KARADENİZ GEZİM

270720072304ev 030820072473 010820072471 290720072395

KARADENİZ GEZİM 

Masmavi deniz ve yemyeşil kıyı arasında adeta yılan gibi akıp giden Karadeniz yolu. Çay ve fındık bahçeleri arasında, yol kenarlarında denize nazır evler. Samsun, Ordu, Giresun ve onların şirin ilçeleri. Bir de yol boyunca yapılmış camiler; ibadet edeni bol, ayrıca ibadet edene kolaylık oluşu mutluluk verici. Tepelerde yeşillikler arasında hemen fark edilen kubbe ve minareler de insanın yüzünü güldürüyor.

Biz, bu tarifi imkansız ama yaşaması oldukça keyif veren yol boyunca kendi arabamızla seyahat ettik. Onyedi saat süren yolculuk esnasında Karadeniz’imizin şimdiye kadar sadece haritalarda gördüğüm şeklini değil, aslını görerek yol aldık. O yeşil ve mavinin birbirini sarmalayışına hayran olmamak elde değil. İstanbul ve Trabzon arasındaki mesafe o kadar uzak ki, bu güzellik olmamış olsa idi hiç çekilmezdi ve bir gün önce uykumuzu da iyice alamamıştık. Üç saatlik bir uykuyla sabah erkenden yola çıktık. Zaman zaman bastıran uykuyu üzerimizden atmak herhangi bir kazaya meydan vermemek için sık sık uygun bir yerde duruyor, Karadeniz havasını içimize çekerek kendimize gelmeye çalışıyorduk. Bir taraftan da okul çağındaki çocuklarımızı bilgilendirmekten geri durmuyor adeta kültürlenmelerine katkıda bulunuyorduk.

Nihayet o meşhur “Of” ilçesine vardığımızda karanlık iyice çökmüştü. Denizi arkamıza alarak iç taraflara doğru gidiyorduk. Arabanın aydınlattığının dışında, etrafı görmek mümkün olmuyordu. Epey gittikten sonra, kalacağımız köyün yoluna girdik. Fazla geniş olmayan bu yolda yukarılara doğru tırmanıyorduk. Etraf kapkaranlık, bir tarafı yükseldikçe uçurum haline geldiğini tahmin ettiğim yolda habire ilerliyorduk. Buraları iyi bilen yeğenim ikide bir “yaklaştık hala aslında her taraf yemyeşil, hep ot kokar” diyordu. Sonunda konuk olacağımız eve geldiğimiz söylendi. İşin ilginç yanı oradaki sokak lambası bir gün önce bozulmuştu, her taraf kapkaranlıktı ve yine etrafı görmemiz mümkün değildi. Bilmediğimiz yerlerden, patika yollardan eve geldik. Ev sahiplerinin uzun süren bekleyişi sona ermiş, büyük bir misafirperverlikle bizi karşılamışlardı. O kadar yorgunduk ki ne etrafı görmeyi nede bir şey yemeyi istiyorduk. Doğrusu bu yorgunluğu giderip, sabah uyandıktan ve dinlendikten sonra sağlıklı bir şekilde çevreyi görmek istiyordum. Ev sahiplerimiz sağ olsunlar anlayış gösterdiler. Hafif  bir şeyler  yeyip yattık.

Sabah ezanı okunurken çığlık atan çakalların sesi ile uyandım. İlk defa böyle bir şey duyuyordum. O kadar ilginçti ki hayretler içerisindeydim. Ortalık biraz daha aydınlanırken işittiğim kuş sesleri bana dışarıda bambaşka bir âlemin var olduğunu haber veriyordu. Kahvaltı zamanı gelmiş, çocuklar da kalkmışlardı ki seslerini işitiyordum.

Artık benim de kalkma ve nerede olduğumu görme zamanım gelmişti. Elimi yüzümü yıkayıp, üzerimi değiştirdikten sonra bu şansı yeğenime vererek onu mutlu etmek istiyordum. Çünki kendisi gelip gördüğü bu yerleri bizlerin de görmemizi ve burada mutlu olmamızı istiyordu. Ona yanıma gelmesini söyledim. Salonun ortasında gözlerimi kapatarak bana çevreyi göstermesini söyledim. Büyük bir sevinçle kabul etti. Elimden tutarak beni gözlerim kapalı bir halde balkona doğru götürdü. “Gözlerini açabilirsin hala” dedi. Gördüğüm manzara rûya gibiydi ve ben gözlerimi açtığımdan emin değildim.  Etrafımız tamamen dağlarla çevriliydi. Alabildiğince görkemli, muhteşem ve alımlı görünüyorlardı. Bir karış toprağı gözükmeyen, ormanlarla kaplı bu güzellik karşısında insan ne söyleyeceğini bilemez hale geliyor. Adeta sözün bittiği ama hayretin ve ibretin devreye girdiği, bundan ötesi cennet dedirtecek mekânlardaydım.

Ezan okunurken bağrışan çakallar, sabahın seherinden gün batımına kadar öten kuşlar, türlü otlar ve çay kokuları, iki adam boyu mısır tarlaları… Şu anda Karadeniz’in şirin bir beldesindeyim. Denizden hayli yüksekte olmamıza rağmen kaldığım evden başımı kaldırarak zirvelere baka kaldım.

Kahvaltımızı yaptıktan sonra yalancı dünyanın bu cennet köşesini görmenin mutluluğu ve sarhoşluğu içinde balkonda etrafı seyrederken bir karı-koca, komşu yanımıza geldiler. Oraya mahsus bir şive ve eda ile “hoş geldiniz” dediler. Bizim buraya gelişimiz onları çok mutlu etmişti. Öyleki hoş geldiniz, şeref verdiniz dedikten sonra “buraları nasıl buldunuz, beğendiniz mi?” Şeklinde sorular soruyorlardı. Orada gördüğümüz birçok kişi bize hep bu soruyu sordu.

Ev sahiplerimiz burada görmemiz gereken önemli yerlerden olan Sultan Murat Yaylasını, şehitliği, lemon suyunu, Sümela Manastırını ve Uzun Gölü gezmeye götürdü. Yayla oldukça uzaktı. Ondan önce ısınma turu şeklinde olmak üzere evin balkonundan çok yükseklerde gözüken zaman zaman sis ve bulutlar arasında kalan hatta efsaneye konu olan bir yere pikniğe gittik. Orada sanki bulutlarla aynı hizada gibiydik. Gibisi fazla nemini vücumuzda, elbiselerimizde hissediyorduk. Aşağısı yetmiyor gibi buranın halkı yukarılara, yamaçlara ev yaptırıyorlardı. Eskiden kalma bazı evler bile vardır. İnsanlar yayladan inerken bir süre burada kalırlarmış, adeta orta kat gibi.

Yaylaya çıkış ise oldukça uzun sürdü. Yoları da pekiyi değildi. Dağların yamaçlarına açılan toprak zemin kayıverecek diye ürpererek ilerlediğimiz yolda yukarılara çıktıkça envai çeşit, rengârenk çiçekler vardı. Ürkütücü, hayranlık verici, muhteşem bu manzara hep o yüce sanatkârı hatırlatıyor, tarifi imkânsız duygular insanın içini kaplıyordu.

Nihayet dağ yamaçlarındaki yollardan düzlüklerdeki yollara ulaşmıştık. Bitki örtüsü de değişmişti. Pırıl pırıl bir atmosfer, farklı bir hava bana üst kata çıktığımızı söylüyordu. Yol boyunca çeşitli yaylalardan geçtik. İnsanlar obalar kurmuşlar, buralarda oturuyorlar, hayvanlarını bırakmışlar otluyor, bazıları da bizim gibi gezmeye gelmişlerdi.

Anlatıldığına göre, Sultan Murat yaylası 5 köyün ortaklaşa kurduğu merkezi bir yayla imiş. Adını Osmanlı padişahlarından 4. Murat’tan almış. Sultan 4. Murat İran’a sefer yapmak üzere ordusuyla bu yöreden geçmiş ve cuma namazını burada kılmış, namaz kıldığı yer hala muhafaza ediliyor. Orada biraz durduktan sonra Sultan Murat yaylasına 1,5 kilometre mesafede bulunan Şehitler Tepesine gittik. Burada 1916 yılında, Rus işgal kuvvetleriyle yapılan muharebe esnasında şehit düşmüş olan 1 subay, 1 astsubay ve 70 erin mezarları bulunmaktadır. Şehitleri ziyaret ettik, ruhlarına Kur’an okuyup dua ettik. Daha sonra Sultan Murat’ın buz gibi suyunu içince “çok güzel su sanki lemon gibi” dedikten sonra adı Lemon Suyu olarak kalan yere vardık. Yine buralara has manzaraların kucağındaydık.Bulutlardan daha yukarıda idik. Alt kattayken insanlar niçin bu kadar yukarılara çıkar. Yamaçlara ev yapar derken en doğrusunu yaylalarda oturanların yaptığını buraya çıkınca anladım. Hava çok daha temizdi.  Akşama kadar orada kaldık.

Dönüşümüz muhteşem oldu. Bulutların dağların arasında pamuk tarlaları görüntüsü hayranlık vericiydi. O güzelliği seyrederken az sonra o bulut kümelerinin arasına gireceğimizi düşünüyorduk. Gerçekten de öyle oldu gözün gözü göremeyeceği sislerin arasında oldukça heyecanlıydık. Çünkü bir tarafımız uçurumdu ve keskin virajlar oldukça tehlikeli idi, heyelan olabilirdi. Hava da kararmaya başlamıştı. Arabamız çok yavaş ve dikkatle ilerliyordu. Önümüzde rehber araba vardı. Fakat bulutların yoğunluğunda onu görmemiz kesinlikle mümkün değildi. Bir an yanlış yola girmiş olabileceğimizi düşünerek kendi kendime paniğe kapıldım; fakat az ilerde sis biraz daha incelmişti ve rehberimiz bizi bekliyordu. Rahat bir nefes aldım. O gün akşama kadar yayla havasında ciğerlerimiz banyo yapmıştı, güneşi de derimize renk getirmişti.

Trabzon havaları bize gezmek için birkaç gün izin verdi ve havalar çok nadir olmak üzere son derece sıcaktı ve bu bölgeye bir süredir yağmur yağmamıştı. O sıcak havaya rağmen süratli bir şekilde geziyorduk. “Epey gezdik, yorulduk artık oturup dinlenelim” derken bu bölgenin normal halini görmek kısmet oldu. Şu anda etrafımız başı dumanlı dağlarla çevrili ve sis çevremizi kaplamış vaziyette. Artık tabiatın yüzü gülüyor. Çaylar, mısırlar, otlar, parıl parıl parlıyor; kabaklar, salatalıklar, fasulyeler dimdik ayakta. Biz de rahatladık, çünkü beklediğimiz nimete kavuşmuştuk.

Selva  Özelbaş,

Trabzon,2007

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir