MESCİDDE SON GÜNÜM

Medineli Günler-7

20130319_000044

MESCİT’TE SON GÜNÜM

Bizim Türk umrecilerinin geliştirdikleri bir adet vardır Medine’de. Sabah namazı kılındıktan sonra Yeşil Kubbe’nin önünde toplanıp dua etmek. Bu duanın en önemli sebebi, onların birkaç saat sonra Medine’den ayrılacak olmalarıdır.

Her sabah oradan geçerken öbek öbek birikip dua eden Türk umrecilerini veda ederken görünce, sanki ayrılan benmişim gibi, içim burkularak biraz uzaklarından geçer giderdim. “Hocam sen buradasın ne olur bize dua et biz gidiyoruz” diyen bu insanlarla mutlaka Ravza ziyaretinde beraber olduğumuz ve tanıştığımız için, şu anda beni gördüklerini düşünür biraz da çekinerek uzaklarından el sallayarak giderdim.

Mesciddeki vedalar da çok hüzünlü olur. Mekke’ye gidenler için bir teselli olsa da artık buradan ayrılacaklar için üzüntü had safhadadır. Hz. Peygamber’i bırakıp gitmek çok zordur çünkü… Bir türlü Ravza’dan ve Mescid’den çıkmak istemezler. Biraz çıkar, az ilerde tekrar dönerek yaşlı gözlerle Hücre-i Saadet’e yönelirler. Rasulullah’a el sallarlardı. Bu manzara her gördüğümde beni de üzer, ayrılan benmişim gibi gözlerim yaşarırdı.

Medine’ye geldiğimde irşad ekibinde bir bayan arkadaş vardı ve ben onun Medine’den ayrılışına tanık oldum. Arkadaşla birkaç gün beraber kaldık. Mescid’e gittik, birlikte çalıştık. Biraz daha kalabileceğini zannederken gideceği günün haberini alınca alıştığı bu güzellikten ayrılık vaktinin geldiğini ciddi ciddi anlamış ve hüzünlenmeye başlamıştı. Onun üzüntüsü bana da sirayet ediyordu. Son yatsı ziyaretinde hep onu izledim. Mescitten hemen çıkamadı. Dışarı çıktığımızda da birçok kişi Yeşil Kubbe’nin karşısında oturuyordu. Ona, isterse burada biraz oturabileceğimizi söyledim. Çok sevindi, biz de oturduk ve kaside, ilahi ne varsa söyledik söyleyebildiğimiz kadar. Arkadaş için güzel bir veda olmuştu. Koskoca alan ve sesimizi kimse duymuyordu. İlahi faslı bitmiş, gitmek üzereyken yanımıza sıcacık pide ve yemekler geldi. Pideleri yemek için biraz daha oturmuştuk.

Derken, bir gün geldi ve vakit benim için de sona erdi. Veda etmek istemediğim son öğle ziyaretimi yapmak için mescide gittim. Öğle namazını her zamankinden daha itinalı daha dikkatli kılmaya özen gösterdim. Umreciler her öğle namazından sonra olduğu gibi ziyaret için Mescitte toplanmaya başlamışlardı. Hiç kimseye ben gidiyorum diyemedim. Sessiz sedasız bir kenarda da oturamadım. Sanki burada ebedi kalıyormuşum gibi. Onları, yine toparlamaya çalıştım. İçeri girme zamanı geldiğinde onlara son bir tekmil verdim. “Haydi hanımlar yavaş yavaş kalk ve ilerle, levhayı takip et….” diyen, sanki ben değildim. Yoksa  ben miydim?…Garip duygular içinde içeri, şemsiyeli bölüme girdik…Umrecileri bir kenara oturttuk. Kimseye bir şey yansıtmak istemiyordum. Bu safhadan sonra bir umreci gibi sükûnetle bir kenarda oturmaya karar verdim. Gruptan uzakta ve Yeşil Kubbe’nin karşısında herkese “burası, manzarası en güzel yer hanımlar” dediğim tarafta bir sütuna sırtımı dayayarak oturdum. O kadar alışmıştım ki, o kadar benim olmuştu ki, sanki bütünleşmiştim bu mekanla.  Karşımda Hz. Fatıma’nın evi ve Yeşil Kubbe… Şemsiyeler üzerimde…Sütunlar….Bazı isimlerin yazılı olduğu küçük yuvarlak levhalar…kemerler…Her tarafına… Rasulullah’ı gece gündüz gören her taşa, duvara… Her şeye, tekrar tekrar baktım. İnsanlara baktım, rengârenk. Özellikle Pakistanlılar… Afrikalılar…

Mesciddeki arkadaşları görüyorum. “Türkiye mürşide..Türkiye mütercim… Selva abla…” diye sesleniyorlardı. Birkaç gün önce gideceğimi söyleyince üzülmüş tekrar gelmem için dua etmişlerdi. Bugün bundan sonra uzaktan takibe karar verdim. Daha doğrusu kendimi de uzaktan izliyor ya da her şeyi bir buğulu camın arkasından görüyordum. Her şey sanki gözlerimin önünden akıp gidiyor ve ben bitmesini istemediğim bir filmin sonuna gelmiştim. Kendimi veda eden biri olarak görmekten adeta kaçıyordum. Bulunduğum yer hem çok güzel hem de çok rahattı. Şurada hep şöylece kalsam diye düşündüm. Çünkü genellikle oturmak nasip olmuyordu.  Çok geçmeden yanıma bir anne ve iki kız çocuğu geldiler. Çocukla konuşmaya başladım. Kızın adı Nuran, 9 yaşında, buranın yerlisi ve kardeşiyle, annesiyle ziyarete gelmişler. Nuran bana bir kurabiye uzattı. Reddetmedim aldım ve ben de ona şeker verdim.. Bir taraftan da deftere bir şeyler karalıyordum. Yazmakta olduğum defterimi görünce bana kâğıt üzerinde oyun oynamayı teklif etti. Kurallarının ne olduğunu bilmediğim oyunda beni mağlup eden Nuran’ın, kardeşi ve annesi gitmek üzere kalkınca o da ayağa kalktı ve giderken hiç ummadığım bir şekilde bana elini uzattı ve veda etti. 9 yaşındaki çocukta bulunan sosyal zekâya hayran oldum. Rasulullah’ın evinde, bu mahzun halimde beni gülümsetmişti ve günlerdir mücadele verdiğim şu güzel mekândan ayrılık gününde benim için bir teselli oldu.

Aslında karnım acıkmıştı “Ya Rasulallah, bu ikram senden mi geldi?  Bu kurabiyeyi kızın Hz. Fatıma mı yoksa eşlerinden biri mi yaptılar? Çok teşekkür ederim”  diyerek yedim.  Bu ikram beni çok etkilemişti. Duygularıma hâkim olamadım. Şimdi de gözyaşlarımı fark eden biri gelerek yanıma oturdu ve nedenini sordu. Hüznümün nedenini anlattığım kişi bir Endonezyalıydı. İsmi Rahmet olan bu kızcağız aslında Mekke’de çalışıyor ve buraya ziyarete gelmiş. Epeyce konuştuk; Endonezya’dan, Türkiye’den… Ailelerimizden… Neşeli biriydi Rahmet. Burada bulunuşuma bir anlam kattı. Bana tekrar gelmem için dua ediyor, benden de dua istiyordu. Bekâr olduğunu öğrendiğim Rahmet, “Endonezyalı biriyle evleneyim ve Mekke’de yaşayayım diye bana dua et” diyordu. Nuran’dan sonra beni bir adım daha ileri götürerek güldürmeyi başarmıştı Rahmet. Şu güzel beldede yaşadıklarım ve şu an benim için gerçekten büyük bir lütuf ve rahmetti. Belki bu, bana gerçek rahmeti hatırlatan bir güzellikti. Doğrusunu söylemek gerekirse ayrılık moduna girmek istemiyor ve benim için her gün yaptığım ve yapmaya da devam edeceğim ziyaretlerimden biri gibi davranmak istiyordum. Bu arada önümüzden geçen Türkiye grubu ile ilgilenmiyor, her şeyden, acı duymadan yavaş yavaş uzaklaşmaya çalışıyordum. Rahmetle vedalaşarak bizim grubun en arkasında bir yere oturdum.

Mescidi Kadimin önündeyim. Umrecilere hep oturmalarını ve sabretmelerini tavsiye ettiğim yerde. “Sevgili hanımlar! Ne güzel bir yerde oturuyorsunuz bu oturmalarınızın kıymetini bilin, Rasulullah ile karşı karşıya, göz göze, diz dize, ülkemize döndüğünüzde keşke biraz daha… demeden” diye söylediğim, söylerken de hep onların yerine kendimi koyduğum mekânda. Şimdi de kendime söylüyor ve bekliyorum. Çok doğru söylüyormuşum burada sükûnetle oturmak çok güzel ve farklı. Hele de ertesi gün burada olamayacağını bildiğinde. Bu kadar zamandır umrecilere ne dediysem onları yaparak ilerlemeye çalıştım. Hep en önde olmak isterlerdi. Benimse ayaklarım sanki ilerlemek istemiyor, ilerleyip kaybetmek istemiyordum hep önümde olsun istiyordum. Arkaya bakıp el sallamak zor geliyor. Ve ben onu hiç yapmadım. Herkese söylediğim gibi iki rekât namaz kılıp oradan çıktım. Doğrusunu söylemek gerekirse görevli gittiğim zaman orda kendim için ya da kendi kendime yaşamam mümkün olmuyor. Günlerdir ziyarete gelen onca insan vardı ve bunların pek çoğu ilk defa Mescid-i Nebi’ye ve Ravza’ya geliyorlardı. İçeri girdiklerinde yüzlerinde oluşan özlem ve iştiyak ifadelerine çok şahit oldum. İnsan ağlayanlarla ağlar, duygulananla duygulanır, gülenle gülerse sonuçta bu hale gelebiliyor. Hatta Ravza’da insanlara namaz kıldırdıkça kendim namaz kılmayı unutuyordum. İçerdeki görevliler “sen de namaz kıl” dediklerinde hatırladıklarım olmuştur kimi zaman. Burada insanların yaptıkları ibadetten ben zevk alıyor yaptıkları dualardan ben mutlu oluyordum her ne kadar onlar; “hocam nasıl namaz kıldık duamızı bile edemedik” diye hayıflansalar da ben iyi şeyler hissediyordum.

Yine de güle oynaya değil derin derin düşünerek ve hayıflanarak çıkıyordum Mescit’ten. Burada oluşumun bana kazandırdıklarının yanında eğer hatalarım olduysa bunun cezasının büyük olacağı korkusuyla. Bu düşüncelerle emanet bürosundan telefonumu aldım, her zamankinin aksine hiç kimse aramamıştı.

 

Selva Özelbaş

Mescid- Nebevi-07.08.2008

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir