Kategori arşivi: Umre Yazılarım

BİR MEDİNE AKŞAMI

Medineli Günler- 6

050320137128

BİR MEDİNE AKŞAMI

Mescidin çevresinde Medine akşamları oldukça hareketlidir. Özellikle yatsı namazından önce mescidin içi dolar. İnsanlar bahçelere taşarlar. Özellikle çocuklu kadınlar dışarıda namaz kılarlar. Böylece hem yer içer hem de çocuklarını eğlendirmiş olurlar mescidin çevresinde. Mescidin bahçesinde çocuk o kadar çok ki, yaz tatili olması bu oranı daha da artırıyor. Akşam olmasına rağmen hala sıcaklığını koruyan taşların üzerinde kovalamaca oynar çocuklar, mermerlerin üzerinde birbirlerini sürüklerler. Ezanın okunması ile birlikte kadınlar etrafa çeki düzen verirler, namaza durulur, çocuklar oyuna devam ederken bebekler de ayrı teraneden okumaya başlarlar. Annelerinin kucaklarından başka hiçbir şey onları susturamaz. Bu nedenle anne bir taraftan namaz kılar diğer taraftan çocuğunun bilumum ihtiyaçlarını görür. Bu vaziyette hem mescitte ibadet edilmiş hem de çocuklar manevi atmosferi yaşamış olurlar. Sonunda namaz biter. Çarşılar yeniden açılır, alış-veriş başlar kimileri için. Kimileri de Hz. Peygamberi ziyaret etmek için mescide yönelirler.

Yatsı namazından sonra da Ravza ziyareti yapılmaktadır. Özellikle yatsı ziyaretinin ardı arkası kesilmez. Temmuz, ağustos aylarında Arap ülkeleri tatilde oldukları için akın akın ziyarete gelinir. Saat 23 e kadar açık olan kapıdan girenin haddi hesabı yoktur. Ama bir de bakmışsın o kadar insan o kadar dar zamanda o kısıtlı yerde ne zaman namaz kılmış ve çıkmış. Son bir iki rekatı da Hücre-i saadetin en yakınında kılmak için yalvaranları, ağlayanları kırmadan ziyaret tamamlanır. Oraya kadar gelmiş olan hiç kimse Rasulullah’ı ziyaretten daha doğrusu Ravza’da namaz kılmaktan geri bırakılmaz. Hatta öyle gözü açıklar ve becerikliler vardır ki, defalarca içeri girip rekatlar dolusu namaz kılmadan dışarı çıkmazlar.

Yine bir akşam yatsı namazından sonra Ravza ziyareti yaptık. İnsanların ilgisi ve teveccühü çok fazla, ben de onlara karşı hoşgörü ve anlayış içindeyim. Bir gece daha hizmetimi yapmamın verdiği hazla mutluluk içerisinde emanete koyduğum telefonumu alıyorum emanet bürosundan. Değişik duygularla mescitten çıkıyorum. Kapıdaki görevliyle vedalaşıyorum. Güle güle mürşide Türkiye diyor bana. Mescidin bahçesinde; Yeşil kubbenin karşısında ya aile ve çocuklarıyla ya da tek başlarına, kimi oturmuş kimi uzanmış vaziyette insanlar, sanki kuş tüyü minderler serili yerlerde. Onlara imreniyor ve ben de oturuyorum. Ravza’dan çıkışta burada oturanlara insan imreniyor, bu sükûnet ortamında oturup dinlenmek, hasbihal etmek istiyor. Mekke’de Kabe’ye karşı, Medine’de de Yeşil Kubbe’ye karşı  oturup tefekkür etmek, aradan zaman perdesini kaldırıp seyretmek çok güzel. Tam karşımda Yeşil Kubbe ve Baki Kapısı, Mescid’i ziyaretten çıkanlar görünüyor.

Oturduğum yer harika bir yer. Arka tarafımda Baki Kabristanı, sağ tarafımda Mescit, sol tarafımda kıble. Oturduğum mekândan çok etkilendim. “Allah’ım! Beni ne güzel bir yere getirdin. Ne güzel bir görev nasip ettin?.. Nedeni ne olursa olsun iyi bir şey nasib ettin Allahım!” diye konuşmaya başladım. Bu günlerde bir burukluk var içimde. Bir buçuk aydır buradayım. Gideceğim günler yaklaşıyor. Bir daha gelir miyim? Ne zaman gelirim? Nasıl gelirim?  Dua ediyorum; “Allahım! Ahirette ayırma şefaatini nasib et. Orada da Peygamberimize komşu et. Burada göremediklerimizi orada göster,  Ya Rabbi!”  diye dua ediyorum.

Etrafta oturan herkes kendi hayret âleminde. Orada duygulanmak, ağlamak serbest. Sonunda bana kısmet olan bu nimete sebep olan kişi aklıma geliyor. Bana bu beldelerin sevgisini küçükken veren; hacca giderken kendisini selamlarla uğurladığımız, gelirken konvoylarla karşıladığımız ve bavulunu merakla açarak getirdiği hediyelere sevindiğimiz babam. Kına kokulu bavuldan çıkan envai çeşit tesbih, yüzük, kolye, takke, misvak vs. hediyelik eşyalar, misk kokulu elbiselik ve seccadeler. Hepsi Peygamber diyarından gelen hatıra idiler.

Ay ışığının sönük kaldığı şu Medine akşamında bu güzel mekânda en yürekten duayı hak eden merhumu aklıma getirdi Allah. En güzel duaları onun için yapabilmeyi istiyorum.  Sen O’nun adını bana duyurmasaydın, bu yolda olmasaydın belki de ben burada olmazdım diyorum. Rasulullah’a ve bu kutsal beldelere olan merak ve sevgisini bizlere aktarabildiği için ona dua etmek bir vefa borcu benim için. Çok güzel hatıralar anlatırdı döndüğünde. Biz de imrenirdik buralara gelebilenlere. O zamanlar bizim için çok uzaktı belki masal gibi gelirdi bu beldelere seyahat. Zamanla o kutsal beldelere gelip gittikçe buralardan haber getirdikçe heveslenmeye hayaller kurmaya başladık. Hayaller gerçek oldu şimdi ruhumla ve bedenimle buradayım.  Hiç biri hayal değil, hepsi gerçek; şurada oturuşum, nefes alışım, hissettiklerim, karşımda duran Mescid-i Nebi gerçek,  Bu kavuştuğum nimeti görmezden gelmem, çok doğal saymam mümkün değil.

Bu nimeti nasip edene şükredip sebep olanlara dua etmemek olmaz. En başta rahmetli babam için; “Allahım onun mekânını ve makamını cennet et. Kıyamete kadar ona güzellikler içinde bak, orada sıkıntı çekmesin. Dünyada garip bir insandı. İlim, irfan insanıydı; ya öğrenmekle ya da öğretmekle meşgul olmuştu.. Ona merhamet et. Kabir azabından koru. Sevdiklerinle beraber olmasını nasib et. Küçükken “ona fıkıh öğretin” diye Hz. Aişe’ye talimat veren Hz. Hatice’yi rüyasında gördüğünü söylerdi. İnşallah onlarla beraber olsun. Ahiretin nimetlerinden mahrum olmasın. Günahlarını affet. Affet Ya Rabbi!” diye dua ettim. Ardından diğer yakınlarıma ve dua isteyen herkese.

Duygu seli devam ediyor ayrılık vakti yaklaşıyor. Zaman çabuk geçti. Şurayı cennet sansam da, yalancı dünyanın cenneti demem gerekir. Dünyanın cenneti de bu kadar olur, geçici ve kısacık. Asıl hayat, geçici olmayan Ahret hayatı. Önemli olan oradakileri kazanabilmek. Şu an kendimi içinde hissettiğim güzellik ortamından ayrılmak istemiyorum. Öyle bir ortam ki, dünyadaki cennet ya da şairin dile getirdiği cennetin üzerindeki görünen kısım, aysberg gibi, “cennet eğer yüzükse kaşı da Medine’dir” dediği gibi… Aynen…

 

Selva Hoca

MESCİDDE SON GÜNÜM

Medineli Günler-7

20130319_000044

MESCİT’TE SON GÜNÜM

Bizim Türk umrecilerinin geliştirdikleri bir adet vardır Medine’de. Sabah namazı kılındıktan sonra Yeşil Kubbe’nin önünde toplanıp dua etmek. Bu duanın en önemli sebebi, onların birkaç saat sonra Medine’den ayrılacak olmalarıdır.

Her sabah oradan geçerken öbek öbek birikip dua eden Türk umrecilerini veda ederken görünce, sanki ayrılan benmişim gibi, içim burkularak biraz uzaklarından geçer giderdim. “Hocam sen buradasın ne olur bize dua et biz gidiyoruz” diyen bu insanlarla mutlaka Ravza ziyaretinde beraber olduğumuz ve tanıştığımız için, şu anda beni gördüklerini düşünür biraz da çekinerek uzaklarından el sallayarak giderdim.

Mesciddeki vedalar da çok hüzünlü olur. Mekke’ye gidenler için bir teselli olsa da artık buradan ayrılacaklar için üzüntü had safhadadır. Hz. Peygamber’i bırakıp gitmek çok zordur çünkü… Bir türlü Ravza’dan ve Mescid’den çıkmak istemezler. Biraz çıkar, az ilerde tekrar dönerek yaşlı gözlerle Hücre-i Saadet’e yönelirler. Rasulullah’a el sallarlardı. Bu manzara her gördüğümde beni de üzer, ayrılan benmişim gibi gözlerim yaşarırdı.

Medine’ye geldiğimde irşad ekibinde bir bayan arkadaş vardı ve ben onun Medine’den ayrılışına tanık oldum. Arkadaşla birkaç gün beraber kaldık. Mescid’e gittik, birlikte çalıştık. Biraz daha kalabileceğini zannederken gideceği günün haberini alınca alıştığı bu güzellikten ayrılık vaktinin geldiğini ciddi ciddi anlamış ve hüzünlenmeye başlamıştı. Onun üzüntüsü bana da sirayet ediyordu. Son yatsı ziyaretinde hep onu izledim. Mescitten hemen çıkamadı. Dışarı çıktığımızda da birçok kişi Yeşil Kubbe’nin karşısında oturuyordu. Ona, isterse burada biraz oturabileceğimizi söyledim. Çok sevindi, biz de oturduk ve kaside, ilahi ne varsa söyledik söyleyebildiğimiz kadar. Arkadaş için güzel bir veda olmuştu. Koskoca alan ve sesimizi kimse duymuyordu. İlahi faslı bitmiş, gitmek üzereyken yanımıza sıcacık pide ve yemekler geldi. Pideleri yemek için biraz daha oturmuştuk.

Derken, bir gün geldi ve vakit benim için de sona erdi. Veda etmek istemediğim son öğle ziyaretimi yapmak için mescide gittim. Öğle namazını her zamankinden daha itinalı daha dikkatli kılmaya özen gösterdim. Umreciler her öğle namazından sonra olduğu gibi ziyaret için Mescitte toplanmaya başlamışlardı. Hiç kimseye ben gidiyorum diyemedim. Sessiz sedasız bir kenarda da oturamadım. Sanki burada ebedi kalıyormuşum gibi. Onları, yine toparlamaya çalıştım. İçeri girme zamanı geldiğinde onlara son bir tekmil verdim. “Haydi hanımlar yavaş yavaş kalk ve ilerle, levhayı takip et….” diyen, sanki ben değildim. Yoksa  ben miydim?…Garip duygular içinde içeri, şemsiyeli bölüme girdik…Umrecileri bir kenara oturttuk. Kimseye bir şey yansıtmak istemiyordum. Bu safhadan sonra bir umreci gibi sükûnetle bir kenarda oturmaya karar verdim. Gruptan uzakta ve Yeşil Kubbe’nin karşısında herkese “burası, manzarası en güzel yer hanımlar” dediğim tarafta bir sütuna sırtımı dayayarak oturdum. O kadar alışmıştım ki, o kadar benim olmuştu ki, sanki bütünleşmiştim bu mekanla.  Karşımda Hz. Fatıma’nın evi ve Yeşil Kubbe… Şemsiyeler üzerimde…Sütunlar….Bazı isimlerin yazılı olduğu küçük yuvarlak levhalar…kemerler…Her tarafına… Rasulullah’ı gece gündüz gören her taşa, duvara… Her şeye, tekrar tekrar baktım. İnsanlara baktım, rengârenk. Özellikle Pakistanlılar… Afrikalılar…

Mesciddeki arkadaşları görüyorum. “Türkiye mürşide..Türkiye mütercim… Selva abla…” diye sesleniyorlardı. Birkaç gün önce gideceğimi söyleyince üzülmüş tekrar gelmem için dua etmişlerdi. Bugün bundan sonra uzaktan takibe karar verdim. Daha doğrusu kendimi de uzaktan izliyor ya da her şeyi bir buğulu camın arkasından görüyordum. Her şey sanki gözlerimin önünden akıp gidiyor ve ben bitmesini istemediğim bir filmin sonuna gelmiştim. Kendimi veda eden biri olarak görmekten adeta kaçıyordum. Bulunduğum yer hem çok güzel hem de çok rahattı. Şurada hep şöylece kalsam diye düşündüm. Çünkü genellikle oturmak nasip olmuyordu.  Çok geçmeden yanıma bir anne ve iki kız çocuğu geldiler. Çocukla konuşmaya başladım. Kızın adı Nuran, 9 yaşında, buranın yerlisi ve kardeşiyle, annesiyle ziyarete gelmişler. Nuran bana bir kurabiye uzattı. Reddetmedim aldım ve ben de ona şeker verdim.. Bir taraftan da deftere bir şeyler karalıyordum. Yazmakta olduğum defterimi görünce bana kâğıt üzerinde oyun oynamayı teklif etti. Kurallarının ne olduğunu bilmediğim oyunda beni mağlup eden Nuran’ın, kardeşi ve annesi gitmek üzere kalkınca o da ayağa kalktı ve giderken hiç ummadığım bir şekilde bana elini uzattı ve veda etti. 9 yaşındaki çocukta bulunan sosyal zekâya hayran oldum. Rasulullah’ın evinde, bu mahzun halimde beni gülümsetmişti ve günlerdir mücadele verdiğim şu güzel mekândan ayrılık gününde benim için bir teselli oldu.

Aslında karnım acıkmıştı “Ya Rasulallah, bu ikram senden mi geldi?  Bu kurabiyeyi kızın Hz. Fatıma mı yoksa eşlerinden biri mi yaptılar? Çok teşekkür ederim”  diyerek yedim.  Bu ikram beni çok etkilemişti. Duygularıma hâkim olamadım. Şimdi de gözyaşlarımı fark eden biri gelerek yanıma oturdu ve nedenini sordu. Hüznümün nedenini anlattığım kişi bir Endonezyalıydı. İsmi Rahmet olan bu kızcağız aslında Mekke’de çalışıyor ve buraya ziyarete gelmiş. Epeyce konuştuk; Endonezya’dan, Türkiye’den… Ailelerimizden… Neşeli biriydi Rahmet. Burada bulunuşuma bir anlam kattı. Bana tekrar gelmem için dua ediyor, benden de dua istiyordu. Bekâr olduğunu öğrendiğim Rahmet, “Endonezyalı biriyle evleneyim ve Mekke’de yaşayayım diye bana dua et” diyordu. Nuran’dan sonra beni bir adım daha ileri götürerek güldürmeyi başarmıştı Rahmet. Şu güzel beldede yaşadıklarım ve şu an benim için gerçekten büyük bir lütuf ve rahmetti. Belki bu, bana gerçek rahmeti hatırlatan bir güzellikti. Doğrusunu söylemek gerekirse ayrılık moduna girmek istemiyor ve benim için her gün yaptığım ve yapmaya da devam edeceğim ziyaretlerimden biri gibi davranmak istiyordum. Bu arada önümüzden geçen Türkiye grubu ile ilgilenmiyor, her şeyden, acı duymadan yavaş yavaş uzaklaşmaya çalışıyordum. Rahmetle vedalaşarak bizim grubun en arkasında bir yere oturdum.

Mescidi Kadimin önündeyim. Umrecilere hep oturmalarını ve sabretmelerini tavsiye ettiğim yerde. “Sevgili hanımlar! Ne güzel bir yerde oturuyorsunuz bu oturmalarınızın kıymetini bilin, Rasulullah ile karşı karşıya, göz göze, diz dize, ülkemize döndüğünüzde keşke biraz daha… demeden” diye söylediğim, söylerken de hep onların yerine kendimi koyduğum mekânda. Şimdi de kendime söylüyor ve bekliyorum. Çok doğru söylüyormuşum burada sükûnetle oturmak çok güzel ve farklı. Hele de ertesi gün burada olamayacağını bildiğinde. Bu kadar zamandır umrecilere ne dediysem onları yaparak ilerlemeye çalıştım. Hep en önde olmak isterlerdi. Benimse ayaklarım sanki ilerlemek istemiyor, ilerleyip kaybetmek istemiyordum hep önümde olsun istiyordum. Arkaya bakıp el sallamak zor geliyor. Ve ben onu hiç yapmadım. Herkese söylediğim gibi iki rekât namaz kılıp oradan çıktım. Doğrusunu söylemek gerekirse görevli gittiğim zaman orda kendim için ya da kendi kendime yaşamam mümkün olmuyor. Günlerdir ziyarete gelen onca insan vardı ve bunların pek çoğu ilk defa Mescid-i Nebi’ye ve Ravza’ya geliyorlardı. İçeri girdiklerinde yüzlerinde oluşan özlem ve iştiyak ifadelerine çok şahit oldum. İnsan ağlayanlarla ağlar, duygulananla duygulanır, gülenle gülerse sonuçta bu hale gelebiliyor. Hatta Ravza’da insanlara namaz kıldırdıkça kendim namaz kılmayı unutuyordum. İçerdeki görevliler “sen de namaz kıl” dediklerinde hatırladıklarım olmuştur kimi zaman. Burada insanların yaptıkları ibadetten ben zevk alıyor yaptıkları dualardan ben mutlu oluyordum her ne kadar onlar; “hocam nasıl namaz kıldık duamızı bile edemedik” diye hayıflansalar da ben iyi şeyler hissediyordum.

Yine de güle oynaya değil derin derin düşünerek ve hayıflanarak çıkıyordum Mescit’ten. Burada oluşumun bana kazandırdıklarının yanında eğer hatalarım olduysa bunun cezasının büyük olacağı korkusuyla. Bu düşüncelerle emanet bürosundan telefonumu aldım, her zamankinin aksine hiç kimse aramamıştı.

 

Selva Özelbaş

Mescid- Nebevi-07.08.2008

PEYGAMBER MESCİDİNDE BİR KUŞ MİSALİ

 

050320137135

PEYGAMBER MESCİDİNDE BİR KUŞ MİSALİ

Görevim gereği bir süre kaldım Medine’de. Her gün umrecilere konuşma yapar ve günde üç defa Mescit’te Ravza ziyaretine refakat ederdim. Günlerim eski Medine şehri yani Mescit’te geçti.

Mescid’e gidip gelirken gördüğüm Yeşil Kubbe Hz. Peygamber’in çok yakınımda olduğunu söylerdi. Salat ve selamlarla önünden geçer O’nun arkadaşlığıyla hiç korkmadan gecenin onikisi de olsa kaldığım yere dönerdim. Oturur pencerenin önünden Mescid-i Nebevi’yi seyreder, kendimce Ravza’ya doğru söz atardım.

Rasulullah’ın şehrinde olmanın huzuru içimi kaplamıştı. Hiçbir endişe duymadan kaldığım odamda dünyanın en mesut insanı olarak işlerim bitip uykum geldiğinde rahatça ve huzurla kafamı yastığa koyar deyim yerindeyse mışıl mışıl uyurdum. Kalkmam gereken saatte anında kalkar hazırlanır Hz. Peygamber’in misafirlerini ağırlamak için Mescid’e koşardım. Mescit’te namazdan sonra toplanan hanımlarla selamlaşır Ravza’ya girmek için onları hazırlardım. Etrafım soru soranlarla dolardı. Her soranın ve her sorunun benim için önemi büyüktü. Kendimi bu evin halkından biri hissetmemi sağlardı. Kimseye kızmadım ve surat asmadım. Zaten biraz durgun olsam hemen anlar ve sorarlardı.

Konuşma yapmak için otellere gidiyordum. Otel konuşmalarımız  çok içten ve duygusaldı. Orada neyi nasıl hissediyorsam onları öylece anlatıyordum. Genellikle Hz. Peygamber ve O’nun ahlakından, içinde bulunduğumuz şehrin kıymetinden, Rasulullah’a komşu olmanın hoşluğundan, Ravza ziyaretinin adabından, bu kutsal yolculuğun bize kazandırdıklarından ve onları nasıl koruyacağımızdan bahsediyordum. Bulunduğumuz topraklar bu konuşmaları daha da anlamlı hale getiriyordu. Bütün salon ve ben incelen yüreklerimiz nedeniyle göz yaşlarına boğuluyorduk.

Bunun aksine şunu söylemem gerekir ki, Mescitte oldukça soğukkanlı idim. Bir türlü duygusal boyuta geçemiyordum. Her ne kadar hemen yanı başımızda Rasulullah var idiyse de esasında; Rasulullah’ın evinde olmak beni sevince gark ediyordu . Ben orada çalışan biri idim.  Burada O’nunla beraber olmak son derece mutluluk verici idi.

Bir diğer sebebi de görevli olarak orada öyle olmak gerekiyordu. Her ne kadar duygusal mekânda olsak da çok dikkatli ve uyanık olmak gerekiyor. Adeta orada O’nun talimatı ile görev yapmak gerekiyordu Mekânı ve zamanı kavramak onlarla bütünleşmek gerekiyor, olayları, olacakları, ziyaretin akışını iyi kavramak gerekiyordu..Kısaca soğukkanlı olmak önemliydi.

Aslında Medine’ye giderken bir taraftan şaşkınlık bir taraftan da sevinç ve hayretler ederek gitmiştim. Orada yaşadığım sürece sanki bu bir rüya diyordum. Günler sanki bitmeyecekmiş gibi idi. Yani bitmesin istiyordum. Ama bu rüyalı günlerin geçeceğini, hayatın sillesinin bir tokat gibi suratıma ineceğini biliyordum. Elbette biliyordum, buna rağmen son güne kadar işimi soğukkanlılıkla sürdürdüm yine…

Rasulullah’ın harem kıldım dediği beldeden, O’nun dizinin dibinden ayrılmak, içinde bulunduğum huzur ortamından uzaklaşmak, dünyaya gelip rahatı kaçmak anlamına geliyordu. Tıpkı doğum günleri yaklaşan annesinin karnındaki yavru gibiydim.  Sessiz çığlıklarımı kimse duymuyor, içime akan yaşları kimse görmüyordu. Adeta taş kesilmiştim.

Benim dünyadaki cennetim olmuştu Medine. Temmuzun sıcağında güneşi yaksa da parıltısı içimi aydınlatıyordu. Mescit minarelerinden yapılan davete  koşan kalabalıkların ayak sesleri beni heyecana gark ediyor ve onları seyretmek beni güzel duygular içine sürüklüyordu. Geç saatlere kadar Mescidin etrafında oturan, geceleri burada yatan ve kim bilir belki de rüyasında gördüğü güzelliklere kapılıp ezan sesiyle uyanan insanları görüyordum.

Dönüş günümde de sanki oradaymışım gibi bir dönüş yaptım. Sanki zamanı durdurmuştum. Hep merak ediyordum. Döndükten sonra hangi hisler içinde olacağım diye. Sanki ilk defa gidiyor ve ayrılıyor gibiydim. Ve nihayet ben de geri döndüm.

Bu dönüşüm hakikaten farklı idi. Sanki hala Medine’de idim. Mescidin havası Medine’nin sıcağı ile birlikte iliklerime kadar işlemişti. Bütün maneviyatı ile Medine’de, sadece bedenen Türkiye’de idim. Beni bekleyen yakınlarım ne görüyorlardı bilmem ama ben hiçbir şey hissetmiyordum. Sanki bir süreliğine dönüş yapmıştım. Medine’de göremediğim rüyaları Türkiye’de görmeye başladım. Yani  bedenim de geceleri Medine’de idim. Oradayken hissetmediklerimi Türkiye’de hissediyordum artık.

Evet! Aradan zaman geçti. Ayrılık uzun sürmedi. Çok şükür şu anda yine Medine’deyim. Bu sefer önceden duymadığım ya da eksik duyduğum hisleri yaşıyorum. Medine semalarından gelen ezan seslerini pürdikkat dinliyorum. Daha, uzaktan Yeşil Kubbe ve Mescid’i görünce heyecanlanıyor, son derece etkileniyor ve salatu selamlar getiriyorum. Ramazan ayı münasebetiyle bütün Medine ve ziyaretçiler mescitte. Mescidin içide dışı da tıklım tıklım. Özellikle imam ağlamaklı sesiyle dua ederken Mescit’ten yükselen âminler sanki arşa yükseliyor. Göz yaşları adeta Hz. Peygamber’in havzına karışıyor. İnsanlar sanki Hz. Peygamber’in refakatinde namaz kılıyorlar. Namaz kılanlar sağanak sağanak inen rahmetle yıkanıyor.  Mescid-i Nebi şu anda her türlü perdesinden soyundu ve ben Peygamber Mescid’inde bir kuş misali istediğim an gece yada gündüz saatli ya da saatsiz  Ravza’ya girebiliyor selamlarımı arz edebiliyorum. Ve diyorum ki “Essalatu vesselamu aleyke Ya Rasulallah! İşte yine buradayım, senden ayrılmadım  evet ben hala senin şehrindeyim ve senin bahçendeyim, buna inanıyorum.”

Namaz sona erince kadınlar ziyarete hazırlanıyor. Şurada İranlılar, yanımızda Mısırlılar, az ötede Pakistanlılar, biraz geride Malaylar ve diğerleri. Kapılar açılıyor ve büyük bir gürültü ile Rasulullah’a, O’nun Ravzasına doğru adeta uçuşuyor, salatu selamlarla huzura yürüyor insanlar. Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed… diyerek ve seslerini yükseltmeden, sevinç gözyaşları ve heyecanla ilerliyorlar. Gönüllerdeki tek dilek bir an önce sevgiliye kavuşmak. “Evimle minberim arası cennet bahçesi” dediği yere ulaşmak. Nihayet ulaşan ve yaşlı gözlerle semaya kalkan eller yakarmaya devam ediyor. Dertlerini Hz. Peygamberin huzurunda dökerek Allahtan bağışlanma, af ve merhamet dileyenler huzurdan ayrılmak istemiyorlar. Ve havzının üzerindeki cennet bahçesinde kapandığı secdeden duyduğu güzel kokulu gülleri bırakıp çıkmak istemiyorlar. Ben ise mescidin her noktasına konan bir kuş misali ordan oraya kanat çırpıyorum, Rasul’ün evinde görülmedik hiçbir nokta kalmasın diye.

 

Selva Hoca

NEDEN KADIN HAC-UMRE KILAVUZU?

NEDEN KADIN HAC-UMRE KILAVUZU?

Hac bilinmesi gereken yönleri çok fazla olan bir ibadettir.  Hem ibadetin yapılışı hem de bu ibadetin başka bir ülkede, farklı bir iklimde, oldukça fazla sayıda değişik İslam ülkelerinden gelen insanlarla beraber yapılıyor olması hac yolculuğuna niyetlenen kişinin eğitimini zorunlu hale getirmektedir. Bu o kadar önemli bir eğitimdir ki, bütün Müslümanlar aynı değerleri paylaştığından farklı ülkelerde eğitilseler de bir araya geldikleri hac esnasında eğitimin eseri mutlaka görülecektir. Yani her İslam ülkesi hacca giden halkını konuyla ilgili olarak eğitmelidir; çünkü hac yapmaya niyetlenen bütün Müslümanlar aynı zamanda bir araya gelecekler, aynı mekânları hep birlikte kullanacaklardır. Böylece ibadetin eğiten ve insanı kemale doğru götüren yönünden de istifade edilmiş olacaktır. Aslında hac ibadeti ile ilgili eğitim, kutsal yolculuk için yapılması gereken hazırlıklardandır.

Hac ibadeti ömürde bir defa yapılabildiğine göre, özellikle insana tesiri açısından zirve bir ibadet olması gerekir ve bu nimet kendisine nasip olan insanın ülkesinden eğitilmeden gönderilmemesi gerekir. Hacca gidenlerin; yarısı kültür seviyesi çok yüksek olmayan kadınlar olan ülkemizde bu eğitimin özellikle bu kesime daha yoğun olarak verilmesi gerekir. Hacca giden kadın sayısı hiç de azımsanacak bir sayı değildir. Ayrıca hac,  kadınlara has yönleri daha bariz olan bir ibadettir. Bunun yanında refakat ettikleri kişileri çekip çevirenler kadınlardır. Diğer taraftan gerçek eğitimi almadığı zaman etraftan edindiği kırık dökük duyduğu şeylerle hareket ettiği takdirde hem kendini hem de ülke Müslümanlarını iyi temsil edemeyecek, olumsuz manzaralar ortaya çıkacaktır.

Kadınlarımız dini konularda ve insan ilişkilerinde donanımlı gibi görünseler de hacca gitmeye niyetlendiklerinde hac eğitimleri esnasında ve uygulama alanlarında yani kutsal topraklarda, eğitime ne kadar da muhtaç oldukları açığa çıkmaktadır; zira eğitimler esnasında görülmektedir ki, ihram elbisesi ve ihrama girmeyi ayırt etmesi dahi uzun sürebilmektedir. Genellikle hac için hazırlanmak genellikle valiz hazırlamaktan ibaret gibi bilinir. Bütün bir hac boyunca adet görmemesi gerektiği yanılgısı ve çok sevap kazanacağım düşüncesi ile bütün bir yolculuk boyunca adet geciktirici ilaç kullanılabilmektedir. Hanımların büyük bir bölümü hac çeşidini belirledikten epey sonra hac çeşitlerini anlamaktadır; çünkü hangi haccı yapacağını eşi belirlemiştir vs. örnekleri çoğaltmak mümkün. İşte bütün bunları ve benzeri soruları aza indirmek ve bu eksikliklerle mücadele etmek zorunlu hale gelmektedir. Özellikle yaptığımız hac-umre seminerlerinde vatandaşlarımızdan gelen sorular böyle bir çalışmaya ihtiyaç olduğunu ortaya koymuştur. Bu sorulardan yola çıkarak, ve onlara cevap olsun diye bu kitap hazırlanmıştır. Hazırlanırken hem bazı bilinmesi gereken temel bilgiler kısaca, fazla detaya inmeden ilave edilmiştir. Diğer hazırlık, mescidi nebevi ziyareti, kadınlarla ilgili konular ve dikkat edilmesi gereken pratik hususlar kendi tecrübelerimin sonucu mutlaka olması gerekir diye gördüğüm kısımlardır. Temel bilgiler daha çok Diyanet İşleri Başkanlığının Hac Rehberinden alınmadır.

KADINLARIN HAC KONUSUNDA BİLGİLİ OLMALARININ YARARI

Kadınları eğitmekle çok şey kazanılacaktır; onlar her şeyden önce, hac ve umre için hazırlanırken bu yolculuk için madd- manevi ve ahlaki olmak üzere üç boyutlu ve çok yönlü bir hazırlığın gerekli olduğu bilincinde olacaklar.

Kadınların ihram giysisi olmadığını; adetli kadının da mikatta ihrama girmesi gerektiğini bilerek hareket edecekler.

Hac takvimleri ile adet takvimlerini karşılaştırarak tercihte bulunabilecekler.

Mescid-i Nebevi’ye bayanların girmesi gereken kapıları; Ravza’nın nerede olduğunu ve orada bulunanları elleriyle koymuş gibi bulacaklar.

Oda arkadaşları ile iletişimde daha dikkatli davranacak;  Mescitte Rasulullah’ı edeple ziyaretin ne kadar önemli olduğunu bildikleri için edepsizlikten sakınacaklar.

Hac menasikini ve ihram yasakları ile diğer vecibeleri öğrendikleri için de ceza almayacaklar. Hasılı kadınların bu vesile ile eğitilmiş olmaları, hac ve umrelerinin makbul ve mebrur olmasına, kazanarak dönmelerine, aynı zamanda kaybetmemek için çaba sarf etmelerine neden olacaktır. Hacı olduktan sonraki hayatlarına da kesinlikle olumlu katkıda bulunacaktır. Çünkü bütün ibadetlerin insanı geliştiren ve kemale erdiren yönü vardır.

PEYGAMBERİMİZİN ŞEHRİ MEDİNE

PEYGAMBERİMİZİN ŞEHRİ MEDİNE
Medine, Mekke’nin 450 km. kuzeyinde ve Kızıldeniz kıyısından iki yüz km. kadar içeride yer alan bir şehirdir. İslam’dan önce Yesrib, sonra Medine ismini almış, zamanla Hz Peygamberin ve İslam’ın nuru ile aydınlanmış anlamına Medinetü’l-Münevvere adıyla anılmaya başlamıştır.
Medine Hz Peygamberin hicret yurdudur. Peygamberlik hayatının son on yılını burada geçirmiş, Kur’an’ın büyük bir bölümü bu şehirde inmiş, ilk İslam devleti burada kurulmuştur. İslam dini buradan yayılmış, Rasulullah bu şehirde vefat etmiş ve yine bu şehirde medfun olmuştur.
Medine şehrinin Müslümanların hayatında çok önemli bir yeri vardır. Müslümanın gönlüne taht kurmuş bir şehirdir. Onun sevgisi hiç kuşkusuz peygamber sevgisinden kaynaklanmaktadır. Şair Nabi, Bunu çok güzel ifade ediyor ve şöyle şiirleştiriyor.
”Hakikat cennetinin en korunmuş köşesi peygamberlik ilinin başşehri Medine’dir.
Uyuduğu yer o yer, O nebiler şahının. Cennet eğer yüzükse kaşı da Medine’dir.”
Her Müslüman, ilk tanıdığı günden itibaren Hz. Peygamber’in yaşadığı ve mücadele ettiği toprakları görmek ister. O’nun soluduğu havayı solumak yaşadığı gök kubbe altında yaşamak ister. O’nun yaşadığı zaman dilimi içinde yaşanmış olayların geçtiği mekanları görmek ve orada bütün olanların hayalini kurarak bir de kendisi yaşamak ister.
Allahın rahmeti üzerine olsun aynen Ali Ulvi kurucu’nun hislere tercüman olduğu gibi.
”Mü’minin doğduğu günden beri, kalbinde coşan,
Bir yanardağ gibi, içten içe her an tutuşan,
Ölmeden, Ravza-i Peygamberi tek görmesidir,
O yeşil cennete, bir vecd ile yüz sürmesidir!
Ümmetim gel dedi madem, sana bak, Fahr-i Cihan,
Bütün âlemlere rahmet, bütün canlara can.”

  1. PEYGAMBERİN MESCİDİNİ ZİYARET VE ORADA İBADET

İşte hac ibadeti bu arzuyu gerçekleştirmek için en uygun fırsattır. Dolayısıyla hac ibadeti için yola çıkanlar bir taraftan peygambere kavuşmanın heyecan ve sevincini yaşarlar diğer taraftan da Hz. Peygamber’in mescidine davet eder tarzda ziyareti özendirmesi vardır ve elbette bu davete icabet etmek gerekir.

Hz. Peygamber adeta şöyle davet ediyor: ”Kim hac yapar da ölümümden sonra kabrimi ziyaret ederse beni hayatımda ziyaret etmiş gibi olur.” (Beyhaki, V,403 ), “Kim kabrimi ziyaret ederse ona şefaatim vacip olur.”  (Beyhaki, V,402 )

Bu hadisi şerifler Hz. Peygamberin kabrinin ziyaretin faziletli olduğunun da delilidir. Ayrıca namaz kılmak için yolculuk yapmaya değer olan üç mescidden biri Hz. Peygamber’in mescididir.  Bu hususta da           “Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ve benim şu mescidimden başka hiçbir mescide ziyaret için yolculuk yapmak uygun olmaz.” ( Buhari, Savm, 67; II,250)   buyrulmuştur. Bu hadis-i şerifler ve benzerlerinden hareketle âlimler Hz. Peygamberin kabrini ziyaretin menduptan vacibe yaklaşan bir sünnet olduğunu söylemişlerdir.

Hz. Peygamber’in mescidi takva üzere kurulmuştur. Orada ibadet en hayırlı ibadettir. Kur’an-ı Kerim’de Mescid-i Nebi ile ilgili olarak, “Ta ilk günden takva üzere kurulan Mescid, elbette içinde namaza durmana daha uygundur…” buyrulmaktadır. Hz. Peygamber’in ifadesiyle, Mescid-i Nebi’de kılınan bir vakit namaz, Mescid-i haram dışındaki diğer mescidlerde kılınacak bin vakit namaza denktir. (Nesei,  Mesacid, 4;II, 33.)

PEYGAMBERİMİZİ ZİYARETİN ADABI
Hac veya umre vesilesiyle Medine’ye gitmek ve orada kalmak, gecelemek kısa süreli de olsa Hz. Peygambere komşu olma şansını yakalamaktır. Bu hal, müslümanın dünyada cenneti yaşaması kadar değerli ve anlamlıdır. Hac ve umre vesilesiyle bu nurlu beldeye giden, peygamberin mescidinde ibadet eden talihliler bu şansı iyi değerlendirmelidirler. Nurlu şehre gitmek için yola koyuldukları andan itibaren orada en çok lazım olacak olan edep sermayesine sıkı sıkı sarılmalıdırlar. Tıpkı büyük şair Nabi’nin dediği gibi.
“Sakın terki edepten kuy-i mahbub-u Hüdadır bu.
Nazargah-ı ilahidir. Makam-ı Mustafa’dır bu.”

Edebe aykırı her türlü; kavga, gürültü, hakaretvari davranışlardan son derece sakınmalıdırlar. Bu şehre ziyaret için gelen herkesin Hz. Peygamber’in misafiri olduğu bilinciyle hareket edilmelidir.

Hz. peygamberi ziyaret etmeye niyetlenen kimse bu ziyareti ile Allah’ın en sevgili kulunu, yine Allah rızası için ziyaret ettiğini unutmamalıdır. Bu nedenle yolculuk boyunca salatü selam getirilmeli, mescide yaklaştığında salât ve selam daha da artırılmalıdır. Eğer imkân bulunursa Medine’ye varılınca gusül abdesti alınıp güzelce temizlenip ondan sonra mescide gidilmelidir. Mescidi görünce salatü selamlarla birlikte Allah’a, verdiği bu nimetten dolayı, kendisine bahşedilen bu güzellikten dolayı hamdetmeli, bolca dualar etmelidir. Bir mescide bir kedine bir de etrafına bakarak nerede olduğunu idrak etmeli. Ben neredeyim diye kendine sormalıdır. Orada kaldığı sürece hangi topraklara bastığını ve hangi gök kubbenin altında yaşadığını unutmamalıdır.

Mescide girerken sessizce ve sükûnetle, besmele çekerek içinden gelen en güzel dualarla, yakarışlarla Allah’tan af ve mağfiret isteyerek tevazu ile girilmelidir.  Kerahet vakti değilse iki rekât mescid namazı kılınmalıdır. Bu namazı mümkünse Hz. Peygamberin Kabri ile minberi arasında kılmaya özen göstermelidir. Bu yer, Ravza-i Mutahhara adı verilen ve Efendimizin, “Evimle minberimin arası cennet bahçelerinden bir bahçedir. Minberim de (Kevser) Havuzumun üzerindedir.” (Buhari, II,57)  diye buyurduğu yerdir. Eğer orada namaz kılmak mümkün olmuyorsa boş olan bir yerde de kılınabilir. Mescid namazından sonra bu nimete ulaştığı için iki rekât da şükür namazı kılınabilir.

HANIMLARIN KABR-İ  SAADETİ ZİYARETİ

Kitaplarda Hz. Peygamberi ziyaretle ilgili yazıldığı şekilde bir ziyarette bulunmak özellikle kadınlar için imkânsızdır. Bu nedenle Efendimiz’in kabr-i saadetini görecek mesafede dahi olsak oradan O’nu ve sevgili arkadaşlarını selamlamak mümkündür.

Hz. Peygamber’i ziyaret, mescidde erkeklerin namaz kıldıkları kıble tarafında olup her gün sabah ve öğle namazlarından sonra olmak üzere iki defa kadınların ziyareti için zaman tahsis edilir. İlk ziyaret öğle ezanından önce, ikinci ziyaret ise ikindi ezanından önce bitirilir. Mescidde ziyaretlerin düzgün bir şekilde yapılabilmesi için bir takım tedbirler alınmaktadır. Bunlarla birlikte ziyaretçilerin de özel itina göstermeleri gerekmektedir. Her şeyden önce huzuru ve sükûneti korumaya özen gösterilmeli. Namaz kıldığımız (kadınlara ayrılan) yerde, Ravza’da beklediğimiz zamanlar da dahil olmak üzere Peygamber’in huzurunda olduğunu unutmamalı, sessizliği korumalıdır. Zira Hucurat Suresi 2. ayette “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinin üstüne yükseltmeyin” buyrulmaktadır. Bu yüzden orada dua ederken dahi huşu içinde, sesini yükseltmeden, haddi aşmadan dua edilmelidir. Nitekim yine Kur’an’da “Rabbinize alçak gönüllüce ve için için dua edin. Çünkü o haddi aşanları sevmez.” (A’raf,55) buyurulur.

Mescidde hanımların ziyareti için her Müslüman ülkeden gelen peygamber âşıkları kapıların önünde ziyaretin açılmasını ve bir an önce Hz. Peygamber’e kavuşmayı büyük bir heyecanla beklerler. Gerek burada beklerken gerekse kapılar açıldıktan sonra, Hz. Peygamber’in huzuruna sessiz ve sakin bir şekilde, güzel duygularla, salât-ü selamlarla ilerlemeye özen gösterilmeli, taşkınlıklardan hayâ edilmelidir. O anda oradaki kalabalık psikolojisine kendini kaptırmamalı. Mescidin içkısmında, şemsiyelerin altında biraz oturup tefekkür edilmeli, hemen izdihama girilmemeli, Kur’an okumalı, içinden geldiği gibi ya da bir kitabı varsa ondaki dualardan istifade edilmelidir. Hz. Peygamber’in mescidinde otururken diğer ziyaretçilerle lüzumsuz konuşmalardan, malâyaniden kesinlikle uzak durulmalıdır. Kendisi ile selam gönderilmiş ise “Ya Rasulallah! Filanca Kişinin sana selamı var. Allah katında kendisi için şefaatçi olmanı istiyor; ona ve bütün Müslümanlara şefaat eyle “ diye selamlar iletilmelidir.

Hz. Peygamber’in mescidinde bid’at olan davranışlardan sakınılmalıdır; duvarlarına el ve yüz sürmek, sırtını veya göğsünü duvarlara yaslamak veya sürtmek, kabrinin ya da mescidin etrafını tavaf etmek, eliyle uzaktan selamlamak, sütunlara mendil, çamaşır gibi şeyler sürtmek vb. davranışlardan sakınılmalı, orada Hz. Peygamber döneminden herhangi bir eşya aranmamalı, diğer insanları rahatsız etmekten, itip kakıştırmaktan azami derecede sakınılmalıdır.
Ravza’ya girerken izdihama dikkat edilmeli, mümkün olduğunca kalabalık içine girilmemeli, en müsait anı kollayarak Hz. Peygamberin Ravza’sında Allah rızası için iki rekât namaz kılarak, orada daha fazla beklemeden -diğer insanları da düşünerek- edeple dışarı çıkılmalıdır. Ziyaretler esnasında mescidde bulunan arap ve türk görevlilerinin talimatlarına dikkat edilmelidir.

Mümkün olduğunca beş vakit namazı mescidde kılmaya itina gösterilmeli, Medine’de kalındığı sürece oradaki diğer ziyaret yerlerini ve tarihi mekânları görüp anlamaya özen gösterilmelidir.

SELVAHOCA