GERÇEK KURBAN ve GERÇEK ŞEYTAN

GERÇEK KURBAN ve GERÇEK ŞEYTAN

“Kendimi çok kötü hissettim.”
Bu söz Macaristan sınırında, gazeteci bir kadının çelmesi ile kucağındaki çocuk ve üzerindeki yüküyle beraber yere kapaklanan bir mültecinin sözü idi.
Aslında sadece o değil hepimiz kendimizi çok kötü hissettik. Kötü hissetmek ne kelime büyük bir utanç duyduk. Öyle kötü hissettik ki insanlığımızdan utandık. O filmi her gördüğümüzde ve her düşüşte insanlığın ne kadar alçaldığını anladık. Aslında düşen o değildi, düşen acziyetinden yukarı kalkamayan başımızdı. Her düşüşte acıyan aslında bizim yüreğimizdi, yerle bir olan insanlık gururumuzdu.
Yeryüzü geniştir ve Allah’ındır. Buna rağmen zalimler masum insanlara hiçbir şeyi layık görmezler. Allah’ın yarattığı koskoca dünyada nefes almayı bile layık görmezler. Sadece canını alıp kaçan zavallı ve mülteci olmak zorunda kalan, kucaklarında minik yavrularıyla ana-babalar ya da ana-babasını yitirmiş kimsesiz evlatlar acılar içinde ülkelerindeki zulüm nedeniyle kaçar ve ulaşabildikleri sınırları zorlarlar. Bir kısmınınsa denizin ortasında ölüm korkusu iliklerini sararken sağ olarak karaya ulaşabilmeleri büyük bir şanstır. Ama indikleri yerde de onları yine başka bir zalim karşılar. Hem de ne karşılama, tekme, tokat. Kıyıya vuranlar ise petrol atıklarından ölen balık ölüleri değil, insan cesetleridir.
Ne yazıktır ki, insan dünyaya gelmeyi kendisi seçmez ama geldikten sonra da orada kalma mücadelesi verir. Çünkü yaşama hakkı en temel haktır. Yaratanın verdiği bu hakkı korumak hukukun, adaletin görevidir. Eğer bunlar oluyorsa bu dünyada adalet yoktur. Adalet yok demek zulüm var demektir. Yüce Rabbimiz ise zulmedenler için şöyle buyuruyor; “İyi biliniz ki Allah’ın lâneti zalimler üzerinedir.” (Hud Suresi /18)
İnsanın vatanı ayaklarının altından kaymaya görsün, canını kurtardığı yerde kimse ona haysiyetli bir davranış göstermez.  İşte vatan bu yüzden çok önemlidir. Her şeyden önce insana haysiyet bahşeder, onur verir. İnsan, vatanında çöp de toplasa, lağım da temizlese kendi toprağıdır, bunlar ona ağır gelmez, gelmemelidir de..Kendi kapısının önünü süpürmek, evinin işlerini yapmak ne kadar doğalsa kendi ülkesinin hamalı, işçisi, çiftçisi olmak da o kadar doğaldır.
Kendi vatanında külfet gibi gözüken, bıktırıcı meşakkatler gibi gelen her şey aslında bir nimetin bedelidir. Vatanı olma nimeti en büyük nimettir. Başka ülkelerde çalışan insanlar arkalarında vatanları varsa huzur içinde yaşarlar. Arkalarında bir ülkeleri olduğu için kendilerini itibarlı görürler. Fakat o ülkeye ilticaya niyet ettikleri an hiç kimse onlara insan olarak bakmaz ve değer vermez. Bu davranış şekli elbette vahşi, acımasız batının hasletidir. O öyle bir haslettir ki,  insaf ve merhametin sıfırın altında olduğu bir sistemden beslenir. Onu tarife hacet yoktur aslında… O sistemde insan hakları, çocuk hakları, kadın hakları hikâyeleri güçlü olanlarındır.
Vatan bu kadar aziz olduğu halde; zulüm insana vatanını dar ettiğinde o yerden hicret kaçınılmaz olur. Tıpkı Hz. Peygamber ve ashabının kaçarcasına Mekke’yi terk edişleri gibi.. Hz. Peygamber, “Ey Mekke ve ey Kâbe eğer halkım beni çıkarmamış olsaydı seni asla terk etmezdim”, demiştir. Değilse insan vatanını bırakıp bilmediği ve de üstelik istenmediği yere gider ve orada kalır mı? İnsan sadece vatanında özgür ve vatanında onurludur. Görülüyor ki vatan kaybı kayıpların en büyüğüdür. Bu nedenle vatan sevgisi imanın gücüne bağlanır. Bu yüzden vatanını korumak için düşmanla çarpışmak ve ucunda ölüm de olsa göze almak gerekir. Bu yüzden şehitlik yüce bir mertebedir.
Ne hazindir ki, Allah’ın yarattığı O’na ait ve de geniş olan bu dünyada insan insanı istemez. Daralmış gönüllere hiçbir şey sığdırmak mümkün değildir. Habil ve Kabil kardeşler de kendilerinden başka kimsenin olmadığı koskoca dünyaya sığamamışlardı. Kalp sıkışması Kabil’i rahat bırakmadı.  Fakat biz biliyoruz ki, gönlü geniş insanlar da bir zamanlar bu dünyada yaşadılar. Mekke’den göç eden insanlara kucak açtılar; evlerini, işlerini, paralarını paylaştılar. Onlar “Ensar” adını almışlardı. Ensar, “yardım edenler, yardımcılar” demektir.

Herkesi seven, herkese yardım edenlerin sıfatıdır, “Ensar.”
O döneme ait bir örnek verecek olursak, Enes (r.a) anlatır:
“Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’yi teşrif ettiğinde, Ensar ile muhacirleri kardeş yaptı. Bir zaman sonra muhacirler Hz. Peygamber’e (s.a.v) gelerek,
‘Yâ Rasûlallah! Biz bu Ensar gibi fazla malından bolca dağıtan, az malını da eşitçe paylaşan bir topluluk görmedik. Bizi hiçbir yükün altına sokmuyorlar, elde ettikleri meyve ve geliri ise bizimle ortak paylaşıyorlar. Bu durumda bütün sevabı onların alıp bize bir şey kalmamasından korkuyoruz’ dediler.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v), ‘Hayır, korkmayın. Siz onlara hayır dua ve güzelce teşekkür ettiğiniz sürece siz de sevap alırsınız.’ buyurdu. ” (Tirmizî, Kıyamet, 44; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/200.)
Hz. Peygamber (s.a.v.),“Mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onunla Allah arasında bir perde yoktur. (Duası hemen Allah’a ulaşır, kabul edilir.)”, buyururken bu zorlu sınavda “Ensar” olabilenler masumların ve mazlumların dualarını hak ederler fakat bu zulme seyirci olanlar nasıl bir bedduanın muhatabı olduklarını düşünmek zorundalar.
Acaba bu ümmet hac günlerinde, bir taraftan şeytan taşlarken gerçek şeytanları bir türlü taşlayamadıklarının farkına varabilecek mi? Yine bu ümmet bir taraftan kurbanlar boğazlanırken; mazlumların hayatının nasıl tehlikede olduğunu, canlarının nasıl telef olduğunu; cehaletin, hırsın, küresel entrikaların kurbanı olduklarının farkına varacaklar mı?
Asrın kurbanları mülteciler mi? Asrın şeytanları kim?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir