüce ve mübarek bir ayın gölgesi üzerimize gelmektedir” diyerek insanları bu aya hazırlıyor. Devamında da o ayın içindeki kadir gecesini işaret ederek,“o ayda öyle bir gece vardır ki bin aydan daha hayırlıdır”,veciz ifadesi ile kadir gecesinin kıymetini anlamamıza yardımcı oluyor. Anladığımız odur ki, Kur’an ve indiği gece olan kadir gecesihem ömre ömür katan yani ömrü bereketlikılan  hem de geçmişten kıyamete bütün insanlığı aydınlatacak olan son kitaptır.

Hz. Peygamber (a.s.) bu konuşmasında Kur’an’da orucun farz kılındığını beyan eden ayeti te’yid etmiş ve “Allah o ayın orucunu farz kıldı”, şeklinde ifade etmiştir.Hz. Peygamber ramazan ayının gecelerinde bir de nafile namaz ibadeti olduğunu söylemiş ve bu nafile ibadeti yaparak ramazan gecelerini de namazla ihya etmemizi istemiştir. Bu namaz bildiğimiz teravih namazıdır. Tek başına kılındığı gibi en güzeli cemaatle kılmaktır ki, böylece Mü’minlercamilerde, mescitlerde bir araya gelerekrahmeti toplum üzerine celb ederler. Camilerde toplu olarak kılınan namazlar yeni yetişen nesle çok önemli mesajlar verir.

Hz. Peygamber bu konuşmasında ashabına ramazan ayı ile diğer ayları kıyaslayarak “O ayda bir hayır işleyen kimse diğer aylarda bir farz işlemiş gibi olur.O ayda bir farz işleyen ise diğer aylarda yetmiş farz işlemiş gibi sevap alır”, buyuruyor. Bu iki zaman dilimi arasındaki farkı anlamak ramazan ayını daha iyi değerlendirmeye yarayacaktır. Ramazanla birlikte farklı bir atmosfere girilmekte, ibadet ve itaatler bakımından farklı bir iklime kavuşulmaktadır ki bu da inananlar için af ve mağfirete, rahmete vesile olacaktır. Ramazanda kendisini iyilik ve hayırlara adayan insan bu alışkanlıkla bayramdan sonra da bu güzelliklere devam edecek, peygamberinden aldığı müjdenin mükâfatını sonunda rabbinden alacaktır.

Peygamber efendimiz ramazan ayının kıymetini takdir ederek hayırlar elde etmenin kolay olamayabileceğini, nefislere ağır gelebileceğini bu yüzden sabırla mücadele etmenin gerekliliğini ifade etmiş ve konuşmasında “O, sabır ayıdır. Sabrın karşılığı ise cennettir”, demiş,hakkı ve sabrı tavsiye etmiştir.  Sabır zordur ama elde edildiğinde aşılamayacak şey yoktur. Bütün güzellikler sabrın sonunda elde edilir. Her külfetin sonunda bir nimet vardır. Kuranda da buyurulduğu gibi zerre kadar iyilik ve hayır mutlaka karşılık bulacaktır.

Ramazan ayı ibadetlerin ve gündelik hayatın birlikte ve paylaşılarak yaşanması tavsiye edilen bir aydır. Unuttuklarımızı hatırlatan, uzak olduklarımıza yaklaştıran bir üslubu hayatımıza sunmaktadır. Peygamberimiz(a.s.), “Oyardımlaşma ayıdır.  O ayda müminin rızkı bollaşır.  O ayda kim bir oruçluyu iftar ettirirse, günahlarının bağışlanmasına ve cehennemden kurtulmasına sebep olur. Aynı zamanda oruçlunun sevabı kadar sevap verilir. Oruçlunun sevabından da hiç bir şey eksilmez”, buyurur.  Ashab ise iftar ettirme konusuna açıklık getirecek bir soruyu Rasûlullah’a tevdi ederler ve;
“- Yâ Rasûlallah! Hepimiz oruçluyu iftar ettirecek bir şey bulamıyoruz” deyince Rasûlullah (a.s.):
“- Allah bu sevabı, oruçluyu kuru bir hurma ile veya bir yudum su ile ya da bir yudum süt ile iftar ettirene de verir”, buyurarak onları rahatlatır. Anlaşılıyor ki, herkes bir oruçluya iftar ettirebilir ve iftar ettirebilmek için israfa ve zorlanmaya gerek yoktur.
Rasûlullah(a.s.),  konuşmasında başka müjdeler de verir ve “O öyle bir aydır ki evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennem ateşinden kurtuluştur” diyerek ramazan ayını tümüyle kuşatan bu rahmetten istifade etmeyi tavsiye eder.
Bu ayın ibadet ve diğer amellerde yoğunlaşmak olduğunu; rahmet ve şefkatle kalpleri onarmak gerektiğini de sözlerine ekleyen Rasûlullah (a.s.), “O ayda köle ve hizmetçilerin yükünü hafifleten kimseyi Allah bağışlar ve cehennem ateşinden kurtarır.” Buyurur. Böylece bu ayda herkesin bol bol ibadet etmesine, zor gelebilecek orucun tutulmasında başkalarına kolaylık göstermenin önemine değinir.
Ve şunları ilave eder: “Ramazan ayında şu dört şeyi çokça yapınız. Bunlardan ikisini yapmakla Rabbinizi razı edersiniz, diğer ikisini yapmaktan da müstağni sayılmazsınız.
Rabbinizi razı edeceğiniz iki haslet şunlardır:
1-Allah’tan başka hiç bir ilah olmadığına şehadet getirmek.
2-Allah’ı anıp istiğfar etmek.
Müstağnî-minnetsiz- olmadığınız iki haslet de:
1- Allah’tan cenneti istersiniz.
2- Cehennemden O’na sığınırsınız. (Beyhaki, Şuabü’l-İman)
Allah rasulünün bu nasihatlerine uyarak, Allah’ın varlığı, birliği, yüceliği ve rahmetini idrak ile O’nu anıp, bol bol tevbe istiğfar ettiğimiz; cennetine ulaştırıp cehenneminden uzaklaştıracak amellerde bulunduğumuz, dünyada zulümlerin son bulduğu, çocukların silah sesleriyle titremediği, ana-babaların ağlamadığınice ramazanlar temennisiyle…

Selva yılmaz ÖZELBAŞ

ANNELER GÜNÜ KUTLAMALARI

ANNELER GÜNÜ KUTLAMALARI
İnsan kendi ihtiyacı olanı üretmezse üretenden alır, bu ihtiyacını giderir. Kültürler, inançlar da böyledir. İnancınızda var olanı değerlendirmez, güncellemezseniz, kendinize has halde topluma sunmazsanız başkalarının sunduklarını alır, kültürünüze katarsınız. Yıllarca uğraşır hık, mık eder ama direnemezsiniz, yorumlar katarak başınıza taç edersiniz. Bu başımıza taç ettiğimiz konulardan biridir anneler günü.

Bugünkü  “anneler günü” anlamında olmasa da anneler için yapılan kutlamaları Sümerlere dek dayandıranlar var. Ayrıca 1600′lü yıllarda İngilizler arasında “mothering sunday” adı ile kutlamalar yapılmaya başlanmış. Zamanla kilise festivali haline gelen bu kutlama “Anneler pazarı” kutlamaları ile birleştirilerek kutlanmaya başlanmış.

Anneler günüyle ilgili ilk resmi kutlama önerisi, Amerika’da 1872 yılında Julia Ward Howe tarafından barışa adanan bir gün olarak tasarlanmış. İlk defa Boston’da bir yürüyüş düzenlenerek kutlanmış.

1907 yılında Philadelphia’da Ana Jarvis, annesinin ölüm yıldönümü olan mayıs ayının ikinci pazarının Anneler Günü olarak kutlanması için bir kampanya başlatmış. Bir sene sonra bakanlara, işadamlarına ve politikacılara ulaştırılarak ulusal olarak kutlanmaya başlanmış.
1911 yılında hemen hemen her ülkede kutlanmaya başlanmış, 1914 de ABD başkanı Wilson tarafından resmi bir açıklamayla mayıs ayının ikinci pazarı Anneler Günü olarak duyurulmuş.
Böylece, Mezopotamya ve Anadolu uygarlıklarının binlerce yıl önce başlattığı gelenek 20. yüzyılın başından itibaren dünya çapında kabul görmüş.
Bizim ülkemizde de yıllar önce çocukluk dönemimizden beri iki arada bir derede kaldığımız konulardan biridir anneler günü kutlaması.
Bir taraf hep, “bu yabancılardan gelmiş bir kutlama, anneler günü bir gün olmaz, annelerin günü her gündür.” derken sadece karşı çıkmakla yetinmiş ve yerine bir şey ikame etmemiştir. Diğer taraftan da ülke bunu resmi olarak benimsemiş, okullarda çocuklar bu eğitimden geçmiş, zaman içerisinde itiraz edenler de itiraz edemeyecek hale gelmişlerdir.

Sonuçta en değerli varlıklarımız annelerimizle ilgili bir konuda da nifak ve ayrılık içinde bunca yılımızı geçirmişizdir. Bizim neslimiz ve etki ettiklerimiz bu konuda ne yapacağını bilmeyen bir tavır ve tutum içinde kalmış, hatta arada kalmış bir nesildir diyebiliriz.

Kendimize sormamız lazım, savaştan, kurtuluş günlerinden başka neden bizim kendi ürettiğimiz güzel günlerimiz, kutlamalarımız yok?
Acaba, pek çok şeyde olduğu gibi düşünce konusunda da mı üretimde kısıtlıyız! Neden hep ya ret konumunda kalmayı ya da olduğu gibi almayı yeğler alternatif oluşturmamakta direniriz. Anne gibi bir baş tacını onurlandırma konusunda inananlar olarak dünyaya örnek olması gereken İslam âleminin elinde bulunan kaynak kimin elinde var ki!

Kur’an ve Hz. Peygamber’in sünneti bize en güzel kılavuzken; tembellik, özgüven eksikliği, ihmal, ortak değerlerde bir araya gelememe ve nifak yüzünden yabancı üretime mahkûm bir millet, hatta bir ümmet olduk. “Yabancı üretimi de olsa anne konusu önemli bu yüzden itiraz edecek değiliz ya…” denebilir fakat yabancı üretimler beraberinde topluma kültürünü de taşır. Zaman içerisinde o kültürün anneye bakış ve davranışı nasıl şekillenmişse o şekle mahkum olmak söz konusudur. Kendi üretiminiz kendi değerlerinizle yoğrulduğu için nesilleriniz o değerlerle beslenerek büyüyecektir.

Batılı yıllardır anneler gününü kutladığı halde onlarda ailenin bu günkü konumuna, başta annenin batıdaki konumuna bakmak lazım. Sonuçta elde ne var? Batının bu günden kastı nedir?

Anne bir kadındır. Allah’ın kendisine itaatten sonra saygınlığını ilan ettiği en önemli varlıktır. Cennet ayakları altına kadar indirilen ya da layık görüldüğü hz. insandır o….

Biz de yıllardır bu furyaya hasbel kader katıldık. Bindik bu gemiye gidiyoruz. Uçtan kıyıdan azcık utana sıkıla, karşı çıka bazen de göğsünü gere gere anneler günü kutluyoruz.  Gelinen noktada topluma ve sonuca bakmak lazım. Neden bizim ülkemizde dar-ul acezeler anne kaynar. Ya evlatlarımızı doğuran sığınma evlerindeki kadınlar… Çocuklarımızın anneleri!  Onlar anne değil mi! Karısı sığınma evinde kalan koca acaba bu günlerde çocuklarına ne cevap verir. Acaba o çocuklar babalarına annelerini sorarlar mı? Anneden uzak yetişen çocuklarla buna sebep olanlar oturup bu konuyu konuşabilirler mi?

Kadının kıymetini bilmedikçe annenin kıymetinden bahsetmek çelişkili bir durumdur. Bir toplum alt yapıda iyileştirmeye yönelik çalışmalarla ancak, gönlünce kutlama ve bayramlar yapabilir, değilse yürekler hep buruktur. Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar.

Kendi anneler günümüz ya da değerlerimizle donatılmış bir anneler günü anlayışımıza, yaşantımıza vesile olması en büyük temennimiz olmalıdır.

Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

 

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

Kur’an-ı Kerim, “Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Resûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azîzdir, hikmet sahibidir.” (Tevbe 71) buyurur.

İslam’ın kadın ve erkeğe bakışı bu ve benzeri pek çok ayetten ve hadis-i şeriften açıkça anlaşılmaktadır.
Dünya Kadınlar gününe gelince; bir kadınlar gününü daha geride bırakmış olduk. Farkındalık oluşturup her sene bir hayra vesile olsa ne iyi olur, dünya gülistana döner. Bütün temennimiz budur. O yüzden kadınlar gününün üzerinde düşünmemek görmezlikten gelmek mümkün değildir.
İşin aslı şu ki, eğer kadına iyi davranılsaydı Kur’an’da onca ayet olmazdı. Kadın hakları Kur’an’da en fazla yer verilen konuların başında gelmektedir. Nisa suresinde: 22; Ahzap suresinde: 21; Bakara suresinde: 18; Nur suresinde: 12; Tahrim suresinde: 5; Talak suresinde 5 ayet mevcuttur ve toplam 146 ayet sırf bu konuyla ilgilidir. En önemli namaz konusu da bu kadar ayetle bahsedilmektedir.

Ömer b. Hattab der ki: “İslam’dan önce, cahiliye döneminde kadınları önemsemezdik. Ne zaman ki İslam geldi Allah ondan bahsetti ve biz de onların bizim üzerimizde hakları olduğunu anladık.”
Ayetten anlaşıldığı gibi Kur’an’ın kadın ve erkeğe bakışı onların birbirlerinin velisi yani dostu olduğudur veya öyle olmaları gerektiğidir. Eğer böyle olursa birbirlerini tamamlayabilir ve yaşadıkları toplumlar kadın ve erkeğin farklılıklarından istifade edebilirler.
Eğer dost olmaz da, farklılıklarını eşitsizlik addederler, farklılıktan ayrılıklar icad ederek kutuplaşırlar ve kuvvetli olan zayıf olana zulüm ederse toplumlar bir şey kazanamazlar. Aileler mahvolur gider.
Kadın önce insandır. Kadın olarak yaratılan insan… Erkeğin karşısında değil yanındaki, tamamlayıcı dostu, Müslüman kardeşidir.  Hz. Peygamber Müslümanın nasıl olması gerektiğini anlatırken bir hadislerinde; Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların emin olduğu kişidir, der. Hz. Peygamber veda hutbesinde de Müslüman’ın Müslüman’a malı, canı, kanı, namusu ve şerefi haramdır diyerek onlara el uzatılamayacağını zarar verilemeyeceğini ifade etmiştir. Bu durumda birbirlerini dost olarak görmeleri ve ona göre davranmaları inancın gereğidir. Kadın ve erkek dost olmanın anlamını bilmeyip birbirinin malına, canına, namusuna musallat olurlarsa toplumlar ifsat olur, dünya yaşanmaz hale gelir. Dünya Kadınlar Günü de koskoca bir yalan olur. Her yıl gelir, geldiği gibi de gider..Tıpkı her sene gelip gittiği gibi.
Kadınlar günü sadece göz boyama ve özür dileme şeklinde geçmemeli,, kadınlar da buna aldanmamalıdır. Sözlerden icraata geçilmeli, Hz. Peygamber’in örnek davranışlarından derhal ibret alınmalıdır. O’nun örnek ahlakı ve davranışlarını öğrenmek her müslümanın boynunun borcu ve tek çıkış yoludur. Evlerde anne-babalar iyi evlat yetiştirmek istiyorlarsa, okullarda öğretmenler iyi insanlar yetiştirmek istiyorlarsa Hz. Peygamber’in davranışlarındaki zarafeti, medeniyeti, insaf ve merhameti gençlere ve çocuklara en güzel şekilde anlatmalıdırlar.
Hz. Peygamber, “Müminlerin iman bakımından en mükemmeli ahlâkı en iyi olanıdır. Hayırlınız ise kadınlara karşı hayırlı olanınızdır.”(Tirmizî, Rada, 11) buyuruyor hatta “ben içinizden hanımlarına karşı en iyi olanınızım” diye de ilave ederek bu konuda da kendisinin davranışlarının örnek alınması gerektiğini ifade etmiş oluyor.

En büyük görev medyaya düşüyor. Medya kadınla ilgili kötü haberleri değil iyi haberleri verebilmenin yollarını arayıp bulmalı; şiddeti, cinselliği içeren yayınlardan sakınmalıdır. Medyada yanlışların mutat ve normal bir şeymiş gibi topluma sunulması, hatalı rollerin haklıymış gibi gösterilmesi inanılan bütün değerlerin alt üst olmasına neden olmaktadır. Filmlerde dupduru iyi insan rolleri olmalı, gençlere model olabilecek kişilerden erdemli insan rolleri sergilenmelidir. Doğru-yanlış, iyi-kötü şeyler kalın çizgilerle ayırt edilebilmelidir.
Ayrıca sosyal medya tahribatta belki de en ön sırayı almakta. Saliklerini adeta baştan çıkarırcasına yönlendirmektedir. Daha doğrusu bazı salikler bile bile bazıları da bilmeden sosyal medyanın ağlarına takılarak değer erozyonuna alet olmaktadırlar. Ailede kadın-erkek, çocuk birbirine sevgi, saygı, hürmet göstermek; yardım ve muhabbet etmek yerine sanal alemde görsel, işitsel ve duygusal her türlü tatmini başkalarıyla ama kendi başına yaşayabilmektedirler. Dolayısıyla aile fertleri arasındaki ilişkilerde soğukluklar baş göstermekte, paylaşımlar azalmakta böylece ailede verilmesi gereken değerler ihmal edilmektedir.
Kur’an ve sünnetin çizdiği hudutların ihlali, dini öğrenme konusunda geçmişten beri yapılan baltalamalar, batı değerlerinin benimsenmesi sonucu başta kadın konusu olmak üzere yaşananlar bu gün gelinen noktanın vahametini ortaya koymaktadır. Zararın neresinden dönülürse kardır fakat mümkün bu müdür? Elbette, zor da olsa mümkündür. Ümit edelim bundan böyle kadın konusunda kötü haberler değil de kadınların değer gördükleri, kıymetlerinin bilindiği, başarılarının paylaşıldığı yıllar yaşansın…
Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

EN ANLAMLI FOTOĞRAF

EN ANLAMLI FOTOĞRAF

Ramazan ayına beş gün kala yurt dışına görevli olduğumu duyunca çok şaşırdım. Bir de Belçika’ya gideceğimi öğrendiğimde hayretten hayrete düştüm. Çünkü oniki yıl önce  bu ülkeye Ramazan ayında görevli olarak gitmiştim. Normal şartlarda olmayacak bir şeydi. Bir taraftan, “gidiyorum bari başka bir ülkeye gitseydim” diyor diğer taraftan da Allah’ın bu işinde herhalde bir hayır var diyordum.

1994 yılında yani önceki Belçika’ya gidişimde Brüksel’de kalarak her gün kilometrelerce mesafeyi katedip,  bütün Belçika’yı karış karış gezme  ve vatandaşlarımıza ait 52 camiyi  görme fırsatı bulmuştum. Ayrıca Her gün gördüğüm cami, yer ve insanlar hakkında akşam döndükten sonra notlar tutuyordum. Her birini birer defa görme fırsatını bulduğum o güzel insanların  bende bıraktığı izlerin tesirini uzunca bir süre üzerimden atamadım. Ayrıca kalıcı olsun diye gidip gördüğüm yerlerin fotoğraflarını da çekiyordum. Vaazlardan artan yarım saat bile olsa onu güzel değerlendiriyor, Brüksel’in o dantelsi tarihi görünümünü fotoğraflıyordum. Filmler arasında ortaçağdan kalma göz alıcı yapılarıyla ünlü Grand Palace ve 102 metrelik atom çekirdeği sembolü Atomium da vardı. Özellikle Beringen’e gittiğimde yeni yapılmakta olan kubbeli, minareli bir cami inşaatını gezmiştim. Bu inşaat hakkında bana heyecanla ve mutlulukla bir şeyler anlatan yıllardır orada yaşayan yaşlı amcayla beraber camiin önünde fotoğraf çektirmiştim. Oniki yıl önce Belçika’nın belki de Avrupa’nın bu ilk, kubbeli çift minareli camiini görmek bana mutluluk vermişti. Özellikle o zamanlar Avrupa’da böyle kubbeli minareli bir cami görebileceğimi hiç düşünmemiş hatta hayal bile etmemiştim. Avrupanın ortasında en güzel manzaraydı. Türkiye’ye döndüğümde insanlara göstereceğim en anlamlı fotoğraf  bu idi. Hatıralarla dolu bu görevi tamamlayarak memleketimize döndük. İlk işimiz fotoğrafları tabettirmek için en yakındaki bir fotoğrafçıya gitmek oldu.  Bir gün sonra merakla, çıkan fotoğrafları almaya gittiğimde, “bu filmde hiçbir fotoğraf olmadığı” cevabını alınca neye uğradığımı anlayamadım adeta donup kalmıştım. Gerçekten de çok üzülmüştüm. Elimde Waterloo’dan aldığım küçük bir kart ve tuttuğum günlükten başka hiçbir şey yoktu. Şimdi oniki yıl sonra tekrar aynı ülkeye gideceğimin haberini alınca ilk aklıma gelen bu fotoğraflar oldu.
Nihayet hazırladığım eşyalarımın arasına oniki yıl önce tuttuğum günlüğü de aldım. Yol boyunca bu notları okuyarak Brüksel’e vardım.  O zaman ziyaret ettiğim camilere on cami daha eklenmişti. O yıllarda inşaat halinde olan ve sadece fotoğrafını çektiğim Beringen Cami tamamlanmış büyük ihtişamıyla karşımda arzı endam ediyordu. Bu sefer dijital makineyle defalarca fotoğraf çektim. “Ey Beringen Camii! İnşaat halindeydin, Allah yarım kalan karşılaşmamızı böylece tamamladı. Onca yıl sonra tekrar karşılaşacağımızı ne sen ne de ben biliyorduk.” dedim. Beni bekleyen hanımlarla tanışarak bu ilginç hatırayı anlattım. En duygusal anlarımı bu kürsüde  yaşadım diyebilirim..

Ertesi günlerde yine bir camiye daha gidiyorum. Arabanın, bir köşeyi dönüşü ile karşıma çıkan kubbe ve minaresiyle, muhteşem Sledderlo Yunus Emre Camii karşımda duruyor. Vatandaşlarımız yapım aşamasında bu caminin plan ve projesini bir mühendise götürüyorlar, gösteriyorlar. Belçikalı mühendis gülmeye başlıyor ve sebebini anlatıyor: “Ben rüyamda bu camiyi yaptığımı gördüm” diyor ve gerçekten de caminin yapımında büyük emek harcıyor.
1960 lı yıllarda bu topraklara ilk gelen nesil için namaz kılacağı bir cami çok önemli idi. Bunu başardılar. Tıpkı Mekke’de ilk evi inşa eden Hz. İbrahim ve Hz. İsmail misali, onlar Kâbe’yi inşa ederken şöyle dua ediyorlardı. “Ve ne vakit ki İbrahim, Beyt’in temellerini yükseltmeye başladı, İsmail ile birlikte şöyle dua ettiler: Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur, hiç şüphesiz işiten sensin, bilen sensin.- Ey bizim Rabbimiz, hem bizim ikimizi yalnız senin için boyun eğen Müslümanlar kıl, hem de soyumuzdan yalnız senin için boyun eğen Müslüman bir ümmet meydana getir ve bize ibadetimizin yollarını göster, tövbemize rahmetle bakıver. Hiç şüphesiz Tevvâb sensin, Rahîm sensin.” (2/127–128)

Her nekadar dünyada her yer Allah’ın mülkü olsa da Avrupanın ortasında Kâbe’nin şubelerini inşa eden bu insanlara gıpta ile baktım ve onlarla birlikte canı gönülden Hz. İbrahim ve İsmail’in duasını yaptım. Allah dualarımızı kabul etsin. Âmin!
Selva YILMAZ ÖZELBAŞ

MUTLU KILAN KUTLU SEYAHAT

MUTLU KILAN KUTLU SEYAHAT

Hac hem bedenle hem de mal ile yapılan bir ibadettir. Ve bu ibadetin güzel olan tarafı kişinin ona gönlünü katıyor olmasıdır.
Hac ibadeti, insanın fıtrat dini olan İslam’ın doğup, dünyayı ve insanlığı aydınlattığı ufka doğru yol almaktır.
Hac ibadeti, Hz. Adem, İbrahim, ve İsmail’lerin gelip-geçtiği, ayaklarını bastığı mekanlarda tefekkürle nefes almaktır. Tarihin, her bir mü’minin şahsında tekrar yaşanmasıdır.

Hac ibadeti,  hayatın akışı içerisinde yorulan ve yıpranan gönüllerimizi dirilttiğimiz,  onardığımız çok kıymetli bir zaman dilimidir.
İşte bu günlerde bu nimeti yaşamak için şanslı bir kısım Müslüman kardeşimiz bu amaçla yola çıkarlar. Büyük bir heyecan ve merakla… Geride kalanların ise yürekleri onlarla çarpar adeta.

Dünyadaki hiçbir seyahat insanı bu kadar mutlu, mesud ve bahtiyar kılamaz. Çünkü bu yolculuk Hz. İbrahim’in davetine icabettir. Bilindiği gibi, Kabe inşa edildikten sonra Allah(cc), Hz. İbrahim’e Haccı ilan etmesini emretmişti.(Hac:27) Hz. İbrahim(as) da:”Rabbim! Benim sesim nereye kadar ulaşabilir ki?” deyince, Allah (c.c.), ”Sen davet et, duyurmak bana aittir!” buyurmuştu.  Bunun üzerine Hz. İbrahim yüksek bir yere çıkarak; ”Ey İnsanlar! Size Kabe’yi Haccetmek farz kılındı. Rabbinizin davetine kulak verin!” diye seslendi. İşte bu kıymetli davetin yapıldığı günden beri mü’minler Allah’ın misafiri olmak için kutsal beldeye seyahat ederler.
Hac mevsimi geldiğinde dünyanın dört bir köşesinden giden müslümanlar İslam’ın nabzının attığı kutsal topraklara kavuşurlar. Büyük bir aşk ve vecd içinde Kabe’yi tavaf ederler. Hayatları boyunca namaz kılarken yöneldikleri kıbleye kavuşmuş olmanın hayret ve sevincini yaşarlar; adeta gözlerine inanamayıp “gerçekten burada mıyım?” sorusuna cevap bulmaya çalışırlar.
Bu güne kadar hiç görmedikleri ama hissettikleri Müslüman kardeşleri ile tevhit yörüngesinde buluşmanın kıvancını yaşarlar ve orada gidemeyenler adına da elçilik yaparlar.
Safa ile Merve’de sa’y ederek Hz. Hacer’in su arayış ve suya kanış heyecanını yaşarlar.
Arefe Günü Arafat’ta af ve mağfiret isterler. İşte o gün Arafat bir başka güzeldir. Hz. Adem ile Hz. Havva misali bir araya gelen mü’minler Allah’ın huzurunda aciz, muhtaç bir şekilde affı beklerler. Cenabı Hakk’ın en büyük ikramı olan bağışlanmayı ümit ederler.
Asıl maksat Arafattır hacılar için.  Bir ömrün kararmış satırlarının silinip yeni bir sayfanın açılma ümidi ile kalkar  eller ve bükülür boyunlar, dökülür göz yaşları. Arafat, kulun Rabbine yep yeni, ter temiz bir kul olma sözü ile var olduğu huzurdur. Rabbin kuluna verdiği en büyük af ve mağfiret fırsatıdır. Her hac yolcusu bu Arafat anlarını adeta yudum yudum içer, nefes nefes içine çeker.

Ve hacılar günü böylece ihya ettikten sonra Müzdelife’ye gelerek orada da geceyi ihya ederler; Şeytan taşlamak için taş toplarlar. Müzdelife ’de taş toplamak, hataları kabul etmek ve onları kendinden uzaklaştırma erdemini göstermektir.

Şeytanı taşlayan hacılar bu hafiflikle Kabe’ye giderek farz olan tavaflarını yaparlar. Hac için giden her ferdin yüreği burada atar, yolu buradan geçer. Herkes kendi dilinde göz yaşı döker ve dualar ederek Rabb’in bu nimetine şükreder.

Hac için kutsal topraklara giden herkesin yolunun geçtiği bir mekan daha vardır ki orası da Medine’dir. Medine’ye gidiş, bir hacı için Hz. Peygamber’e olan saygı, sevgi ve muhabbeti ifade etme fırsatını buluştur.  Medine… Peygamber şehri. Yeryüzünde Allah’a en sevimli toprak parçası… Çünkü Allah Rasulü’nün hicret ettiği ve halen medfun bulunduğu yerdir. Şair Nabi ne güzel söylemiş:
”Hakikat cennetinin en korunmuş köşesi,
Peygamberlik ilinin başşehri Medine’dir.
Uyuduğu yer o yer O Nebiler Şahı’nın,
Cennet eğer yüzükse kaşı da Medine’dir.”
Hac yolcusu kardeşlerimiz Mekke’den Medine’ye giderken Hz. Peygamber’in Hicret yolunu takip edecek ve o günlerin heyecanını yüreklerinde taşıyarak Medine’ye girecekler. Mescid’e yaklaşıp Yeşil Kubbeyi gördükleri ve Ravza ’da ilk namaz kıldıkları anı hiç unutmayacaklar. Çünkü bu mekân Hz. Peygamber’in “cennet bahçesi” diye nitelendirdiği bir mekândır.

Hac görevini yerine getiren bir peygamber aşığına bahşedilecek en güzel hediyelerden biri bu şehirde Hz. Peygamber’e komşu olmak ve O’nun evini ziyaret etmektir.
”Benim şu mescidimde kılınan bir namaz Mescid-i Haram dışında diğer mescitlerde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır” müjdesine nail olabilmek için Medine’de Peygamberin misafiri olmak… Mescidin minarelerinden okunan ezan-ı Muhammedi’yi O’nunla beraber hissetmek, kılınan namazlara O’nunla birlikte şahit olmak,  binlerce Muhammed ümmeti ile tek yürek olmak… Bütün bunlar yaşlanmış, çoraklaşmış ruhları gençleştirecek.

Bir gün sabahın erken saatlerinde Kuba ve Kıbleteyn Mescitlerini ziyaret ederek Hz. Peygamber’in geçtiği yollardan geçecekler. Uhut ve Hendeğe giderek peygamber efendimizin ve kıymetli ashabının acılarla dolu günlerine, yaşadıkları mekânlara tanıklık edecek, tarihte öğrendiklerini adeta yeniden yaşayacaklar. Uhut şehitlerini ziyaret ederek Fatihalar okuyacaklar.

Mekke ve Medine’de yaşanan bu günler, oraya giden her mü‘minin gönlüne yerleştirdiği bir mutluluk konsantresi olacak. Onu iyi bir şekilde koruduğu sürece ömrü boyunca bu mutluluk iksirinden her an istifade edebilecek.
Rabbim hepimize derinliğini alabildiğine hissedebileceğimiz, anlamını yaşayabileceğimiz mebrur makbul ve rızasına uygun haclar nasip etsin. Amin!
Selva ÖZELBAŞ