selvahoca tarafından yazılmış tüm yazılar

KULUN İBADETLE TERBİYESİ

KULUN İBADETLE TERBİYESİ

Allah âlemlerin Rabbidir. Rab, varlığı terbiye eden, yönlendiren, belli bir olgunluğa, kemâle sürükleyen,yöneten, bütün âlem üzerinde tasarruf eden, varlıkların varlığını meydana getirenanlamındadır. Ve âlemler O’nun yaratması, takdiri ve terbiyesinden geçmektedir.
Karbonun dünyanın en serten değerli ve de özellikleri bakımından en ilginç maddesiolan elmas haline gelmesi ancak O yüce Rabb’in terbiyesinin eseridir. Kâinattakibu ve benzeri tüm varlıklar O’nuneşsiz kuvvet ve kudretinin tasarrufuyla oluşmuştur.

İnsan da canlılar arasında varoluş sebebi açısından en önemli, yaratılış bakımından en kıymetli ve en güzel şekilde yaratılmış, kâinatın gözde varlığıdır. Tıpkı elmas gibi maddesi sert bir varlıktır. Dolayısıyla da işlenmesi yani terbiye edilmesi, yönlendirilmesi zordur. Bu nedenle insanoğlu anne karnından itibaren eğitilmeli, terbiye edilmelidir ki yaratılış gayesine uygun işler yapsın, görevlerini yerine getirsin. Bu nedenle insanın terbiyesi, eğitimi beşikten mezara kadar devam eder.

Dünyameşakkat ve sıkıntılarla doludur. İnsan bu sıkıntılardan kurtulmak için mücadele eder. Kul her zorluğa karşı dua ve ibadetlerle Rabbinden güç alır. Allah, çaba gösteren ve dua eden kulun yanındadır. Allah’ın farz kıldığı ibadetler de Müslüman için kılavuz gibidir. Özellikle namaz bu konuda belki de en başta gelir. Kur’an’da “Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor”(Ankebut/45),  buyurulmaktadır. Beş vakit namazı şartlarına ve adabına uyarak tam bir huşu ile eda etmeye devam etmek, insanı her türlü kötü ve hoş olmayan işlerden, haramlara düşmekten korur ve onu yapmakta olduğu çirkinliklerden uzaklaşmaya sevk eder. Çünkü namazda Allah’ı zikir ve dua vardır. Aynı zamanda namaz kişiyi samimi ve dürüst olmaya yönlendirir; her gün namazla Allah’ın huzuruna çıkan kul O’nun istemediği şeyleri yapmak konusunda korku duymaya başlar. Bu korku namazını ihlasla kılmaya ve itaat etmeye yani ilahi emir ve yasaklara uymaya götürür, hatta mecbur eder.
Allah’ın, kullarından zorunlu olarak yapmalarını istediği namazın terbiyevi yönü saymakla tükenmez. Bu yüzden namaza tembellik gösteren kişinin kendini zorlayarak bu ibadete alıştırması gerekir. Adeta inat eden nefsinin boynuna zincir takarak sürüklüyormuşçasına bir muamele ile bu inadı ve tembelliği kırması gerekir. Çünkü Kur’an’da Allah (c.c.) “Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. ” (Taha/132), buyurarak devam hususunda sebat edilmesini istemektedir. Devamı istenen bir ibadetin edasının katiliği asla tartışılamaz.
İbadetler,Rabbin kullarını terbiye metodudur. Bu terbiyeye gelmek her kulun vazifesidir. Kul böylece haddini bilir, safını, tavrını belirler. İbadet eden bir Müslüman olabilmek kişinin zorla da olsa nefsine uygulayacağı tazyikle mümkündür. Allah’ın, ibadetleri kesin bir şekilde emretmesiböyle bir zorlama ve icbardır. Müslümanın belli bir andan itibaren mükellef olması da böyle bir zorlamadır.  Mesela ramazan ayı geldiğinde Müslüman belirli durumlardaki ruhsatlar hariç kesinlikle oruç tutacaktır. İnsanın yemeğe içmeye, şehvete düşkünlüğünün terbiye metodu oruçtur. Rabbi kulunun bu yönlerinin bu şekilde terbiye olabileceğini en iyi bilen olması hasebiyle ondan oruç tutmasını ve bu ibadetle irade eğitimini gerçekleştirmesini istemektedir. Aksi takdirde emre itaatsizlik söz konusudur ve bunun karşılığını da Cenab-ı Hak takdir edecektir.
Mallardan infak ve zekât da kişiyi eğiten ibadetlerdir. Kişi böylece, malın sadece kendisine ait olmadığını ve fakirlerin de gözetilmesi gerektiğini; parayı bloke edip durağanlaştırmamak gerektiğini;vermenin zorluğunu yenerek güzelliğini yaşamak gerektiğini öğrenmektedir. Kur’an’da Rabbimiz insanın mal sevgisinin çok şiddetli(Adiyat/8)  olduğunu ifade etmektedir. Ve ayrıca Isra suresi yüzüncü ayet de insanın çok cimri olduğunu söyler. Tabiatıylamala aşırı düşkünlük insanın elindekileri başkaları ile paylaşmasını zorlaştırmaktadır.
Cimri ve mala düşkün insanın bu katı yönüancak ibadetin terbiyesi ile yola gelebilir. Bu konudaki kesin kurallar kişinin maddi varlığını ne zaman ve kimlerle paylaşacaksa hepsini ortaya koymaktadır. Verene de haksızlık etmeden en adil biçimde maddi varlığın paylaşılması çok önemlidir. İmkânları yerinde olanlar hem de en yakınlarından başlayarak paylaşımda bulunmalıdırlar. Maddiyat kadar insanın gözünü bürüyen hiçbir şey yoktur. Peygamberimizin Âdemoğlu için iki vadi dolusu malı olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi,hadisi bu konuyu güzel ifade etmektedir.

Kur’an ve hadisi şerifler hep paylaşmayı ve vermeyi tavsiye etmektedir. İnsan cimrilik huyunu ancak vererek terbiye edebilir aksi takdirde bu mümkün değildir. Böylece Müslüman hem başkalarını sevindirmenin hazzını tadar hem de nasıl olsa terkedip gideceği mal ve mülkün gerçek sahibinin kendisi olmadığını anlar.

Eğitimi zor, egosu yüksek insanın ibadetlerle eğitimi kendi türü tarafından eğitilmesinden daha naif ve daha kolaydır. Bu sebeple insanlar başkalarının zoruyla değil de kendilerini ikna ederek ve kendi kendilerini zorlayarak ibadetlerine mutlaka devam etmelidirler.  Farz ibadetler Allah’ın kesin emirleridir. Hakkıyla yerine getiren onun yönlendirmesine girer dünya ve ahireti için kazananlardan olur. İbadetleri hafife alıp ihmal etmek kulun zararınadır, hesabı Allah’a kalır.

Akıllı insan daha fazla beklemeden zamanı ve hayatı düşünerek hiç kimsenin değil, sırf Allah’ın emri olan ibadetlerin terbiyesine bir an önce giren insandır.
Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

RAHMET GÜNLERİ

RAHMET GÜNLER

Cenab-ı Hak insanı zaman zaman değil her zaman dener. Çünkü insan bu dünyada sürekli imtihandadır. İmtihan soruları insanın karşısına uygulamalı kulluk vazifeleri şeklinde çıkmaktadır. Kur’an’da da ifade edildiği gibi insan kulluk etsin diye yaratılmıştır. Sonsuz ve eşsiz güzellikteki nimetler ahirette insan için rabbi tarafındanhazırlanmıştır. O nimetlere kavuşabilmek emek ister, sabırla mücadele ister, ibadet dolu bir hayat ister.

İmtihan hep iyi gitmez; kişi yanlışlar yapar. Bu yanlışların bir kısmı Allah’akarşı bir kısmı kendisine karşı bir kısmı topluma karşı, tabiata karşı, hayvanlara vs. Bu esnada insanoğlu Allah’ın sabrını da unutur. Yanlışlarıyla mutlu olmanın yollarına bakar. Davranışlarının hep doğru olduğunu zanneder.

Bir gün gelir hatalarının sonucunu bu dünyada görmeye başlar.Eğer başkalarını suçlamak yerineöz eleştiri yapar, “benim de hatam olabilir” derse imtihan kendi lehine döner, notlarını yükseltir. Önemli olan kişinin kendini tanımasıdır. Peygamberimizin “Nefsini bilen, Rabbini bilir.”Sözlerinde olduğu gibi doğru yolu bulabilir.

Talibi ’ye ait olduğu söylenen çok güzel bir söz var, der ki;
“Çeşm-i insaf gibi kâmile mizan olmaz
Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz.”

İşte bu ramazan günleri başından sonuna kadar kula noksanını bilme ve hatadan dönme fırsatı veren rahmet günleridir.. Hatasız kul olmaz, kul da İstiğfarsız.İstiğfardan önceki aşama, hata yapmış olabileceğini kabul etmektir. Sonraki aşama hatalarını farkedebilmektir. Ölçü Kur’an ve sünnet olduğu takdirde hatayı-sevabı fark edebilmek, görmek mümkündür. Eğer ölçü nefis olursa hatayı anlama konusunda hiçbir uzuv görevini yerine getiremeyecek yani göz kör, kulak sağır, kalp de hissiz olacaktır.
Hatadan dönme fırsatı veren ramazan ayının rahmet günlerine kadar önemli ise bu fırsatı değerlendirmemek de o kadar gaflettir. Hz Peygamber (s.a.v.)’in “Ramazan’a eriştiği halde, günahlarından bağışlanmayıp cehenneme girene yazıklar olsun!” hadisi buna işaret eder. Ramazanın rahmet yağmurları, farkına varılan ve tevbe edilen hataları yıkayacak yağmurlardır.

Acaba orucun açlık ve susuzluğuna, nefsin isteklerine sabretmenin karşılığında gelecek olan rahmet ne olabilir! Fakirlerle yiyeceğini paylaşmanın sonunda rabbin hoşnutluğu, fakirin duaları, kalbi kırıkinsanları ziyaret ederekgönüllerini almak, teravih namazını hem de cemaatle kılmak, her türlü iyiliği fırsat bilerek ihtiyacı olanlara koşmak, darda kalanlara, dul, yetim ve öksüzlere ana-baba, kardeş olabilmek, komşuluğu güzel yapabilmek, bilmeyene öğretmek, yolda gidene rehber olabilmek, birinin ağır gelen yükünü kaldırmak, v.s. tüm salih ameller Rabbin zamana özel rahmetini celbedecek amellerdir. Özellikle bu ayda yapılan salih ameller daha kıymetlidir; çünkü bu ayda yapılan iyilikler başka aylarda yapılanlardan kat kat fazlasıyla değerlidir.

Özetle, kul öncelikle kendini tanır sonra hatalarını farkederve bunlara tevbe ederyeni sayfalar açıp güzel amellerle doldurabilirse  temiz bir dünya hayatına sahip olabilir.

Hz. Peygamber, “Kim, iman ederek ve mükâfatını sadece ALLAH Teâlâ’dan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları mağfiret olunur.”(Buhari, İman: 28)buyurur. İşte kul için en büyük rahmet günahlarının bağışlanmasıdır.
Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

MÜBAREK RAMAZAN

MÜBAREK RAMAZAN

Ramazan ayı on bir ayın sultanıdır. Onun bu kutsiyet ve fazileti Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerdeziyadesiyle belirtilmiştir. Allah (c.c.), Bakara suresinde“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır…” buyurur. (Bakara/185)Ardından da bu ayda oruç tutmak gerektiğini beyan eder.

Sevgili Peygamberimiz de bir şaban ayının son günlerinde mescitte ashabına yaptığı hitabında ramazan ayının anlamından, özelliklerinden, faziletinden bahsediyor ve ramazan ayında itina ile yaşamanın ümmetine neler kazandıracağını anlatıyor. Allah (c.c.) Rasulü (a.s.) bu konuşmasında;“ -Ey insanlar! Yüce ve mübarek bir ayın gölgesi üzerimize gelmektedir” diyerek insanları bu aya hazırlıyor. Devamında da o ayın içindeki kadir gecesini işaret ederek,“o ayda öyle bir gece vardır ki bin aydan daha hayırlıdır”,veciz ifadesi ile kadir gecesinin kıymetini anlamamıza yardımcı oluyor. Anladığımız odur ki, Kur’an ve indiği gece olan kadir gecesihem ömre ömür katan yani ömrü bereketlikılan  hem de geçmişten kıyamete bütün insanlığı aydınlatacak olan son kitaptır.

Hz. Peygamber (a.s.) bu konuşmasında Kur’an’da orucun farz kılındığını beyan eden ayeti te’yid etmiş ve “Allah o ayın orucunu farz kıldı”, şeklinde ifade etmiştir.Hz. Peygamber ramazan ayının gecelerinde bir de nafile namaz ibadeti olduğunu söylemiş ve bu nafile ibadeti yaparak ramazan gecelerini de namazla ihya etmemizi istemiştir. Bu namaz bildiğimiz teravih namazıdır. Tek başına kılındığı gibi en güzeli cemaatle kılmaktır ki, böylece Mü’minlercamilerde, mescitlerde bir araya gelerekrahmeti toplum üzerine celb ederler. Camilerde toplu olarak kılınan namazlar yeni yetişen nesle çok önemli mesajlar verir.

Hz. Peygamber bu konuşmasında ashabına ramazan ayı ile diğer ayları kıyaslayarak “O ayda bir hayır işleyen kimse diğer aylarda bir farz işlemiş gibi olur.O ayda bir farz işleyen ise diğer aylarda yetmiş farz işlemiş gibi sevap alır”, buyuruyor. Bu iki zaman dilimi arasındaki farkı anlamak ramazan ayını daha iyi değerlendirmeye yarayacaktır. Ramazanla birlikte farklı bir atmosfere girilmekte, ibadet ve itaatler bakımından farklı bir iklime kavuşulmaktadır ki bu da inananlar için af ve mağfirete, rahmete vesile olacaktır. Ramazanda kendisini iyilik ve hayırlara adayan insan bu alışkanlıkla bayramdan sonra da bu güzelliklere devam edecek, peygamberinden aldığı müjdenin mükâfatını sonunda rabbinden alacaktır.

Peygamber efendimiz ramazan ayının kıymetini takdir ederek hayırlar elde etmenin kolay olamayabileceğini, nefislere ağır gelebileceğini bu yüzden sabırla mücadele etmenin gerekliliğini ifade etmiş ve konuşmasında “O, sabır ayıdır. Sabrın karşılığı ise cennettir”, demiş,hakkı ve sabrı tavsiye etmiştir.  Sabır zordur ama elde edildiğinde aşılamayacak şey yoktur. Bütün güzellikler sabrın sonunda elde edilir. Her külfetin sonunda bir nimet vardır. Kuranda da buyurulduğu gibi zerre kadar iyilik ve hayır mutlaka karşılık bulacaktır.

Ramazan ayı ibadetlerin ve gündelik hayatın birlikte ve paylaşılarak yaşanması tavsiye edilen bir aydır. Unuttuklarımızı hatırlatan, uzak olduklarımıza yaklaştıran bir üslubu hayatımıza sunmaktadır. Peygamberimiz(a.s.), “Oyardımlaşma ayıdır.  O ayda müminin rızkı bollaşır.  O ayda kim bir oruçluyu iftar ettirirse, günahlarının bağışlanmasına ve cehennemden kurtulmasına sebep olur. Aynı zamanda oruçlunun sevabı kadar sevap verilir. Oruçlunun sevabından da hiç bir şey eksilmez”, buyurur.  Ashab ise iftar ettirme konusuna açıklık getirecek bir soruyu Rasûlullah’a tevdi ederler ve;
“- Yâ Rasûlallah! Hepimiz oruçluyu iftar ettirecek bir şey bulamıyoruz” deyince Rasûlullah (a.s.):
“- Allah bu sevabı, oruçluyu kuru bir hurma ile veya bir yudum su ile ya da bir yudum süt ile iftar ettirene de verir”, buyurarak onları rahatlatır. Anlaşılıyor ki, herkes bir oruçluya iftar ettirebilir ve iftar ettirebilmek için israfa ve zorlanmaya gerek yoktur.
Rasûlullah(a.s.),  konuşmasında başka müjdeler de verir ve “O öyle bir aydır ki evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennem ateşinden kurtuluştur” diyerek ramazan ayını tümüyle kuşatan bu rahmetten istifade etmeyi tavsiye eder.
Bu ayın ibadet ve diğer amellerde yoğunlaşmak olduğunu; rahmet ve şefkatle kalpleri onarmak gerektiğini de sözlerine ekleyen Rasûlullah (a.s.), “O ayda köle ve hizmetçilerin yükünü hafifleten kimseyi Allah bağışlar ve cehennem ateşinden kurtarır.” Buyurur. Böylece bu ayda herkesin bol bol ibadet etmesine, zor gelebilecek orucun tutulmasında başkalarına kolaylık göstermenin önemine değinir.
Ve şunları ilave eder: “Ramazan ayında şu dört şeyi çokça yapınız. Bunlardan ikisini yapmakla Rabbinizi razı edersiniz, diğer ikisini yapmaktan da müstağni sayılmazsınız.
Rabbinizi razı edeceğiniz iki haslet şunlardır:
1-Allah’tan başka hiç bir ilah olmadığına şehadet getirmek.
2-Allah’ı anıp istiğfar etmek.
Müstağnî-minnetsiz- olmadığınız iki haslet de:
1- Allah’tan cenneti istersiniz.
2- Cehennemden O’na sığınırsınız. (Beyhaki, Şuabü’l-İman)
Allah rasulünün bu nasihatlerine uyarak, Allah’ın varlığı, birliği, yüceliği ve rahmetini idrak ile O’nu anıp, bol bol tevbe istiğfar ettiğimiz; cennetine ulaştırıp cehenneminden uzaklaştıracak amellerde bulunduğumuz, dünyada zulümlerin son bulduğu, çocukların silah sesleriyle titremediği, ana-babaların ağlamadığınice ramazanlar temennisiyle…

Selva yılmaz ÖZELBAŞ

ANNELER GÜNÜ KUTLAMALARI

ANNELER GÜNÜ KUTLAMALARI
İnsan kendi ihtiyacı olanı üretmezse üretenden alır, bu ihtiyacını giderir. Kültürler, inançlar da böyledir. İnancınızda var olanı değerlendirmez, güncellemezseniz, kendinize has halde topluma sunmazsanız başkalarının sunduklarını alır, kültürünüze katarsınız. Yıllarca uğraşır hık, mık eder ama direnemezsiniz, yorumlar katarak başınıza taç edersiniz. Bu başımıza taç ettiğimiz konulardan biridir anneler günü.

Bugünkü  “anneler günü” anlamında olmasa da anneler için yapılan kutlamaları Sümerlere dek dayandıranlar var. Ayrıca 1600′lü yıllarda İngilizler arasında “mothering sunday” adı ile kutlamalar yapılmaya başlanmış. Zamanla kilise festivali haline gelen bu kutlama “Anneler pazarı” kutlamaları ile birleştirilerek kutlanmaya başlanmış.

Anneler günüyle ilgili ilk resmi kutlama önerisi, Amerika’da 1872 yılında Julia Ward Howe tarafından barışa adanan bir gün olarak tasarlanmış. İlk defa Boston’da bir yürüyüş düzenlenerek kutlanmış.

1907 yılında Philadelphia’da Ana Jarvis, annesinin ölüm yıldönümü olan mayıs ayının ikinci pazarının Anneler Günü olarak kutlanması için bir kampanya başlatmış. Bir sene sonra bakanlara, işadamlarına ve politikacılara ulaştırılarak ulusal olarak kutlanmaya başlanmış.
1911 yılında hemen hemen her ülkede kutlanmaya başlanmış, 1914 de ABD başkanı Wilson tarafından resmi bir açıklamayla mayıs ayının ikinci pazarı Anneler Günü olarak duyurulmuş.
Böylece, Mezopotamya ve Anadolu uygarlıklarının binlerce yıl önce başlattığı gelenek 20. yüzyılın başından itibaren dünya çapında kabul görmüş.
Bizim ülkemizde de yıllar önce çocukluk dönemimizden beri iki arada bir derede kaldığımız konulardan biridir anneler günü kutlaması.
Bir taraf hep, “bu yabancılardan gelmiş bir kutlama, anneler günü bir gün olmaz, annelerin günü her gündür.” derken sadece karşı çıkmakla yetinmiş ve yerine bir şey ikame etmemiştir. Diğer taraftan da ülke bunu resmi olarak benimsemiş, okullarda çocuklar bu eğitimden geçmiş, zaman içerisinde itiraz edenler de itiraz edemeyecek hale gelmişlerdir.

Sonuçta en değerli varlıklarımız annelerimizle ilgili bir konuda da nifak ve ayrılık içinde bunca yılımızı geçirmişizdir. Bizim neslimiz ve etki ettiklerimiz bu konuda ne yapacağını bilmeyen bir tavır ve tutum içinde kalmış, hatta arada kalmış bir nesildir diyebiliriz.

Kendimize sormamız lazım, savaştan, kurtuluş günlerinden başka neden bizim kendi ürettiğimiz güzel günlerimiz, kutlamalarımız yok?
Acaba, pek çok şeyde olduğu gibi düşünce konusunda da mı üretimde kısıtlıyız! Neden hep ya ret konumunda kalmayı ya da olduğu gibi almayı yeğler alternatif oluşturmamakta direniriz. Anne gibi bir baş tacını onurlandırma konusunda inananlar olarak dünyaya örnek olması gereken İslam âleminin elinde bulunan kaynak kimin elinde var ki!

Kur’an ve Hz. Peygamber’in sünneti bize en güzel kılavuzken; tembellik, özgüven eksikliği, ihmal, ortak değerlerde bir araya gelememe ve nifak yüzünden yabancı üretime mahkûm bir millet, hatta bir ümmet olduk. “Yabancı üretimi de olsa anne konusu önemli bu yüzden itiraz edecek değiliz ya…” denebilir fakat yabancı üretimler beraberinde topluma kültürünü de taşır. Zaman içerisinde o kültürün anneye bakış ve davranışı nasıl şekillenmişse o şekle mahkum olmak söz konusudur. Kendi üretiminiz kendi değerlerinizle yoğrulduğu için nesilleriniz o değerlerle beslenerek büyüyecektir.

Batılı yıllardır anneler gününü kutladığı halde onlarda ailenin bu günkü konumuna, başta annenin batıdaki konumuna bakmak lazım. Sonuçta elde ne var? Batının bu günden kastı nedir?

Anne bir kadındır. Allah’ın kendisine itaatten sonra saygınlığını ilan ettiği en önemli varlıktır. Cennet ayakları altına kadar indirilen ya da layık görüldüğü hz. insandır o….

Biz de yıllardır bu furyaya hasbel kader katıldık. Bindik bu gemiye gidiyoruz. Uçtan kıyıdan azcık utana sıkıla, karşı çıka bazen de göğsünü gere gere anneler günü kutluyoruz.  Gelinen noktada topluma ve sonuca bakmak lazım. Neden bizim ülkemizde dar-ul acezeler anne kaynar. Ya evlatlarımızı doğuran sığınma evlerindeki kadınlar… Çocuklarımızın anneleri!  Onlar anne değil mi! Karısı sığınma evinde kalan koca acaba bu günlerde çocuklarına ne cevap verir. Acaba o çocuklar babalarına annelerini sorarlar mı? Anneden uzak yetişen çocuklarla buna sebep olanlar oturup bu konuyu konuşabilirler mi?

Kadının kıymetini bilmedikçe annenin kıymetinden bahsetmek çelişkili bir durumdur. Bir toplum alt yapıda iyileştirmeye yönelik çalışmalarla ancak, gönlünce kutlama ve bayramlar yapabilir, değilse yürekler hep buruktur. Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar.

Kendi anneler günümüz ya da değerlerimizle donatılmış bir anneler günü anlayışımıza, yaşantımıza vesile olması en büyük temennimiz olmalıdır.

Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

 

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

Kur’an-ı Kerim, “Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Resûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azîzdir, hikmet sahibidir.” (Tevbe 71) buyurur.

İslam’ın kadın ve erkeğe bakışı bu ve benzeri pek çok ayetten ve hadis-i şeriften açıkça anlaşılmaktadır.
Dünya Kadınlar gününe gelince; bir kadınlar gününü daha geride bırakmış olduk. Farkındalık oluşturup her sene bir hayra vesile olsa ne iyi olur, dünya gülistana döner. Bütün temennimiz budur. O yüzden kadınlar gününün üzerinde düşünmemek görmezlikten gelmek mümkün değildir.
İşin aslı şu ki, eğer kadına iyi davranılsaydı Kur’an’da onca ayet olmazdı. Kadın hakları Kur’an’da en fazla yer verilen konuların başında gelmektedir. Nisa suresinde: 22; Ahzap suresinde: 21; Bakara suresinde: 18; Nur suresinde: 12; Tahrim suresinde: 5; Talak suresinde 5 ayet mevcuttur ve toplam 146 ayet sırf bu konuyla ilgilidir. En önemli namaz konusu da bu kadar ayetle bahsedilmektedir.

Ömer b. Hattab der ki: “İslam’dan önce, cahiliye döneminde kadınları önemsemezdik. Ne zaman ki İslam geldi Allah ondan bahsetti ve biz de onların bizim üzerimizde hakları olduğunu anladık.”
Ayetten anlaşıldığı gibi Kur’an’ın kadın ve erkeğe bakışı onların birbirlerinin velisi yani dostu olduğudur veya öyle olmaları gerektiğidir. Eğer böyle olursa birbirlerini tamamlayabilir ve yaşadıkları toplumlar kadın ve erkeğin farklılıklarından istifade edebilirler.
Eğer dost olmaz da, farklılıklarını eşitsizlik addederler, farklılıktan ayrılıklar icad ederek kutuplaşırlar ve kuvvetli olan zayıf olana zulüm ederse toplumlar bir şey kazanamazlar. Aileler mahvolur gider.
Kadın önce insandır. Kadın olarak yaratılan insan… Erkeğin karşısında değil yanındaki, tamamlayıcı dostu, Müslüman kardeşidir.  Hz. Peygamber Müslümanın nasıl olması gerektiğini anlatırken bir hadislerinde; Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların emin olduğu kişidir, der. Hz. Peygamber veda hutbesinde de Müslüman’ın Müslüman’a malı, canı, kanı, namusu ve şerefi haramdır diyerek onlara el uzatılamayacağını zarar verilemeyeceğini ifade etmiştir. Bu durumda birbirlerini dost olarak görmeleri ve ona göre davranmaları inancın gereğidir. Kadın ve erkek dost olmanın anlamını bilmeyip birbirinin malına, canına, namusuna musallat olurlarsa toplumlar ifsat olur, dünya yaşanmaz hale gelir. Dünya Kadınlar Günü de koskoca bir yalan olur. Her yıl gelir, geldiği gibi de gider..Tıpkı her sene gelip gittiği gibi.
Kadınlar günü sadece göz boyama ve özür dileme şeklinde geçmemeli,, kadınlar da buna aldanmamalıdır. Sözlerden icraata geçilmeli, Hz. Peygamber’in örnek davranışlarından derhal ibret alınmalıdır. O’nun örnek ahlakı ve davranışlarını öğrenmek her müslümanın boynunun borcu ve tek çıkış yoludur. Evlerde anne-babalar iyi evlat yetiştirmek istiyorlarsa, okullarda öğretmenler iyi insanlar yetiştirmek istiyorlarsa Hz. Peygamber’in davranışlarındaki zarafeti, medeniyeti, insaf ve merhameti gençlere ve çocuklara en güzel şekilde anlatmalıdırlar.
Hz. Peygamber, “Müminlerin iman bakımından en mükemmeli ahlâkı en iyi olanıdır. Hayırlınız ise kadınlara karşı hayırlı olanınızdır.”(Tirmizî, Rada, 11) buyuruyor hatta “ben içinizden hanımlarına karşı en iyi olanınızım” diye de ilave ederek bu konuda da kendisinin davranışlarının örnek alınması gerektiğini ifade etmiş oluyor.

En büyük görev medyaya düşüyor. Medya kadınla ilgili kötü haberleri değil iyi haberleri verebilmenin yollarını arayıp bulmalı; şiddeti, cinselliği içeren yayınlardan sakınmalıdır. Medyada yanlışların mutat ve normal bir şeymiş gibi topluma sunulması, hatalı rollerin haklıymış gibi gösterilmesi inanılan bütün değerlerin alt üst olmasına neden olmaktadır. Filmlerde dupduru iyi insan rolleri olmalı, gençlere model olabilecek kişilerden erdemli insan rolleri sergilenmelidir. Doğru-yanlış, iyi-kötü şeyler kalın çizgilerle ayırt edilebilmelidir.
Ayrıca sosyal medya tahribatta belki de en ön sırayı almakta. Saliklerini adeta baştan çıkarırcasına yönlendirmektedir. Daha doğrusu bazı salikler bile bile bazıları da bilmeden sosyal medyanın ağlarına takılarak değer erozyonuna alet olmaktadırlar. Ailede kadın-erkek, çocuk birbirine sevgi, saygı, hürmet göstermek; yardım ve muhabbet etmek yerine sanal alemde görsel, işitsel ve duygusal her türlü tatmini başkalarıyla ama kendi başına yaşayabilmektedirler. Dolayısıyla aile fertleri arasındaki ilişkilerde soğukluklar baş göstermekte, paylaşımlar azalmakta böylece ailede verilmesi gereken değerler ihmal edilmektedir.
Kur’an ve sünnetin çizdiği hudutların ihlali, dini öğrenme konusunda geçmişten beri yapılan baltalamalar, batı değerlerinin benimsenmesi sonucu başta kadın konusu olmak üzere yaşananlar bu gün gelinen noktanın vahametini ortaya koymaktadır. Zararın neresinden dönülürse kardır fakat mümkün bu müdür? Elbette, zor da olsa mümkündür. Ümit edelim bundan böyle kadın konusunda kötü haberler değil de kadınların değer gördükleri, kıymetlerinin bilindiği, başarılarının paylaşıldığı yıllar yaşansın…
Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

EN ANLAMLI FOTOĞRAF

EN ANLAMLI FOTOĞRAF

Ramazan ayına beş gün kala yurt dışına görevli olduğumu duyunca çok şaşırdım. Bir de Belçika’ya gideceğimi öğrendiğimde hayretten hayrete düştüm. Çünkü oniki yıl önce  bu ülkeye Ramazan ayında görevli olarak gitmiştim. Normal şartlarda olmayacak bir şeydi. Bir taraftan, “gidiyorum bari başka bir ülkeye gitseydim” diyor diğer taraftan da Allah’ın bu işinde herhalde bir hayır var diyordum.

1994 yılında yani önceki Belçika’ya gidişimde Brüksel’de kalarak her gün kilometrelerce mesafeyi katedip,  bütün Belçika’yı karış karış gezme  ve vatandaşlarımıza ait 52 camiyi  görme fırsatı bulmuştum. Ayrıca Her gün gördüğüm cami, yer ve insanlar hakkında akşam döndükten sonra notlar tutuyordum. Her birini birer defa görme fırsatını bulduğum o güzel insanların  bende bıraktığı izlerin tesirini uzunca bir süre üzerimden atamadım. Ayrıca kalıcı olsun diye gidip gördüğüm yerlerin fotoğraflarını da çekiyordum. Vaazlardan artan yarım saat bile olsa onu güzel değerlendiriyor, Brüksel’in o dantelsi tarihi görünümünü fotoğraflıyordum. Filmler arasında ortaçağdan kalma göz alıcı yapılarıyla ünlü Grand Palace ve 102 metrelik atom çekirdeği sembolü Atomium da vardı. Özellikle Beringen’e gittiğimde yeni yapılmakta olan kubbeli, minareli bir cami inşaatını gezmiştim. Bu inşaat hakkında bana heyecanla ve mutlulukla bir şeyler anlatan yıllardır orada yaşayan yaşlı amcayla beraber camiin önünde fotoğraf çektirmiştim. Oniki yıl önce Belçika’nın belki de Avrupa’nın bu ilk, kubbeli çift minareli camiini görmek bana mutluluk vermişti. Özellikle o zamanlar Avrupa’da böyle kubbeli minareli bir cami görebileceğimi hiç düşünmemiş hatta hayal bile etmemiştim. Avrupanın ortasında en güzel manzaraydı. Türkiye’ye döndüğümde insanlara göstereceğim en anlamlı fotoğraf  bu idi. Hatıralarla dolu bu görevi tamamlayarak memleketimize döndük. İlk işimiz fotoğrafları tabettirmek için en yakındaki bir fotoğrafçıya gitmek oldu.  Bir gün sonra merakla, çıkan fotoğrafları almaya gittiğimde, “bu filmde hiçbir fotoğraf olmadığı” cevabını alınca neye uğradığımı anlayamadım adeta donup kalmıştım. Gerçekten de çok üzülmüştüm. Elimde Waterloo’dan aldığım küçük bir kart ve tuttuğum günlükten başka hiçbir şey yoktu. Şimdi oniki yıl sonra tekrar aynı ülkeye gideceğimin haberini alınca ilk aklıma gelen bu fotoğraflar oldu.
Nihayet hazırladığım eşyalarımın arasına oniki yıl önce tuttuğum günlüğü de aldım. Yol boyunca bu notları okuyarak Brüksel’e vardım.  O zaman ziyaret ettiğim camilere on cami daha eklenmişti. O yıllarda inşaat halinde olan ve sadece fotoğrafını çektiğim Beringen Cami tamamlanmış büyük ihtişamıyla karşımda arzı endam ediyordu. Bu sefer dijital makineyle defalarca fotoğraf çektim. “Ey Beringen Camii! İnşaat halindeydin, Allah yarım kalan karşılaşmamızı böylece tamamladı. Onca yıl sonra tekrar karşılaşacağımızı ne sen ne de ben biliyorduk.” dedim. Beni bekleyen hanımlarla tanışarak bu ilginç hatırayı anlattım. En duygusal anlarımı bu kürsüde  yaşadım diyebilirim..

Ertesi günlerde yine bir camiye daha gidiyorum. Arabanın, bir köşeyi dönüşü ile karşıma çıkan kubbe ve minaresiyle, muhteşem Sledderlo Yunus Emre Camii karşımda duruyor. Vatandaşlarımız yapım aşamasında bu caminin plan ve projesini bir mühendise götürüyorlar, gösteriyorlar. Belçikalı mühendis gülmeye başlıyor ve sebebini anlatıyor: “Ben rüyamda bu camiyi yaptığımı gördüm” diyor ve gerçekten de caminin yapımında büyük emek harcıyor.
1960 lı yıllarda bu topraklara ilk gelen nesil için namaz kılacağı bir cami çok önemli idi. Bunu başardılar. Tıpkı Mekke’de ilk evi inşa eden Hz. İbrahim ve Hz. İsmail misali, onlar Kâbe’yi inşa ederken şöyle dua ediyorlardı. “Ve ne vakit ki İbrahim, Beyt’in temellerini yükseltmeye başladı, İsmail ile birlikte şöyle dua ettiler: Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur, hiç şüphesiz işiten sensin, bilen sensin.- Ey bizim Rabbimiz, hem bizim ikimizi yalnız senin için boyun eğen Müslümanlar kıl, hem de soyumuzdan yalnız senin için boyun eğen Müslüman bir ümmet meydana getir ve bize ibadetimizin yollarını göster, tövbemize rahmetle bakıver. Hiç şüphesiz Tevvâb sensin, Rahîm sensin.” (2/127–128)

Her nekadar dünyada her yer Allah’ın mülkü olsa da Avrupanın ortasında Kâbe’nin şubelerini inşa eden bu insanlara gıpta ile baktım ve onlarla birlikte canı gönülden Hz. İbrahim ve İsmail’in duasını yaptım. Allah dualarımızı kabul etsin. Âmin!
Selva YILMAZ ÖZELBAŞ

MUTLU KILAN KUTLU SEYAHAT

MUTLU KILAN KUTLU SEYAHAT

Hac hem bedenle hem de mal ile yapılan bir ibadettir. Ve bu ibadetin güzel olan tarafı kişinin ona gönlünü katıyor olmasıdır.
Hac ibadeti, insanın fıtrat dini olan İslam’ın doğup, dünyayı ve insanlığı aydınlattığı ufka doğru yol almaktır.
Hac ibadeti, Hz. Adem, İbrahim, ve İsmail’lerin gelip-geçtiği, ayaklarını bastığı mekanlarda tefekkürle nefes almaktır. Tarihin, her bir mü’minin şahsında tekrar yaşanmasıdır.

Hac ibadeti,  hayatın akışı içerisinde yorulan ve yıpranan gönüllerimizi dirilttiğimiz,  onardığımız çok kıymetli bir zaman dilimidir.
İşte bu günlerde bu nimeti yaşamak için şanslı bir kısım Müslüman kardeşimiz bu amaçla yola çıkarlar. Büyük bir heyecan ve merakla… Geride kalanların ise yürekleri onlarla çarpar adeta.

Dünyadaki hiçbir seyahat insanı bu kadar mutlu, mesud ve bahtiyar kılamaz. Çünkü bu yolculuk Hz. İbrahim’in davetine icabettir. Bilindiği gibi, Kabe inşa edildikten sonra Allah(cc), Hz. İbrahim’e Haccı ilan etmesini emretmişti.(Hac:27) Hz. İbrahim(as) da:”Rabbim! Benim sesim nereye kadar ulaşabilir ki?” deyince, Allah (c.c.), ”Sen davet et, duyurmak bana aittir!” buyurmuştu.  Bunun üzerine Hz. İbrahim yüksek bir yere çıkarak; ”Ey İnsanlar! Size Kabe’yi Haccetmek farz kılındı. Rabbinizin davetine kulak verin!” diye seslendi. İşte bu kıymetli davetin yapıldığı günden beri mü’minler Allah’ın misafiri olmak için kutsal beldeye seyahat ederler.
Hac mevsimi geldiğinde dünyanın dört bir köşesinden giden müslümanlar İslam’ın nabzının attığı kutsal topraklara kavuşurlar. Büyük bir aşk ve vecd içinde Kabe’yi tavaf ederler. Hayatları boyunca namaz kılarken yöneldikleri kıbleye kavuşmuş olmanın hayret ve sevincini yaşarlar; adeta gözlerine inanamayıp “gerçekten burada mıyım?” sorusuna cevap bulmaya çalışırlar.
Bu güne kadar hiç görmedikleri ama hissettikleri Müslüman kardeşleri ile tevhit yörüngesinde buluşmanın kıvancını yaşarlar ve orada gidemeyenler adına da elçilik yaparlar.
Safa ile Merve’de sa’y ederek Hz. Hacer’in su arayış ve suya kanış heyecanını yaşarlar.
Arefe Günü Arafat’ta af ve mağfiret isterler. İşte o gün Arafat bir başka güzeldir. Hz. Adem ile Hz. Havva misali bir araya gelen mü’minler Allah’ın huzurunda aciz, muhtaç bir şekilde affı beklerler. Cenabı Hakk’ın en büyük ikramı olan bağışlanmayı ümit ederler.
Asıl maksat Arafattır hacılar için.  Bir ömrün kararmış satırlarının silinip yeni bir sayfanın açılma ümidi ile kalkar  eller ve bükülür boyunlar, dökülür göz yaşları. Arafat, kulun Rabbine yep yeni, ter temiz bir kul olma sözü ile var olduğu huzurdur. Rabbin kuluna verdiği en büyük af ve mağfiret fırsatıdır. Her hac yolcusu bu Arafat anlarını adeta yudum yudum içer, nefes nefes içine çeker.

Ve hacılar günü böylece ihya ettikten sonra Müzdelife’ye gelerek orada da geceyi ihya ederler; Şeytan taşlamak için taş toplarlar. Müzdelife ’de taş toplamak, hataları kabul etmek ve onları kendinden uzaklaştırma erdemini göstermektir.

Şeytanı taşlayan hacılar bu hafiflikle Kabe’ye giderek farz olan tavaflarını yaparlar. Hac için giden her ferdin yüreği burada atar, yolu buradan geçer. Herkes kendi dilinde göz yaşı döker ve dualar ederek Rabb’in bu nimetine şükreder.

Hac için kutsal topraklara giden herkesin yolunun geçtiği bir mekan daha vardır ki orası da Medine’dir. Medine’ye gidiş, bir hacı için Hz. Peygamber’e olan saygı, sevgi ve muhabbeti ifade etme fırsatını buluştur.  Medine… Peygamber şehri. Yeryüzünde Allah’a en sevimli toprak parçası… Çünkü Allah Rasulü’nün hicret ettiği ve halen medfun bulunduğu yerdir. Şair Nabi ne güzel söylemiş:
”Hakikat cennetinin en korunmuş köşesi,
Peygamberlik ilinin başşehri Medine’dir.
Uyuduğu yer o yer O Nebiler Şahı’nın,
Cennet eğer yüzükse kaşı da Medine’dir.”
Hac yolcusu kardeşlerimiz Mekke’den Medine’ye giderken Hz. Peygamber’in Hicret yolunu takip edecek ve o günlerin heyecanını yüreklerinde taşıyarak Medine’ye girecekler. Mescid’e yaklaşıp Yeşil Kubbeyi gördükleri ve Ravza ’da ilk namaz kıldıkları anı hiç unutmayacaklar. Çünkü bu mekân Hz. Peygamber’in “cennet bahçesi” diye nitelendirdiği bir mekândır.

Hac görevini yerine getiren bir peygamber aşığına bahşedilecek en güzel hediyelerden biri bu şehirde Hz. Peygamber’e komşu olmak ve O’nun evini ziyaret etmektir.
”Benim şu mescidimde kılınan bir namaz Mescid-i Haram dışında diğer mescitlerde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır” müjdesine nail olabilmek için Medine’de Peygamberin misafiri olmak… Mescidin minarelerinden okunan ezan-ı Muhammedi’yi O’nunla beraber hissetmek, kılınan namazlara O’nunla birlikte şahit olmak,  binlerce Muhammed ümmeti ile tek yürek olmak… Bütün bunlar yaşlanmış, çoraklaşmış ruhları gençleştirecek.

Bir gün sabahın erken saatlerinde Kuba ve Kıbleteyn Mescitlerini ziyaret ederek Hz. Peygamber’in geçtiği yollardan geçecekler. Uhut ve Hendeğe giderek peygamber efendimizin ve kıymetli ashabının acılarla dolu günlerine, yaşadıkları mekânlara tanıklık edecek, tarihte öğrendiklerini adeta yeniden yaşayacaklar. Uhut şehitlerini ziyaret ederek Fatihalar okuyacaklar.

Mekke ve Medine’de yaşanan bu günler, oraya giden her mü‘minin gönlüne yerleştirdiği bir mutluluk konsantresi olacak. Onu iyi bir şekilde koruduğu sürece ömrü boyunca bu mutluluk iksirinden her an istifade edebilecek.
Rabbim hepimize derinliğini alabildiğine hissedebileceğimiz, anlamını yaşayabileceğimiz mebrur makbul ve rızasına uygun haclar nasip etsin. Amin!
Selva ÖZELBAŞ

ŞEVVAL BİZE NE DER

ŞEVVAL BİZE NE DER

“Her kim Ramazan orucunu tutar, sonra peşinden de Şevval ayından altı gün oruç tutarsa bütün sene oruç tutmuş gibi olur.” (Müslim, Sıyam,58.)

Hz. Peygamber (s.a.v) bu hadisi ile bize ramazan ayını takip eden ayda da oruç tutmayı tavsiye etmekte hatta “bütün sene oruç tutmuş gibi olur” buyurarak oruca devamı teşvik etmektedir.

Rahmet ayı ramazan bayramla son buldu. Her sayılı gün gibi o da geçip gitti. Aslında düşünecek olursak ramazan ayı hiçbir zaman öyle hemen geliveren bir ay olmamıştır. Üç aylar dediğimiz ve öncesindeki Recep ve Şaban ayı ile, bu aylarda tutulan oruçlarla, kutlanan kandil geceleri ile hissettire hissettire girmektedir hayatımıza. Gidişinin de aynen böyle hissettirerek olması gerekir ve çok normaldir. Hz. Peygamber’in hadisi de bu tarz yaklaşıma işaret etmektedir adeta. Böylece sosyal bir varlık olan inanan insan manevi atmosfere bedenen ve ruhen alışarak girmiş olacak, diğer işleri ve ibadetlerini birbirine uyarlayarak düzenleyecektir.

İbadet yoğunluğunu sosyal hayatla bütünleştirmek; daha anlamlı ve faydalı hale getirmek, hazırlıklı olmak çok önemlidir. Bu yüzden gelişin adeta bir bahar mevsimi gibi mutedil bir geçiş sağlaması gerekir. Hele bir de öncesinde on bir ay gibi uzun bir zaman dilimi geçmişse yaşanacak ramazan ortamına daha fazla önem vermek, her anlamda hazırlıklı olmak gerekecektir.

Gelişi böyle muhteşem olan ayın gidişinin de son derece manidar olması gerekir. Çünkü yavaş yavaş da olsa girilen manevi havaya iyice alışılmıştır. Bedenler oruç tutmaktan zorlanmamaktadır. Okunan Kur’anı Kerim ve indirilen hatimler dünya semasını coşturmuş; kılınan teravihler, yapılan hayır ve hasenat melekleri dahi kıskandıracak hale gelmiştir. Diğer taraftan da şeytan ve işbirlikçileri sabırsızlanmaktadır çünkü insanlar on bir ay boyunca hiç yapmadıkları pek çok iyilik ve ihsanı bu bir ay içine sığdırmışlar hatta daha neler yapabilirim diye Rablerine kullukta ve insanlıkta yarışır olmuşlardır.
Elbette şeytanı zincirlere vurduran, cennet kapılarını açıp cehennem kapılarını kapatan ramazan ayında bu kadar ibadetten birden bire çıkıvermek, ibadet yoğunluğundan sıyrılıp eski köhne, ibadetsiz günlere dönüvermek; adeta ramazana has Müslüman oluvermek kimseye yakışmayacak ve Allah’ın da hoşnutsuzluğuna neden olacak bir durumdur. Haramlardan uzak kalmayı, Kur’an okuyup namaz kılmayı, pek çok faydası olan oruç ibadetini, maddi manevi diğergam olmayı, hayır ve hasenatı sadece ramazan ayına tahsis etmek elbette yakışık almayacaktır. İnsanın bir ay devam eden bu süreçte ramazan ayı vesilesi ile alıştığı hayata bir nebze olsun devam edebilmesi için onu takip eden aylarda da bu alışkanlıkların sürmesi inanan ve bu dünyaya imtihan için gelen her Müslüman için önemlidir.
İşte Hz. Peygamber’in şevval ayında tutmayı tavsiye ettiği bu altı orucun diğer bütün aylara sirayet edecek kadar değerli olduğunu ifade etmesi iyice düşünülmesi gereken bir durumdur. Ayrıca Hz. Peygamber’in bize tavsiyelerinden anlıyoruz ki ibadetlerde devamlılık esastır;  farz olanlarda devamlılık kat’i, nafilelerde de devamlılık kulun kemaline, insanlığının ve kulluğunun güzelliğine vesiledir.
Rasulullah adeta; “ey ümmetim bu ramazan ayı boyunca yaptıklarınızı hemen yıkmayın, yok etmeyin, tüketmeyin. Ramazanda yapıp diğerlerinde yapmamazlık etmeyin. Öyle birden bire rehavete kapılıp oluşturduğunuz atmosferi bozmayın. Öyle olun ki diğer on bir ay boyunca sanki oruç tutuyor gibi olun, on bir ay boyunca ramazan ayındaymış gibi güzelliklere devam edin ve sevap kazanın” demek istemekte ve Şevval orucunu teşvik etmektedir. İnsan adeta bu ay ile birlikte ramazanda kazanılan ve ramazanla elde edilenler konusunda samimiyet testine tabi tutulmaktadır.

Anlıyoruz ki,  ramazan ayı ve orucu, Şevval ayında da önemini devam ettirmektedir. Şevval ayı ramazan’ı takip eden, bayramı taşıyan aydır. Hac aylarının da başlangıcı olması hasebi ile ayrı bir önem arz eder. Kişi ramazan ayında toplu halde elde ettiklerini şevvalde tek başına yaşama sınavı geçirecektir. Dolayısıyla irade, inanç ve samimiyetini kendisine ispat edebilme fırsatını bu ayda bulacaktır. Bu fırsatla, elde ettiği olumlu alışkanlıkları bütün bir ömrüne yaymış olacaktır inşallah!
Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

İYİ SÖZ ve DAVRANIŞ RAB’Bİ HOŞNUT EDER

İYİ SÖZ ve DAVRANIŞ RAB’Bİ HOŞNUT EDER

Kur’an-ı Kerim’de Allah (c.c.) “İyi söz ve güzel iş O’nun katına yükselecek”     buyurur.
Ebu Hureyre (r.a.)’den nakledilen bir hadiste de, Allah Rasulü (s.a.s.)’nün şöyle buyurduğu bildirilmiştir:
“Allah (c.c.) kıyamet gününde (bir kimseye) şöyle seslenecek:
‘Ey Ademoğlu! Hastalandım, beni ziyaret etmedin.’ (O şahıs), ‘Ey Rabbim! Sen âlemlerin Rabbisin, ben seni nasıl ziyaret edebilirim?’ deyince Allah(c.c.)  ‘Falan kulum hastalandı, onu ziyaret etmedin, eğer ziyaret etseydin beni onun yanında bulacağını bilmiyor muydun?’ diyecek.
Allah, ‘Ey Ademoğlu! Yiyecek istedim bana yedirmedin’ diyecek. (O şahıs), ‘Ey Rabbim, Sen âlemlerin Rabbisin, ben Sana nasıl yedirebilirim?’ deyince  Cenab-ı Hak, ‘Falanca kulum yiyecek istediğinde ona yedirmedin, şayet yedirseydin bunu(n karşılığını) benim yanımda bulacağını bilmiyor muydun?’ diyecek.
Allah, ‘Ey Ademoğlu! Senden su istedim bana su vermedin’ diyecek. (O şahıs), ‘Ey Rabbim, Sen âlemlerin Rabbisin, ben Sana nasıl su verebilirim?’ deyince, Allah, ‘Falan kulum senden su istediği hâlde ona su vermedin, eğer verseydin bunu(n karşılığını) benim yanımda bulurdun’ buyuracak.”

Hiç bir kimse kesinlikle yaptığı iyilikle Allah’a fayda sağlayamaz, kötülükle de O’na asla zarar veremez. Allah’ın kimsenin iyiliğine ihtiyacı yoktur. O, Kıyam bi-nefsihi -kimseye muhtaç değil- ve Muhalefetü’n lil-havadis -yaratılmışların hiç birine benzemez-  sıfatlarına sahiptir.
Hastayı ziyaret etmek, aç ve susuzun ihtiyacını gidermekle o insanlar fayda görürler ama bundan en çok Rabbimiz hoşnut kalır. O’nun bu hoşnutluğu ve rızası ise iyilik sahibi için en büyük kazançtır.

İyi olmak ve iyi davranışlarda bulunmak bir Müslümanın hem kişisel ve toplumsal sorumlulukları arasında hem de onun Rabbine kulluk etme durumu ile alakalıdır.
Yukarıdaki hadiste ve ayette kulların iyilik yapmaya, iyi olmaya şiddetle teşvik edildiğini; iyiliğin, iyiliği yapan ve iyilik gören için ne kadar da anlamlı olduğunu görüyoruz. Her amelin en büyük değerini de Allah katında bulduğunu anlıyoruz. Aynı zamanda yapılan iyiliklerin, tesirlerini hem bu dünyada hem de ahrette gösterdiğini, sonuç alındığını bize işaret ediyorlar. Kur’an’ın ifadesine göre, “iyilik yapan kendi lehine, kötülük yapan da kendi aleyhine”     davranmaktadır.
Özellikle Hadis-i şerifte  Allah’ın, kullarına yapılan iyiliği, âdeta kendisine yapılmış gibi önemsediğini ve bu şekilde değerlendirdiğini görüyoruz. Her ne kadar faydasını başta insanlar olmak üzere bütün yaratıklar görüyor olsa da yapılan iyi bir amel öncelikle Allah katında değerini buluyor, anlam kazanıyor. Yine anlıyoruz ki, Allah aç, susuz, hasta ve güçsüz ve her türlü ihtiyaç sahibinin yanındadır.

İnsanlar farklı özelliklerde yaratılmıştır.  Kur’an’da  “Allah, rızık hususunda kiminizi kiminizden üstün kıldı.”     buyurulması ‘Allah kimi¬nizi zengin, kiminizi fakir, her birinizi ayrı özelliklerde yarattı böylece birbirinize ihtiyaç halindesiniz’ anlamına gelmektedir.
Farklı kabiliyet ve becerilere sahip; cinsiyetleri, sağlıkları, maddi-manevi imkânları eşit olmayan toplum hâlinde yaşayan insanların her biri, her zaman birbirine muhtaçtır.
Allah’ın insanları fıtrat olarak bir diğerine muhtaç durumda yarattığı hiçbir kimse kimseden müstağni değildir. Altın kapının gümüş kapıya mutlaka ihtiyacı vardır. Dolayısıyla bu yaratılış, her bir bireyin, kabiliyet ve özelliklerine göre diğerleri ile yardım ve dayanışma içinde olmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Hatta bu, toplum halinde yaşamanın ve medeni olmanın gereğidir. İslam fıtrat dini olduğuna göre yardımlaşma ve dayanışma dini olması kadar doğal bir durum olamaz.
Kur’an “iyilik ve takva üzere yardımlaşın”   der. Her işinde Allah’ın hoşnutluğunu esas alan Müslüman ise hiçbir talimat ve yaptırım olup olmadığına bakmadan görevini yerine getirmekle topluma karşı sorumlu ve mükelleftir.

Yüce dinimiz hem kavil hem de fiil ile iyi olmayı öğütlerken, bunun nasıl yapılabileceği konusunda da bazen farzlar bazen vacipler koymuş ve bunlar dini bir vecibe olarak kabul edilmiştir. Müslüman bireyler bazen de müstehab derecesinde iyi amellere yönlendirilmiş ve teşvik edilmişlerdir.
Mesela kişinin ailesine infakı bir yükümlülüktür ve dini vecibedir. Yakınlarına ve diğer insanlara infakı ise sorumluluktur; teşvik edilir ve sevabı çok büyüktür.

“Tasadduk” ve “infak” Kur’an-ı Kerim’de çokça zikredilen bir konudur: “Sadaka veren erkeklere ve sadaka veren kadınlara… Verdikleri kat kat artırılır. Onlara değerli bir mükâfat da vardır.”   buyurulur. Özellikle sadaka genel anlamlı olduğu için herkesin yapabileceği bir iyiliktir.
“Ey inananlar, bizim size rızık olarak verdiğimizden infak edin.”   buyurarak Müslümanların mallarının asıl sahibinin Allah olduğu ve ona sahip olanların da bir aracı oldukları vurgulanır. Allah (c.c.) her canlının rızkına kefildir. Ve bu rızkı farklı ellerde yaratmıştır.
Peygamber Efendimiz (s.a.) de İslam’ın beş temel üzerine bina edildiğini ifade ettikleri hadislerinde,    zekâtı bu temellerden biri olarak saymış ve Müslümanlar, İslam’ın beş şartı olarak bilinen bu vecibelerden biri olan zekâta ayrı bir önem vermişlerdir. Nitekim zekât belirli şartları taşıyanlar için farz bir ibadettir.

Güzel dinimiz İyiliği sadece maddi olarak yapılanlarla sınırlamamış; “Allah yolunda mal harcayın, kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın ve güzel hareket edin. Çünkü Allah güzellik ve iyilik edenleri sever.”    buyurmuştur. Bu konuya çarpıcı örnek başka bir ayette Cenab-ı Hak;
“O (Allah’tan hakkıyla korka)nlar, bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar, insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever.   buyurur.
Ve yine; “kim iyilik getirirse, ona o (getirdiği)nin on katı vardır. Kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır; onlar haksızlığa uğratılmazlar.

Komşuya iyi davranmayı ve iyiliği emretmeyi-kötülükleri men etmeyi; öfkelenmemeyi şiddetle tavsiye eden; tebessümü sadaka gibi kabul eden Hz. Peygamber de bu konuda “hayra delâlet eden onu yapmış gibidir.”    “Hediyeleşin ki, sevişesiniz.”    “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez ve onu yalnız bırakamaz.”   “Kardeşine, zalim de olsa, mazlum da olsa, yardım et…”   buyurmaktadır.
Hz. Peygamber’in bir hutbesinde “Bir hurma parçacığı ile de olsa kendisini ateşten kurtarabilen kurtarsın. Bunu da bulamayan bunu güzel bir sözle yapsın.” Şeklinde buyurması iyiliklerin yapılmasını kolaylaştıran bir üsluptur. Böylece insanlar ufak da olsa birbirinin ihtiyaçlarını karşılayabilir, yapılan iyiliği küçük görmeden birbirlerine yaklaşabilirler. Önemli olan, iyiliğin samimiyetle ve ihlasla yapılması ve bu anlayışla da kabul edilmesidir. Güzel bir söz var der ki, “Az Nimeti az sanma, kimden geldi ona bak. Az günahı az sanma kime karşı ona bak!”
İyiliğin tarifini ve özetini yine en güzel yapacak olan Kur’an’ın kendisidir. Ve şöyle buyurur:
“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah’ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!”
Sonuçta özetleyecek olursak iyilik, İman, ibadet ve ihlasla yapılan bütün salih amellerdir. Bütün iyi söz ve davranışlar  Allah’ın katına yükselir. İhsan ve ihlasla yapılmış ise büyür; riya, gösteriş ve başa kakılarak yapılmış ise kıymetini kaybedip sahibini müflis haline getirebilir.

Selva Özelbaş, 2014

RAMAZANIN MESAJLARI

RAMAZANIN MESAJLARI

“Ramazan ayı, insanlara yol gösteren, hidâyeti, doğruyu ve yanlışı ayırdedip açıklayan Kur’an’ın indirildiği aydır. İçinizden kim o aya yetişir(ayı görür)se oruç tutsun. Kim hasta olur, yahut seferde bulunursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutsun. Allâh sizin için kolaylık ister, güçlük istemez. Sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı tekbir etmenizi ister. Şükredesiniz diye (size bu kolaylığı gösterir)” 2/185

Ramazan ayı kendini hissettire hissettire gelen bir özelliğe sahip; Önce recep sonra şaban ve daha sonra ramazan… Üçü birden bir mevsim gibi… Kendi içinde baharı, mutedil bir havayı ve ısıtan sıcakları yaşatan bir mevsim. Aynı zamanda oruç ibadeti ile özlemi, sabrı, coşkuyu, durgunluğu, teslimiyeti insanlara hissettiren; çorak gönüllere sağanak sağanak rahmet yağmurları indiren bir mevsim…

Ayette önemli bilgiler ve mesajlar var bütün inananlara. İlk mesaj Kur’an’ın bu ayda inmiş olduğudur. Ramazanı ramazan yapan, bol bol rahmete vesile olan şey Kur’an’dır. Kur’an indiği yeri bereketli kılıyor. İndiği göğü nura gark ediyor. İndiği peygamberi âlemlere rahmet kılıyor. İndiği âdemi insan yapıyor. Girdiği kalbe inşirah veriyor. Dolayısıyla bu ay dünyanın her yerinde bol bol okunduğu için yeryüzü Kur’an sadaları ile dolar.

Kur’an inmeden önce kalpler çoraktır, hem de ziyadesiyle. İnen Kur’an sayesinde insanlık rahmeti tattı. İnsan olmanın değerini bir olan Allah’a iman ile anladı. İnsanlar bir olana inanarak ve sadece O’na boyun eğerek dünya köleliğinden kurtuldular ve gerçek hürriyeti tattılar. Kadınlar ve kız çocukları korkusuzca yaşamanın ve eceli ile ölmenin sadece erkeklere ve güçlülere mahsus olmadığını anladılar. İşte bu yüzden ramazan ayına rahmet ayı denildi. Öyle bir rahmet ki, başından sonuna rahmet, mağfiret ve cehennemden azad olup cenneti kazanma ayı…

Ayetteki İkinci mesaj oruç ibadetindedir: Oruç tutmak açlığın, yokluğun, sıhhatin ne olduğunu, Rabbin verdiği nimetlerin helal olanlarına el uzatmak ve haramlardan uzak durmanın gerektiğini, nefsi eğitmenin ve erdemli yaşamanın değerini anlatan bir ibadet. Açlık ve susuzluk ramazanda oruç tutarken kıymet kazandı ve anlaşıldı.  İnsanoğlu nimetin varlığını ve değerini elindeyken anlamıyor olsa gerek ki, Rabbi oruç ile açlığı-yokluğu tattırarak olmayanların halini anlatmaktadır. İftar sofraları ise; taamın sabırla, paylaşımla, şükürle nasıl da bereketlendiğinin en güzel ispatıdır.

Bir diğer mesaj da; maddi-manevi, acı-tatlı ne varsa paylaşan bir toplum olmanın önemini anlatır. İftarıyla, sahuruyla, sadakasıyla, fitresiyle, bir de sonunda yaşattığı bayramıyla dünyamızı renklendiren bir ibadet olması; on bir ayın sultanı olarak dünyamıza, ülkemize, şehirlerimize, köyümüze kasabamıza, mahallelerimize ve ta gönüllerimize taht kurmasıdır.. Zekât, sadaka, fitre ve oruç tutamayanların verdikleri fidye fakirin yüzünü güldürmesi ile Allah’ın rahmetini celbeden en güzel amellerdir.

İnsanoğlu nisyan ile maluldür ve aralıklarla kendini yenilemesi gerekir.  Her sene yeniden gelen ramazan ayı üç aylar mevsimi ile birlikte eksilenleri doldurmak, bitenleri ve unutulanları hatırlatmak, eskiyenleri yenilemek için inananlara tanınan bir fırsattır.

Ayetin bir diğer verdiği mesaj ise, Allah’ın kulları için güçlük değil kolaylık dilemesidir ki bu, rahmetin ta kendisidir. Rabbin istediği hiçbir şey kulun vüs’atini aşmaz. Hiçbir emri kulun gücünün üstünde değildir. Her bir emri ve nehyinin de önemli bir nedeni vardır, hikmeti vardır. O yüzden Allah’ın emirlerine karşı gelmek, hikmete karşı gelmek ve hikmetteki rahmetten mahrum olmaktır.

Ramazan ayı geldiğinde bütün Müslümanlar ortak bir manevi atmosferde yaşarlar. Ramazanın Müslümanlara bahşettiği ittihad ortamını paylaşırlar. Bu bir ay içinde sahuru, iftarı, teravih namazlarını, imsak vakitlerini idrak ederler. On bir aydır fark edemedikleri hayatlarının nasıl bir hayat olduğunu anlamaya çalışırlar. Hayatı bu sayede ters yüz ederler. Rutinin dışına çıkarak Allah’ın koyduğu düzenin kıymetini anlamayı sağlar.

Doğrusu ramazan ve oruç sayısız dersler ve mesajlarla doludur. Önemli olan derslerini hatırlayan, idrak eden, ibret alan sorumlu kullardan olmaktır.