BİR MEDİNE AKŞAMI

Medineli Günler- 6

050320137128

BİR MEDİNE AKŞAMI

Mescidin çevresinde Medine akşamları oldukça hareketlidir. Özellikle yatsı namazından önce mescidin içi dolar. İnsanlar bahçelere taşarlar. Özellikle çocuklu kadınlar dışarıda namaz kılarlar. Böylece hem yer içer hem de çocuklarını eğlendirmiş olurlar mescidin çevresinde. Mescidin bahçesinde çocuk o kadar çok ki, yaz tatili olması bu oranı daha da artırıyor. Akşam olmasına rağmen hala sıcaklığını koruyan taşların üzerinde kovalamaca oynar çocuklar, mermerlerin üzerinde birbirlerini sürüklerler. Ezanın okunması ile birlikte kadınlar etrafa çeki düzen verirler, namaza durulur, çocuklar oyuna devam ederken bebekler de ayrı teraneden okumaya başlarlar. Annelerinin kucaklarından başka hiçbir şey onları susturamaz. Bu nedenle anne bir taraftan namaz kılar diğer taraftan çocuğunun bilumum ihtiyaçlarını görür. Bu vaziyette hem mescitte ibadet edilmiş hem de çocuklar manevi atmosferi yaşamış olurlar. Sonunda namaz biter. Çarşılar yeniden açılır, alış-veriş başlar kimileri için. Kimileri de Hz. Peygamberi ziyaret etmek için mescide yönelirler.

Yatsı namazından sonra da Ravza ziyareti yapılmaktadır. Özellikle yatsı ziyaretinin ardı arkası kesilmez. Temmuz, ağustos aylarında Arap ülkeleri tatilde oldukları için akın akın ziyarete gelinir. Saat 23 e kadar açık olan kapıdan girenin haddi hesabı yoktur. Ama bir de bakmışsın o kadar insan o kadar dar zamanda o kısıtlı yerde ne zaman namaz kılmış ve çıkmış. Son bir iki rekatı da Hücre-i saadetin en yakınında kılmak için yalvaranları, ağlayanları kırmadan ziyaret tamamlanır. Oraya kadar gelmiş olan hiç kimse Rasulullah’ı ziyaretten daha doğrusu Ravza’da namaz kılmaktan geri bırakılmaz. Hatta öyle gözü açıklar ve becerikliler vardır ki, defalarca içeri girip rekatlar dolusu namaz kılmadan dışarı çıkmazlar.

Yine bir akşam yatsı namazından sonra Ravza ziyareti yaptık. İnsanların ilgisi ve teveccühü çok fazla, ben de onlara karşı hoşgörü ve anlayış içindeyim. Bir gece daha hizmetimi yapmamın verdiği hazla mutluluk içerisinde emanete koyduğum telefonumu alıyorum emanet bürosundan. Değişik duygularla mescitten çıkıyorum. Kapıdaki görevliyle vedalaşıyorum. Güle güle mürşide Türkiye diyor bana. Mescidin bahçesinde; Yeşil kubbenin karşısında ya aile ve çocuklarıyla ya da tek başlarına, kimi oturmuş kimi uzanmış vaziyette insanlar, sanki kuş tüyü minderler serili yerlerde. Onlara imreniyor ve ben de oturuyorum. Ravza’dan çıkışta burada oturanlara insan imreniyor, bu sükûnet ortamında oturup dinlenmek, hasbihal etmek istiyor. Mekke’de Kabe’ye karşı, Medine’de de Yeşil Kubbe’ye karşı  oturup tefekkür etmek, aradan zaman perdesini kaldırıp seyretmek çok güzel. Tam karşımda Yeşil Kubbe ve Baki Kapısı, Mescid’i ziyaretten çıkanlar görünüyor.

Oturduğum yer harika bir yer. Arka tarafımda Baki Kabristanı, sağ tarafımda Mescit, sol tarafımda kıble. Oturduğum mekândan çok etkilendim. “Allah’ım! Beni ne güzel bir yere getirdin. Ne güzel bir görev nasip ettin?.. Nedeni ne olursa olsun iyi bir şey nasib ettin Allahım!” diye konuşmaya başladım. Bu günlerde bir burukluk var içimde. Bir buçuk aydır buradayım. Gideceğim günler yaklaşıyor. Bir daha gelir miyim? Ne zaman gelirim? Nasıl gelirim?  Dua ediyorum; “Allahım! Ahirette ayırma şefaatini nasib et. Orada da Peygamberimize komşu et. Burada göremediklerimizi orada göster,  Ya Rabbi!”  diye dua ediyorum.

Etrafta oturan herkes kendi hayret âleminde. Orada duygulanmak, ağlamak serbest. Sonunda bana kısmet olan bu nimete sebep olan kişi aklıma geliyor. Bana bu beldelerin sevgisini küçükken veren; hacca giderken kendisini selamlarla uğurladığımız, gelirken konvoylarla karşıladığımız ve bavulunu merakla açarak getirdiği hediyelere sevindiğimiz babam. Kına kokulu bavuldan çıkan envai çeşit tesbih, yüzük, kolye, takke, misvak vs. hediyelik eşyalar, misk kokulu elbiselik ve seccadeler. Hepsi Peygamber diyarından gelen hatıra idiler.

Ay ışığının sönük kaldığı şu Medine akşamında bu güzel mekânda en yürekten duayı hak eden merhumu aklıma getirdi Allah. En güzel duaları onun için yapabilmeyi istiyorum.  Sen O’nun adını bana duyurmasaydın, bu yolda olmasaydın belki de ben burada olmazdım diyorum. Rasulullah’a ve bu kutsal beldelere olan merak ve sevgisini bizlere aktarabildiği için ona dua etmek bir vefa borcu benim için. Çok güzel hatıralar anlatırdı döndüğünde. Biz de imrenirdik buralara gelebilenlere. O zamanlar bizim için çok uzaktı belki masal gibi gelirdi bu beldelere seyahat. Zamanla o kutsal beldelere gelip gittikçe buralardan haber getirdikçe heveslenmeye hayaller kurmaya başladık. Hayaller gerçek oldu şimdi ruhumla ve bedenimle buradayım.  Hiç biri hayal değil, hepsi gerçek; şurada oturuşum, nefes alışım, hissettiklerim, karşımda duran Mescid-i Nebi gerçek,  Bu kavuştuğum nimeti görmezden gelmem, çok doğal saymam mümkün değil.

Bu nimeti nasip edene şükredip sebep olanlara dua etmemek olmaz. En başta rahmetli babam için; “Allahım onun mekânını ve makamını cennet et. Kıyamete kadar ona güzellikler içinde bak, orada sıkıntı çekmesin. Dünyada garip bir insandı. İlim, irfan insanıydı; ya öğrenmekle ya da öğretmekle meşgul olmuştu.. Ona merhamet et. Kabir azabından koru. Sevdiklerinle beraber olmasını nasib et. Küçükken “ona fıkıh öğretin” diye Hz. Aişe’ye talimat veren Hz. Hatice’yi rüyasında gördüğünü söylerdi. İnşallah onlarla beraber olsun. Ahiretin nimetlerinden mahrum olmasın. Günahlarını affet. Affet Ya Rabbi!” diye dua ettim. Ardından diğer yakınlarıma ve dua isteyen herkese.

Duygu seli devam ediyor ayrılık vakti yaklaşıyor. Zaman çabuk geçti. Şurayı cennet sansam da, yalancı dünyanın cenneti demem gerekir. Dünyanın cenneti de bu kadar olur, geçici ve kısacık. Asıl hayat, geçici olmayan Ahret hayatı. Önemli olan oradakileri kazanabilmek. Şu an kendimi içinde hissettiğim güzellik ortamından ayrılmak istemiyorum. Öyle bir ortam ki, dünyadaki cennet ya da şairin dile getirdiği cennetin üzerindeki görünen kısım, aysberg gibi, “cennet eğer yüzükse kaşı da Medine’dir” dediği gibi… Aynen…

 

Selva Hoca

MESCİDDE SON GÜNÜM

Medineli Günler-7

20130319_000044

MESCİT’TE SON GÜNÜM

Bizim Türk umrecilerinin geliştirdikleri bir adet vardır Medine’de. Sabah namazı kılındıktan sonra Yeşil Kubbe’nin önünde toplanıp dua etmek. Bu duanın en önemli sebebi, onların birkaç saat sonra Medine’den ayrılacak olmalarıdır.

Her sabah oradan geçerken öbek öbek birikip dua eden Türk umrecilerini veda ederken görünce, sanki ayrılan benmişim gibi, içim burkularak biraz uzaklarından geçer giderdim. “Hocam sen buradasın ne olur bize dua et biz gidiyoruz” diyen bu insanlarla mutlaka Ravza ziyaretinde beraber olduğumuz ve tanıştığımız için, şu anda beni gördüklerini düşünür biraz da çekinerek uzaklarından el sallayarak giderdim.

Mesciddeki vedalar da çok hüzünlü olur. Mekke’ye gidenler için bir teselli olsa da artık buradan ayrılacaklar için üzüntü had safhadadır. Hz. Peygamber’i bırakıp gitmek çok zordur çünkü… Bir türlü Ravza’dan ve Mescid’den çıkmak istemezler. Biraz çıkar, az ilerde tekrar dönerek yaşlı gözlerle Hücre-i Saadet’e yönelirler. Rasulullah’a el sallarlardı. Bu manzara her gördüğümde beni de üzer, ayrılan benmişim gibi gözlerim yaşarırdı.

Medine’ye geldiğimde irşad ekibinde bir bayan arkadaş vardı ve ben onun Medine’den ayrılışına tanık oldum. Arkadaşla birkaç gün beraber kaldık. Mescid’e gittik, birlikte çalıştık. Biraz daha kalabileceğini zannederken gideceği günün haberini alınca alıştığı bu güzellikten ayrılık vaktinin geldiğini ciddi ciddi anlamış ve hüzünlenmeye başlamıştı. Onun üzüntüsü bana da sirayet ediyordu. Son yatsı ziyaretinde hep onu izledim. Mescitten hemen çıkamadı. Dışarı çıktığımızda da birçok kişi Yeşil Kubbe’nin karşısında oturuyordu. Ona, isterse burada biraz oturabileceğimizi söyledim. Çok sevindi, biz de oturduk ve kaside, ilahi ne varsa söyledik söyleyebildiğimiz kadar. Arkadaş için güzel bir veda olmuştu. Koskoca alan ve sesimizi kimse duymuyordu. İlahi faslı bitmiş, gitmek üzereyken yanımıza sıcacık pide ve yemekler geldi. Pideleri yemek için biraz daha oturmuştuk.

Derken, bir gün geldi ve vakit benim için de sona erdi. Veda etmek istemediğim son öğle ziyaretimi yapmak için mescide gittim. Öğle namazını her zamankinden daha itinalı daha dikkatli kılmaya özen gösterdim. Umreciler her öğle namazından sonra olduğu gibi ziyaret için Mescitte toplanmaya başlamışlardı. Hiç kimseye ben gidiyorum diyemedim. Sessiz sedasız bir kenarda da oturamadım. Sanki burada ebedi kalıyormuşum gibi. Onları, yine toparlamaya çalıştım. İçeri girme zamanı geldiğinde onlara son bir tekmil verdim. “Haydi hanımlar yavaş yavaş kalk ve ilerle, levhayı takip et….” diyen, sanki ben değildim. Yoksa  ben miydim?…Garip duygular içinde içeri, şemsiyeli bölüme girdik…Umrecileri bir kenara oturttuk. Kimseye bir şey yansıtmak istemiyordum. Bu safhadan sonra bir umreci gibi sükûnetle bir kenarda oturmaya karar verdim. Gruptan uzakta ve Yeşil Kubbe’nin karşısında herkese “burası, manzarası en güzel yer hanımlar” dediğim tarafta bir sütuna sırtımı dayayarak oturdum. O kadar alışmıştım ki, o kadar benim olmuştu ki, sanki bütünleşmiştim bu mekanla.  Karşımda Hz. Fatıma’nın evi ve Yeşil Kubbe… Şemsiyeler üzerimde…Sütunlar….Bazı isimlerin yazılı olduğu küçük yuvarlak levhalar…kemerler…Her tarafına… Rasulullah’ı gece gündüz gören her taşa, duvara… Her şeye, tekrar tekrar baktım. İnsanlara baktım, rengârenk. Özellikle Pakistanlılar… Afrikalılar…

Mesciddeki arkadaşları görüyorum. “Türkiye mürşide..Türkiye mütercim… Selva abla…” diye sesleniyorlardı. Birkaç gün önce gideceğimi söyleyince üzülmüş tekrar gelmem için dua etmişlerdi. Bugün bundan sonra uzaktan takibe karar verdim. Daha doğrusu kendimi de uzaktan izliyor ya da her şeyi bir buğulu camın arkasından görüyordum. Her şey sanki gözlerimin önünden akıp gidiyor ve ben bitmesini istemediğim bir filmin sonuna gelmiştim. Kendimi veda eden biri olarak görmekten adeta kaçıyordum. Bulunduğum yer hem çok güzel hem de çok rahattı. Şurada hep şöylece kalsam diye düşündüm. Çünkü genellikle oturmak nasip olmuyordu.  Çok geçmeden yanıma bir anne ve iki kız çocuğu geldiler. Çocukla konuşmaya başladım. Kızın adı Nuran, 9 yaşında, buranın yerlisi ve kardeşiyle, annesiyle ziyarete gelmişler. Nuran bana bir kurabiye uzattı. Reddetmedim aldım ve ben de ona şeker verdim.. Bir taraftan da deftere bir şeyler karalıyordum. Yazmakta olduğum defterimi görünce bana kâğıt üzerinde oyun oynamayı teklif etti. Kurallarının ne olduğunu bilmediğim oyunda beni mağlup eden Nuran’ın, kardeşi ve annesi gitmek üzere kalkınca o da ayağa kalktı ve giderken hiç ummadığım bir şekilde bana elini uzattı ve veda etti. 9 yaşındaki çocukta bulunan sosyal zekâya hayran oldum. Rasulullah’ın evinde, bu mahzun halimde beni gülümsetmişti ve günlerdir mücadele verdiğim şu güzel mekândan ayrılık gününde benim için bir teselli oldu.

Aslında karnım acıkmıştı “Ya Rasulallah, bu ikram senden mi geldi?  Bu kurabiyeyi kızın Hz. Fatıma mı yoksa eşlerinden biri mi yaptılar? Çok teşekkür ederim”  diyerek yedim.  Bu ikram beni çok etkilemişti. Duygularıma hâkim olamadım. Şimdi de gözyaşlarımı fark eden biri gelerek yanıma oturdu ve nedenini sordu. Hüznümün nedenini anlattığım kişi bir Endonezyalıydı. İsmi Rahmet olan bu kızcağız aslında Mekke’de çalışıyor ve buraya ziyarete gelmiş. Epeyce konuştuk; Endonezya’dan, Türkiye’den… Ailelerimizden… Neşeli biriydi Rahmet. Burada bulunuşuma bir anlam kattı. Bana tekrar gelmem için dua ediyor, benden de dua istiyordu. Bekâr olduğunu öğrendiğim Rahmet, “Endonezyalı biriyle evleneyim ve Mekke’de yaşayayım diye bana dua et” diyordu. Nuran’dan sonra beni bir adım daha ileri götürerek güldürmeyi başarmıştı Rahmet. Şu güzel beldede yaşadıklarım ve şu an benim için gerçekten büyük bir lütuf ve rahmetti. Belki bu, bana gerçek rahmeti hatırlatan bir güzellikti. Doğrusunu söylemek gerekirse ayrılık moduna girmek istemiyor ve benim için her gün yaptığım ve yapmaya da devam edeceğim ziyaretlerimden biri gibi davranmak istiyordum. Bu arada önümüzden geçen Türkiye grubu ile ilgilenmiyor, her şeyden, acı duymadan yavaş yavaş uzaklaşmaya çalışıyordum. Rahmetle vedalaşarak bizim grubun en arkasında bir yere oturdum.

Mescidi Kadimin önündeyim. Umrecilere hep oturmalarını ve sabretmelerini tavsiye ettiğim yerde. “Sevgili hanımlar! Ne güzel bir yerde oturuyorsunuz bu oturmalarınızın kıymetini bilin, Rasulullah ile karşı karşıya, göz göze, diz dize, ülkemize döndüğünüzde keşke biraz daha… demeden” diye söylediğim, söylerken de hep onların yerine kendimi koyduğum mekânda. Şimdi de kendime söylüyor ve bekliyorum. Çok doğru söylüyormuşum burada sükûnetle oturmak çok güzel ve farklı. Hele de ertesi gün burada olamayacağını bildiğinde. Bu kadar zamandır umrecilere ne dediysem onları yaparak ilerlemeye çalıştım. Hep en önde olmak isterlerdi. Benimse ayaklarım sanki ilerlemek istemiyor, ilerleyip kaybetmek istemiyordum hep önümde olsun istiyordum. Arkaya bakıp el sallamak zor geliyor. Ve ben onu hiç yapmadım. Herkese söylediğim gibi iki rekât namaz kılıp oradan çıktım. Doğrusunu söylemek gerekirse görevli gittiğim zaman orda kendim için ya da kendi kendime yaşamam mümkün olmuyor. Günlerdir ziyarete gelen onca insan vardı ve bunların pek çoğu ilk defa Mescid-i Nebi’ye ve Ravza’ya geliyorlardı. İçeri girdiklerinde yüzlerinde oluşan özlem ve iştiyak ifadelerine çok şahit oldum. İnsan ağlayanlarla ağlar, duygulananla duygulanır, gülenle gülerse sonuçta bu hale gelebiliyor. Hatta Ravza’da insanlara namaz kıldırdıkça kendim namaz kılmayı unutuyordum. İçerdeki görevliler “sen de namaz kıl” dediklerinde hatırladıklarım olmuştur kimi zaman. Burada insanların yaptıkları ibadetten ben zevk alıyor yaptıkları dualardan ben mutlu oluyordum her ne kadar onlar; “hocam nasıl namaz kıldık duamızı bile edemedik” diye hayıflansalar da ben iyi şeyler hissediyordum.

Yine de güle oynaya değil derin derin düşünerek ve hayıflanarak çıkıyordum Mescit’ten. Burada oluşumun bana kazandırdıklarının yanında eğer hatalarım olduysa bunun cezasının büyük olacağı korkusuyla. Bu düşüncelerle emanet bürosundan telefonumu aldım, her zamankinin aksine hiç kimse aramamıştı.

 

Selva Özelbaş

Mescid- Nebevi-07.08.2008

EN ANLAMLI FOTOĞRAF

08-beringen-c 11-16102006

EN ANLAMLI FOTOĞRAF

Ramazan ayına beş gün kala yurt dışına görevlendirildiğimi duyunca çok şaşırdım. Bir de Belçika’ya gideceğimi öğrendiğimde hayretten hayrete düştüm. Çünkü ben oniki yıl önce  bu ülkeye eşimle birlikte Ramazan görevlisi olarak gitmiştim. “Gidiyorum bari bir başka ülkeye gitseydim” diye düşünüyordum. Diğer taraftan da Allah’ın bu işinde herhalde bir hayır vardır diye kendi kendime düşünmeye ve gülmeye başladım.

1994 yılında Belçika’ya gittiğimde Brüksel’de kalarak  her gün kilometrelerce mesafeyi katederek  bütün Belçika’yı karış karış gezme  ve vatandaşlarımıza ait 52 camiyi  görme fırsatı bulmuştum. Ayrıca Her gün gördüğüm cami, yer ve insanlar hakkında akşam döndükten sonra notlar tutuyordum. Her birini birer defa görme fırsatını bulduğum o güzel insanların  bende bıraktığı izlerin tesirini uzunca bir süre üzerimden atamadım. Ayrıca kalıcı olsun diye gidip gördüğüm yerlerin fotoğraflarını da çekiyordum. Vaazlardan artan yarım saat bile olsa onu güzel değerlendiriyor, Brüksel’in o dantelsi tarihi görünümünü fotoğraflıyordum. Filmler arasında ortaçağdan kalma göz alıcı yapılarıyla ünlü Grand Palace ve 102 metrelik atom çekirdeği sembolü Atomium da vardı. Özellikle Beringen’e gittiğimde yeni yapılmakta olan kubbeli, minareli bir cami inşaatını gezmiştim. Bu inşaat hakkında bana heyecanla ve mutlulukla bir şeyler anlatan amcayla beraber camiin önünde fotoğraf çektirmiştim. Oniki yıl önce Belçika’nın belki de Avrupa’nın bu ilk, kubbeli çift minareli camiini görmek bana mutluluk vermişti. Türkiye’ye döndüğümde insanlara göstereceğim en anlamlı fotoğraf  bu idi. Hatıralarla dolu bu görevi tamamlayarak memleketimize döndük. İlk işimiz fotoğrafları tabettirmek için en yakındaki bir fotoğrafçıya gitmek oldu.  Bir gün sonra merakla, çıkan fotoğrafları almaya gittiğimde, “bu filmde hiçbir fotoğraf olmadığı” cevabını alınca neye uğradığımı anlayamadım adeta hayretle donup kalmıştım. Gerçekten de çok üzülmüştüm. Elimde Waterloo’dan aldığım küçük bir kart ve tuttuğum günlükten başka hiçbir şey yoktu. Şimdi tekrar aynı ülkeye gideceğimin haberini alınca ilk aklıma gelen bu fotoğraflar oldu.

Nihayet hazırladığım eşyalarımın arasına 12 yıl önce tuttuğum günlüğü de aldım. Yol boyunca bu notları okuyarak Brüksel’e vardım.  O zaman ziyaret ettiğim camilere on cami daha eklenmişti. O yıllarda inşaat halinde olan Beringen Cami tamamlanmış büyük ihtişamıyla karşımda arzı endam ediyordu. Bu sefer dijital makineyle defalarca fotoğraf çektim. “Ey Beringen Camii! İnşaat halindeydin, Allah yarım kalan karşılaşmamızı böylece tamamladı. Onca yıl sonra tekrar karşılaşacağımızı ne sen ne de ben biliyorduk.” dedim. Beni bekleyen hanımlarla tanışarak bu ilginç hatırayı anlattım. En duygusal anlarımı bu kürsüde  yaşadım diyebilirim..

Ertesi günlerde yine bir camiye daha gidiyorum. Arabanın, bir köşeyi dönüşü ile karşıma çıkan kubbe ve minaresiyle, muhteşem Sledderlo Yunus Emre Camii karşımda duruyor. Vatandaşlarımız bu camiin plan ve projesini bir mühendise götürüyorlar, gösteriyorlar. Belçikalı mühendis gülmeye başlıyor ve sebebini anlatıyor: “Ben rüyamda bu camiyi yaptığımı gördüm” diyor ve gerçekten de caminin yapımında büyük emek harcıyor.

1960 lı yıllarda bu topraklara ilk gelen nesil için namaz kılacağı bir cami çok önemli idi. Bunu başardılar. Tıpkı Mekke’de ilk evi inşa eden Hz. İbrahim ve Hz. İsmail misali, onlar Kâbe’yi inşa ederken şöyle dua ediyorlardı. “Ve ne vakit ki İbrahim, Beyt’in temellerini yükseltmeye başladı, İsmail ile birlikte şöyle dua ettiler: Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur, hiç şüphesiz işiten sensin, bilen sensin.- Ey bizim Rabbimiz, hem bizim ikimizi yalnız senin için boyun eğen Müslümanlar kıl, hem de soyumuzdan yalnız senin için boyun eğen Müslüman bir ümmet meydana getir ve bize ibadetimizin yollarını göster, tövbemize rahmetle bakıver. Hiç şüphesiz Tevvâb sensin, Rahîm sensin.” (2/127–128)

Her nekadar dünyada her yer Allah’ın mülkü olsa da bu topraklarda Kâbe’nin şubelerini inşa eden bu insanlara gıpta ile baktım ve onlarla birlikte Hz. İbrahim ve İsmail’in duasını yaptım. Allah dualarımızı kabul etsin. Âmin!

Camilerin güzellikleri bir yana onların cemaatlerinin bol ve nitelikli olması daha önemli. Bizim insanlarımız bu ülkelerde, bu peygamber dualarını iyi düşünmeli ve ona uygun davranarak, geleceğin neslini yetiştirmeye çalışmalıdırlar.

 

Selva Özelbaş

Üsküdar Vaizi

06–11–2006

PEYGAMBER MESCİDİNDE BİR KUŞ MİSALİ

 

050320137135

PEYGAMBER MESCİDİNDE BİR KUŞ MİSALİ

Görevim gereği bir süre kaldım Medine’de. Her gün umrecilere konuşma yapar ve günde üç defa Mescit’te Ravza ziyaretine refakat ederdim. Günlerim eski Medine şehri yani Mescit’te geçti.

Mescid’e gidip gelirken gördüğüm Yeşil Kubbe Hz. Peygamber’in çok yakınımda olduğunu söylerdi. Salat ve selamlarla önünden geçer O’nun arkadaşlığıyla hiç korkmadan gecenin onikisi de olsa kaldığım yere dönerdim. Oturur pencerenin önünden Mescid-i Nebevi’yi seyreder, kendimce Ravza’ya doğru söz atardım.

Rasulullah’ın şehrinde olmanın huzuru içimi kaplamıştı. Hiçbir endişe duymadan kaldığım odamda dünyanın en mesut insanı olarak işlerim bitip uykum geldiğinde rahatça ve huzurla kafamı yastığa koyar deyim yerindeyse mışıl mışıl uyurdum. Kalkmam gereken saatte anında kalkar hazırlanır Hz. Peygamber’in misafirlerini ağırlamak için Mescid’e koşardım. Mescit’te namazdan sonra toplanan hanımlarla selamlaşır Ravza’ya girmek için onları hazırlardım. Etrafım soru soranlarla dolardı. Her soranın ve her sorunun benim için önemi büyüktü. Kendimi bu evin halkından biri hissetmemi sağlardı. Kimseye kızmadım ve surat asmadım. Zaten biraz durgun olsam hemen anlar ve sorarlardı.

Konuşma yapmak için otellere gidiyordum. Otel konuşmalarımız  çok içten ve duygusaldı. Orada neyi nasıl hissediyorsam onları öylece anlatıyordum. Genellikle Hz. Peygamber ve O’nun ahlakından, içinde bulunduğumuz şehrin kıymetinden, Rasulullah’a komşu olmanın hoşluğundan, Ravza ziyaretinin adabından, bu kutsal yolculuğun bize kazandırdıklarından ve onları nasıl koruyacağımızdan bahsediyordum. Bulunduğumuz topraklar bu konuşmaları daha da anlamlı hale getiriyordu. Bütün salon ve ben incelen yüreklerimiz nedeniyle göz yaşlarına boğuluyorduk.

Bunun aksine şunu söylemem gerekir ki, Mescitte oldukça soğukkanlı idim. Bir türlü duygusal boyuta geçemiyordum. Her ne kadar hemen yanı başımızda Rasulullah var idiyse de esasında; Rasulullah’ın evinde olmak beni sevince gark ediyordu . Ben orada çalışan biri idim.  Burada O’nunla beraber olmak son derece mutluluk verici idi.

Bir diğer sebebi de görevli olarak orada öyle olmak gerekiyordu. Her ne kadar duygusal mekânda olsak da çok dikkatli ve uyanık olmak gerekiyor. Adeta orada O’nun talimatı ile görev yapmak gerekiyordu Mekânı ve zamanı kavramak onlarla bütünleşmek gerekiyor, olayları, olacakları, ziyaretin akışını iyi kavramak gerekiyordu..Kısaca soğukkanlı olmak önemliydi.

Aslında Medine’ye giderken bir taraftan şaşkınlık bir taraftan da sevinç ve hayretler ederek gitmiştim. Orada yaşadığım sürece sanki bu bir rüya diyordum. Günler sanki bitmeyecekmiş gibi idi. Yani bitmesin istiyordum. Ama bu rüyalı günlerin geçeceğini, hayatın sillesinin bir tokat gibi suratıma ineceğini biliyordum. Elbette biliyordum, buna rağmen son güne kadar işimi soğukkanlılıkla sürdürdüm yine…

Rasulullah’ın harem kıldım dediği beldeden, O’nun dizinin dibinden ayrılmak, içinde bulunduğum huzur ortamından uzaklaşmak, dünyaya gelip rahatı kaçmak anlamına geliyordu. Tıpkı doğum günleri yaklaşan annesinin karnındaki yavru gibiydim.  Sessiz çığlıklarımı kimse duymuyor, içime akan yaşları kimse görmüyordu. Adeta taş kesilmiştim.

Benim dünyadaki cennetim olmuştu Medine. Temmuzun sıcağında güneşi yaksa da parıltısı içimi aydınlatıyordu. Mescit minarelerinden yapılan davete  koşan kalabalıkların ayak sesleri beni heyecana gark ediyor ve onları seyretmek beni güzel duygular içine sürüklüyordu. Geç saatlere kadar Mescidin etrafında oturan, geceleri burada yatan ve kim bilir belki de rüyasında gördüğü güzelliklere kapılıp ezan sesiyle uyanan insanları görüyordum.

Dönüş günümde de sanki oradaymışım gibi bir dönüş yaptım. Sanki zamanı durdurmuştum. Hep merak ediyordum. Döndükten sonra hangi hisler içinde olacağım diye. Sanki ilk defa gidiyor ve ayrılıyor gibiydim. Ve nihayet ben de geri döndüm.

Bu dönüşüm hakikaten farklı idi. Sanki hala Medine’de idim. Mescidin havası Medine’nin sıcağı ile birlikte iliklerime kadar işlemişti. Bütün maneviyatı ile Medine’de, sadece bedenen Türkiye’de idim. Beni bekleyen yakınlarım ne görüyorlardı bilmem ama ben hiçbir şey hissetmiyordum. Sanki bir süreliğine dönüş yapmıştım. Medine’de göremediğim rüyaları Türkiye’de görmeye başladım. Yani  bedenim de geceleri Medine’de idim. Oradayken hissetmediklerimi Türkiye’de hissediyordum artık.

Evet! Aradan zaman geçti. Ayrılık uzun sürmedi. Çok şükür şu anda yine Medine’deyim. Bu sefer önceden duymadığım ya da eksik duyduğum hisleri yaşıyorum. Medine semalarından gelen ezan seslerini pürdikkat dinliyorum. Daha, uzaktan Yeşil Kubbe ve Mescid’i görünce heyecanlanıyor, son derece etkileniyor ve salatu selamlar getiriyorum. Ramazan ayı münasebetiyle bütün Medine ve ziyaretçiler mescitte. Mescidin içide dışı da tıklım tıklım. Özellikle imam ağlamaklı sesiyle dua ederken Mescit’ten yükselen âminler sanki arşa yükseliyor. Göz yaşları adeta Hz. Peygamber’in havzına karışıyor. İnsanlar sanki Hz. Peygamber’in refakatinde namaz kılıyorlar. Namaz kılanlar sağanak sağanak inen rahmetle yıkanıyor.  Mescid-i Nebi şu anda her türlü perdesinden soyundu ve ben Peygamber Mescid’inde bir kuş misali istediğim an gece yada gündüz saatli ya da saatsiz  Ravza’ya girebiliyor selamlarımı arz edebiliyorum. Ve diyorum ki “Essalatu vesselamu aleyke Ya Rasulallah! İşte yine buradayım, senden ayrılmadım  evet ben hala senin şehrindeyim ve senin bahçendeyim, buna inanıyorum.”

Namaz sona erince kadınlar ziyarete hazırlanıyor. Şurada İranlılar, yanımızda Mısırlılar, az ötede Pakistanlılar, biraz geride Malaylar ve diğerleri. Kapılar açılıyor ve büyük bir gürültü ile Rasulullah’a, O’nun Ravzasına doğru adeta uçuşuyor, salatu selamlarla huzura yürüyor insanlar. Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed… diyerek ve seslerini yükseltmeden, sevinç gözyaşları ve heyecanla ilerliyorlar. Gönüllerdeki tek dilek bir an önce sevgiliye kavuşmak. “Evimle minberim arası cennet bahçesi” dediği yere ulaşmak. Nihayet ulaşan ve yaşlı gözlerle semaya kalkan eller yakarmaya devam ediyor. Dertlerini Hz. Peygamberin huzurunda dökerek Allahtan bağışlanma, af ve merhamet dileyenler huzurdan ayrılmak istemiyorlar. Ve havzının üzerindeki cennet bahçesinde kapandığı secdeden duyduğu güzel kokulu gülleri bırakıp çıkmak istemiyorlar. Ben ise mescidin her noktasına konan bir kuş misali ordan oraya kanat çırpıyorum, Rasul’ün evinde görülmedik hiçbir nokta kalmasın diye.

 

Selva Hoca

İSLAM DİNİ VE TEMİZLİK

İSLAM DİNİ VE TEMİZLİK

Hayatın içinde, olmazsa olmayacak, adeta medeniyetle eş değer kabul edebileceğimiz bir durumdur temizlik.

 

İSLAM DİNİ VE TEMİZLİK

Genel olarak temizlik:

Temizlik, aslında kocaman bir başlık. İçine bir çok şeyi alıyor. Temiz bir dünya dediğimizde ekolojik dengeyi kastedebiliriz. Temiz bir toplum dediğimizde ahlaklı bir toplumdan bahsediyoruzdur. Temiz rızık dediğimizde helal ve helal kazanarak yemekten bahsediyoruz. Temiz adam, temiz ev, temiz çocuk ve temiz sokak gibi çoğaltmak mümkün. Dolayısıyla temizlik her yere ve her şeye yakışan bir kelime ve bütün insanlar için ve bütün insanlık için önem arz eden bir konudur.

Hayatın içinde, olmazsa olmayacak, adeta medeniyetle eş değer kabul edebileceğimiz bir durumdur. Bir gelişmişlik göstergesidir. Kişinin hem yaşadığı topluma hem de kendisine saygısının bir gereğidir. Sağlıklı yaşamanın bir gereğidir.  Dolayısıyla temizliğin toplumsal, kişisel, ahlaki ve dini boyutları var demektir.

Temizlik, gelişmişlik ve medeniyetin var olduğu anlamına gelirse de  Temizlik ayrıca bir bilinç işidir. Çünki her gelişme ve ilerlemenin olduğu yerde temizlik olmayabiliyor eğer bu şuura sahip değilse insanlar ve ülkeler. Mesela sanayi atıkları denizlerin kirliliği vs. bunu gösteriyor. insanlar sanayi ve teknolojide ilerledikçe bu konuda da bilinçlenmek zorundadırlar.  Bu bilincin yerleşmesi için bütün boyutlarıyla ayrıca köklü çalışmalar yapılmak zorundadır.

Dinimizin Temizlik Anlayışı.

İslam dini bu konuya son derece önem vermiştir. ilim ve fende insanlığa iyi bir örnek olan İslam dini temizlik konusunda da önemli bir çığır açmıştır. Bir İslam medeniyetinden bahsedilirse bunda temizliğin katkısı çoktur. Özellikle insanlık ortaçağda pek çok konuda acılar yaşarken İslam dini insanlığı temizlik konusunda da aydınlatmak istemiştir. Daha doğrusu insanlığı maddi ve manevi yönüyle temizlemeyi hedeflemiştir.  Tıpkı güneşin doğuşu gibi, birçok alanda gelişmişlik doğudan batıya ve her yöne yayılırken temizlik konusu da bu yönden insanlığın gelişmesine katkıda bulunmuştur. O zamanlar batı orta çağın karanlıklarında boğuşurken Müslümanların temizlikleri onların dikkatlerini ve hayranlıklarını celbetmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman zamanında İstanbul’a gelen bir Alman rahibi, 1560’da yazdığı bir eserde şöyle demektedir: (İstanbul’daki temizliğe hayran oldum. Burada herkes günde beş defa yıkanır. Bütün dükkânlar tertemizdir. Sokaklarda pislik yoktur. Satıcıların elbiseleri üzerinde ufak bir leke bile bulunmaz. Ayrıca ismine (hamam) dedikleri ve içinde sıcak su bulunan binalar vardır ki, buraya gelenler, bütün bedenlerini yıkarlar. Halbuki bizde insanlar pistir, yıkanmasını bilmezler.

Bir başka hatırada ise şöyle anlatılmaktadır: ”Türkiye’de sofradan kalkılır kalkılmaz mutlaka ellerle ağızlar yıkanır. Önünüze sıcak suyla sabun getirilir, büyüklerin konaklarında ya güI suyu veyahut güzel kokulu başka bir su da ikram edilir. Bunlarla da mendilinizin bir ucunu ıslatırsınız.” (J.B Tavernier-Nouvelle relation de I’interiur du serrail du Grand-Seigneur-1678. Amsterdam)

 

İslam dini temizliği her boyutuyla önemsemiştir.

Kur’an’da:

Kur’an’a baktığımızda pek çok ayette temizlikten bahsedilmektedir.

1-Kur’an-ı Kerim’in ikinci inen süresinde yer alan, وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ “Elbiseni temizle” (Müddessir, 74/4) ifadesi dinimizin temizliğe verdiği önemi göstermektedir.

2-“..Onda (Kuba Mescidi) temizlenmeyi seven adamlar vardır. Ve Allah temizlenenleri sever” (Tevbe 108)

3-“Evimi ziyaret edenler ve ibadet edenler rüku ve secde edenler için temiz tutun diye, İbrahim ve İsmail’e ahd verdik.”(Bakara,125)

4إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ “..Allah tevbe edenleri ve temizlenenleri sever.” (Bakara,222)

5- يَسْأَلُونَكَ مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ قُلْ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ  Sana, kendilerine neyin helal kılındığını soruyorlar. De ki: “Size iyi ve temiz şeyler helal kılındı.” (Maide,4)

Bu ayetlere bakıldığında İslam’ın, kişisel temizlikten çevre temizliğine, Maddi temizlikten manevi temizliğe kadar,  temizliği her yönüyle önemsediğini ve iç temizlik ile dış temizliğin bir bütünlük oluşturduğunu görmek mümkündür.

Allah Kur’an’da ayrıca, temizlik medeniyetini oluşturan kahramanı bizim için nasıl gönderdiğini de bildiriyor ve  وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً  “..Sizi temizlemek için Allah gökten su indiriyor” (Enfal,11)  “Biz gökten temizleyici su indirdik” (Furkan,48) buyuruyor.

 

Hadislerde:

Hz. Peygamber’in her konuda olduğu gibi temizlik konusunda da sözleri ve davranışları insanlığın ufkunu açmış, temiz ve pis olanın ayırımını yapabilmesine vesile olmuştur. Temizlik konusunda gösterdiği çaba adeta insanların kendilerini görmelerine yarayan ayna olmuştur.

Peygamberimiz maddi temizliği imanla özdeşleştirerek temizliğin dinin istediği ve önem verdiği bir konu olduğunu anlatmak istemiş, ﺍﻟﻂﻬﻮﺭ شَطْرُ اﻻيمانTemizlik imanın yarısıdır.” (Müslim, Taharet, 1, I, 203.) buyurmuştur.

“Yemekten önce ve sonra el yıkamak yemeğe bereket getirir.” (Tirmizi) ve

“Herhangi biriniz, uykusundan uyandığı zaman ellerini yıkasın”(Nesei, Taharet.1) buyurarak, ellerin temizliğinin önemini vurgulamıştır. Hiç olmazsa haftada bir kere vücudun yıkanmasını tavsiye ederek vücut temizliğine önem vermek gerektiğini anlatmıştır.

“Misvak kullanın, çünkü misvak, hem ağzı temizler, hem de Rabbin rızasını kazandırır.” (İbn Mâce, taharet 7;Nesei, Taharet.5)) “Eğer mü’minlere güçlük verecek olmasa her namazdan önce misvak kullanmalarını emrederdim.” (Müslim, Taharet.42) buyurarak ağız temizliğini dolayısı ile de ağız sağlığını öngören Hz. Peygamber, Hz. Aişe’nin bildirdiğine göre eve geldiğinde ilk iş olarak dişlerini misvaklardı. Ayrıca Hz. Peygamber, ağzında yemek kırıntıları olanları sık sık uyarmıştır. Bu davranış şekli temizliğin, kişinin diğer insanlara saygının da bir gereği olduğunu anlatmaktadır.

Bir gün, üzerinde kirli elbise bulunan bir adam görünce: “Bu adam elbisesini yıkayacak bir şey bulamıyor mu!” (Ebû Dâvûd, libas14) demiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.), bu sözüyle Müslümanları, bu adamın giydiği şekilde kirli elbise giymemeye davet etmiştir.

Allah temizdir ve temizi sever. Evlerinizin çevresini temizleyin…” (Tirmizi, edeb 41) buyurarak yaşam alanlarının temizliğinin önemine işaret etmiştir. Çünkü İslam, ahiret kadar dünya hayatında da ferdin huzurlu, mutlu aynı zamanda sağlıklı olmasını ister. İnsanların sağlıklı ve güvenli bir toplum oluşturmasına, sağlıklı ve güvenli bir çevre oluşturmasına önem verir.

İslami esaslar bütün hayatı kuşatır. Bu nedenle insanların özel ve mahrem durumlarıyla ilgili de tavsiyelerde bulunulmuştur. Mesela tuvalet adabı ile ilgili birtakım kural ve önerilerin bulunuşu buna örnektir. Hz. Peygamber, idrardan sakınmayı emretmiş ve “Allah taharetsiz hiçbir namazı kabul etmez.” buyurarak da tuvalet temizliğinin gereğini vurgulamıştır. Pis ve necis olan şeylerden de Allah’a sığınmıştır. (İbn. Mâce, Taharet.9.10.40) Çünkü küçük ve büyük abdest bozduktan sonra yapılması gereken maddi temizlik hem daha sonra yapılacak ibadetin sahih olması için hem de ferdin sağlığı, beden ve elbise temizliği açısından önemlidir.

Temizlik dinimizin çok önem verdiği bir vecibedir. الْيَوْمَ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ  (maide,5) Vecibe görev demektir. Her halükarda temiz olmak, temizliğe dikkat etmek müslümanın görevi halindedir.  temizlik, sağlıklı yaşamanın önemli bir şartı ve sahih ibadetin gerçekleşmesinde önemli bir mükellefiyet olarak kabul edilmiştir. İslam  temizlik konusunda kişiyi ısrarla takip etmiş öyle ki, temizlik, Müslümanların hayatına bir kültür ve  gelenek olarak yerleşmiş, fıkıh kitaplarının ilk bölümünü temizlik yani taharet konusu teşkil etmiştir.

Öyle ki, İslam kültüründe genel anlamda temizlik ve ibadet amaçlı temizlik birbirini tamamlar haldedir. İbadetlerle elde etmek istediğimiz ruh temizliğine giden  yol beden temizliğinden geçmektedir. –“Namazın anahtarı temizliktir.”(Ebu Davut,salat.73) Dolayısıyla Hz Peygamber (s.a.) müslümanda her iki temizliğin de müslümanda bulunması gerektiğini anlatmak istemiştir. Bunu Kurandan ilham alarak söylemiştir. Çünkü Allah (cc)  “Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin, iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın…” (Maide/6) buyurarak ibadetlerde belli temizlik işlemlerinin gerekli olduğunu vurgulamıştır.

 

AİLE MAHREMİYETİ

AİLE MAHREMİYETİ

Selva ÖZELBAŞ – Üsküdar Vaizesi

 

Mahremiyet, yasaklılık haline  denir . Bir anlamda dokunulmazlık da diyebiliriz. Haram, mahrem ve mahremiyet kelimeleri, dinî hükümlerle ilgili olarak yasak olan her şey için kullanılmıştır

Mahrem kelimesi, daha çok evlenmeleri ebediyen haram olan yakın akrabalar için kullanılır olmuştur. Bu yakın akrabalar arasındaki ebedi evlilik yasağına da “mahremiyet” ismi verilmiştir. “Nâmahrem” ise ebedi evlilik yasağı bulunmayan kadınlar ve erkekler için kullanılmıştır

Mahremiyet kelimesi insan vücudu için kullanıldığında cinsel dokunulmazlık anlamına gelir. Bu durumda mahremiyet, insan vücudundan bakılması, dokunulması ve hakkında konuşulması haram olan bölgeleriyle ilgili dokunulmazlık halidir

Mahremiyet kelimesi insan vücudu için kullanıldığında cinsel dokunulmazlık anlamına gelir Bu durumda mahremiyet, insan vücudundan bakılması, dokunulması ve hakkında konuşulması haram olan bölgeleriyle ilgili dokunulmazlık halidir

Türkçemizde mahremiyet kelimesi bu anlamda kullanılmakla birlikte, buradan hareketle kişinin özel alanı, gizlilik gibi anlamlarda da kullanılmaktadır

Yüce dinimizin konuya verdiği önem:

İnsanın özel hayatı, ailesi ve evi ile ilgili haklar insanın temel hak ve hürriyetlerindendir. Yüce dinimiz insanın bu çok geniş yönlü mahremiyeti ile ilgili olarak oldukça detaylı düzenlemeler getirmiştir.

Herşeyden önce müslüman erkekler ve müslüman kadınların karşı cinse art niyetle ve sürekli bakmamaları, tesettüre riayet etmeleri istenmiştir.(Nur/31-32) Ayrıca insanların özel hayatlarının araştırılması anlamındaki tecessüs, gıyaplarında hoş olmayan konuşmaların yapılması şeklindeki gıybet(el-Hucurât, 49/12) men edilmiştir.

İslam dini evlerdeki mahrem hayatı koruyacak kurallar koymuştur. O dönemlerde insanlar her an istedikleri eve ve odaya izinsiz girebilir, evdekilerle tesettürsüz şekilde yüz yüze gelmekte mahzur görmezlerdi… Bu, rahatsız edici bir durumdu ve insanlar Peygamberimiz’e gelerek şikayette bulunuyorlardı.

Bu konudaki şikayetlerin çoğaldığı sıralarda Nur Sûresi’ndeki aile hayatını koruma kuralları koyan izin ayetleri peş peşe geldi. Şu şekilde kurallar koyuyordu gelen ayetler:

Nur/27- Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi fark ettirip ev halkına selam vermedikçe girmeyin. Bu sizin için daha iyidir. Herhalde (bunu) düşünüp anlarsınız.

28- Orada kimse bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size, “Geri dönün!” denilirse, hemen dönün. Çünkü bu, sizin için daha temiz bir davranıştır. Allah, yaptığınızı bilir.

Bu mealdeki diğer ayet ve hadislerle artık cahiliye devri yanlış uygulamaları yasaklanıyor, müslümanın özel hayatı korumaya alınıyor, eve ve odaya girme kuralları konuyordu.

Rasulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir hadislerinde buna şöyle işarette bulunmuştur; “İzin istemek göz (ün evin ayıplarını görmemesi) içindir. ”( Buhârî, İsti’zân, 11)

Hadisi şerife göre mahremiyeti ihlâl, sâdece bir yere girmekle değil aynı zamanda bakmakla ve o yeri araştırıp incelemekle de gerçekleşir. Dolayısıyla kişi herhangi bir yere girmek üzere izin almak istediğinde Hz. Peygamber’in âdeti üzere, kapının biraz gerisinde, yan dönmüş vaziyette durulmalıdır. ( Ebû Dâvûd, Edeb, 127) Peygamber Efendimiz ashabına başkalarının evlerine nasıl gireceklerini öğretmişlerdir. Nitekim bu duruma uymayan sahâbîlerin Resulullah tarafından eğitildiklerini görmekteyiz

Kilde bin Hanbel (r.a) diyor ki, Resûlullah (s.a)’ın yanına gittim ve selâm vermeden huzuruna girdim. Bunun üzerine Efendimiz :

“– Geri dön ve «es-Selâmü aleyküm, girebilir miyim?» de” buyurdu ( Ebû Dâvûd, Edeb, 127)

Benî Âmir’den bir zât, Allâh Resûlü evde iken, “İçeri gireyim mi?” diye izin istemişti. Resûl-i Ekrem Efendimiz hizmetçisine:

“– Çık, bu adama izin istemeyi öğret. Önce «es-Selâmü aleyküm» desin, sonra «Gireyim mi?» diye sorsun. ” buyurdu

Adam Peygamberimiz’in söylediklerini duyarak:

“– es-Selâmü aleyküm, girebilir miyim?” dedi Bunun üzerine Efendimiz izin verdi, o da içeri girdi. ( Ebû Dâvûd, Edeb, 127)

Bir diğer önemli husus da, içeriden “kimsiniz?” sorusuna “benim” demek yerine, kim olduğunu belirtip izin istemektir.

Câbir (r.a.) diyor ki; “Resûlullâh (s.a)’e geldim ve kapısını çaldım

Resûl-i Ekrem:

« – Kim o?» dedi

– Benim, diye cevap verdim. Allâh Resûlü:

«-Benim, benim!» diye tekrar etti. Gâliba bu cevaptan hoşlanmamıştı.” (Buhârî, İsti’zân, 17)

Dolayısıyla evimizin kapısını çaldığımızda bile kendimizi tanıtacak açık bir ifade kullanmalıyız

Özellikle de başkasının evine pencere veya anahtar deliği gibi yerlerden bakmak ve içeridekileri gözetlemek, bir mü’mine kesinlikle yakışmayan bir davranıştır

Sehl bin Sa’d (r.a)’den rivâyet edildiğine göre bir sahabi, Resûlullah (s.a)’in kapısındaki bir delikten evin içine bakmıştı. O esnâda Resûlullah’ın elinde bir tarak vardı. Adamın bu davranışını farkedenince şöyle buyurdu:

“Senin beni gözetlediğini bilmiş olsaydım, bununla gözünü oyardım İzin istemek, evin içerisi görülmesin diye emredilmiştir ” (Müslim, Âdâb, 40, 41)

Yine Peygamber Efendimiz; “Bir kimse, izinleri olmaksızın insanların evinin içine bakarsa, gözünü çıkarmaları onlara helâl olur. ” (Müslim, Âdâb, 43) buyurarak, bu davranışın ne kadar büyük bir suç ve günah olduğuna dikkat çekmiştir

Yüce Rabbimiz, aynı evin içinde yaşayan insanların, birbirlerinin mahremiyetine saygılı davranmalarının gerekliliği üzerinde de durmuş ve şöyle buyurmuştur:

Nur/58-“Ey mü’minler! ellerinizin altında bulunan (köle ve cariyeleriniz) ve içinden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından önce, öğleyin (sıcak memleketler de öğlen uykusu için) soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza gireceklerinde) sizden üç defa izin istesinler. Bunlar, mahrem halde bulunacağınız üç vakittir. Bu vakitlerin dışında ne sizin için ne de onlar için bir mahzur yoktur. Birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. İşte ALLAH (c.c.) ayetleri size böyle açıklar. ALLAH, (her şeyi) bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Nur/59 “Çocuklar ergenlik çağına girdiklerinde, kendilerinden öncekiler izin istedikleri gibi onlar da izin istesinler. İşte ALLAH, size ayetlerini böyle açıklar. ALLAH (c.c.) alimdir, hakimdir.”

Ergenlik çağından itibaren, evde bulunan her ferdin diğerlerinin odalarına ve anne-babanın odasına girerken her zaman izin istemesi gerektiğinde görüş birliği vardır.

Bir kimse Peygamber Efendimiz ‘e gelerek:

– Ya Resûlallâh, içeriye girmek için annemden de izin alacak mıyım? diye sorunca Efendimiz :

“– Evet” buyurdu. Adam:

– Ancak ben onunla beraber ikâmet etmekteyim, dedi. Resûlullâh (s.a):

“– Yine de izin almalısın ” buyurdu. (Muvatta, İsti’zân, 1)

Aile içinde mahremiyetle ilgili hükümlere özen göstermek inancımızın bir gereğidir. Ayet-i Kerimelerde odalara hangi saatlerde nasıl girileceği ile ilgili hükümlerin ayrıntılı olarak ifade dilmesi mahremiyet anlayışının öneminin büyüklüğünü ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak, kız olsun erkek olsun çocuklar avret mahallerini örtmek zorundadırlar. Anne- babalar bu mahremiyet anlayışını, utanma duygusunu, örtünme gereğini küçük yaşlardan itibaren çocuklarına kazandırmakla yükümlüdürler.

Çocuklara mahremiyet duygusunu kazandırmak için büyüklerin bu konuya daha özen göstermeleri çok faydalı olacaktır. Çocuğa ayrılmış olan odaya büyükler girerken kapıyı çalarak izin istemeleri çok yerinde bir davranıştır. Böylece çocuk, hem kendisine değer verildiğinin farkına varacak, hem de özel odalara girerken izin istenmesi gerektiğini büyüklerinden görerek öğrenmiş olacaklardır.

Aile mahremiyetini ve sırlarını korumak:

Evlerimiz bizi sadece soğuktan, sıcaktan, kardan, yağmurdan koruyan mekânlar değildir; inancımızı, ahlak ve namusumuzu da evlerimize sığınarak koruma altına almış oluyoruz.

Ev deyince emniyet,  huzur ve güven akla gelir. Tıpkı ilk ev olan Kâbe’nin olduğu gibi;  Allah (cc), “Kim oraya girerse emin olur.”(Al-i Imran/97) buyuruyor. Evlerimizin bu güven ve emniyet ayarında olmasına özen göstermemiz gerekir. Dolayısıyla evlerimizin bir kutsiyet taşıdığını ifade edebiliriz. Bu mekânları koruma ve sürdürmede herkes sorumludur. Hepimiz çobanız ve güttüklerimizden mesulüz. Evlerimiz sadece barındığımız yerler değil,  evlerimizin mahremiyeti sadece yatak odalarına mahsus da değil.

Bu mekânlar çocuklarımız ve yakınlarımızla pek çok şeyi, bir hayatı paylaştığımız; zaman gelip eğlendiğimiz zaman gelip kabahatte bulunduğumuz, zaman gelip hatalar ettiğimiz ya da sevaplar işlediğimiz yerlerdir. Bu nedenle aile fertleri birbirine karsı saygılı olmalıdır. Aile sırları sayılabilecek seylerin yayılmasının büyük bir yanlış ve günah olduğunu bilmelidir.

Karı-koca, asla evlerinin sırlarını ifşa etmemelidir. Aksi hâlde birbirlerine karşı  güven hisleri yok olur. Zira eşlerin birbirlerine karşı emin, güvenilir kişiler olmaları gerekir. Sırrın ifşasını Peygamberimiz (as), şer olarak niteleyerek: “Şüphesiz ki Kıyamet günü, Allah’ın en çok ehemmiyet vereceği emanet, karı-koca arasındaki emanettir. Karı ile koca birbiriyle içli dışlı olduktan sonra, hanımının sırlarını erkeğin etrafa yayması o gün en büyük ihanettir.” (Müslim; Nikah 123–124 ) buyurur.

Sır saklamak ne kadar önemli bir davranışsa, onu ifşa etmek de o ölçüde tehlikeli bir davranıştır ve İslam ahlakına asla sığmaz.

Yüce rabbimiz Kur’an’da “Kadınlar sizin için elbise, siz de onlar için elbisesiniz” ( Bakara /187) buyurur. Yani elbise nasıl insanları örter, sarar sarmalar, ayıplarını örterse  siz de birbirinizin ihtiyaçlarını karşılar, kusurlarını örtersiniz buyurmaktadır.  Karı-koca karşılıklı zaaf ve kusurlarını asla başkalarına duyurmaz bir elbisenin ayıpları örttüğü gibi örter, ev yaşantılarını kendileriyle Allah arasında sır olarak korurlar. İnsan elbisesiyle ne kadar yakın ise karı kocada birbirleriyle çok yakındırlar ve öyle de olmalıdır. Onların dışındakiler ise aralarında olup bitenden haberdar olmamalıdırlar.

Hz. Peygamber (s.a.s.), “Bir kul bu dünyada başka bir kulun ayıbını örterse, kıyamet gününde Allah da onun ayıbını örter.’’(Müslim; Birr, 1/72 ) buyurmuştur. Dinimiz insanları küçük düşürmek amacıyla ya da pervasızca diğer insanların günahlarını ve ayıplarını toplum içinde sayıp dökmeye, aile mahremiyetlerine ve özel hayatlarına saygısızlık etmelerine izin vermemiştir. Aile fertlerinin kendi özellerini en yakınları da olsa başkalarına anlatmamaları ise öncelikli olarak aile mahremiyetinin korunması açısından önemlidir. Aile içindeki sıkıntılar farklı boyutlarda görüldüğünde ise problemin hallolması için uzmanlara danışmak ya da hukuki yola başvurmak elbette kaçınılmaz olacaktır.

HZ. PEYGAMBER VE BİRLİKTE YAŞAMA BİLİNCİ

  1. HZ. PEYGAMBER VE BİRLİKTE YAŞAMA BİLİNCİ

Tanım yaparken, ‘insan sosyal bir varlıktır’, diye ifade edilir. İnsanı diğer canlılardan ayırt etmek için de ‘insan, konuşan varlıktır’, denir. Evet, insan hem kelam eden, hem de İlahi kelamın muhatabı olan sorumluluk sahibi, medeni bir varlıktır. Allah’ın yarattığı diğer canlıların bir kısmının da sürüler ya da koloniler halinde, yani toplu halde yaşadıkları bir gerçektir. Fakat insan canlılar âleminde şuurlu bir birlikteliğe sahip tek varlıktır. İnsanın bu şuurlu birlikteliği ve buna göre davranış sergilemesi, dünyayı ve kendisini imar etme sorumluluğunun temelini teşkil etmektedir. Aksi takdirde kargaşa ve anarşi hâkim olur; yeryüzünde insan kanun ve kuralları değil, orman kanunları işler hale gelir. Nitekim birlikte yaşamaya tahammül edemeyen, ve ötekini dışlayan milletler ve devletler savaşlar üreterek masum insanların katline neden olmakta, yeryüzünü yaşanması zor bir yer haline getirmektedirler.

İnsanın sosyal bir varlık olması tek başına yaşayamayacağı anlamındadır. Çünkü insanoğlu dünyaya geldiği andan ölünceye kadar mütemadiyen başkalarına muhtaçtır. Büyümesi, gelişmesi ve erişkin hale gelebilmesi için, eğitimini ve hayatını idame ettirebilmesi için pek çok kişiye, hatta şuurlu bir topluma ihtiyacı vardır.  Yani insan, önce onu dünyaya getiren anneye, içinde yaşayacağı bir aileye ve eğitileceği topluma muhtaçtır. İnsanlar pek çok ihtiyaçlarını yalnız başlarına karşılayamazlar; birbirleriyle yardımlaşma ve dayanışma ile yaşarlar. Bu yüzden de diğer insanlarla iyi ilişkiler kurmak zorundadırlar.

İlk insandan itibaren takip edecek olursak bu mukadderatı açıkça görmemiz mümkündür. Öyle ki;  Allah önce Hz. Âdem’i, ardından da birlikte yaşayacağı Hz. Havva’yı yaratır; [1] her ikisi de farklı yerlere indirilmiş olmalarına rağmen yeniden buluşarak insanoğlunun birlikte yaşama düzenini oluştururlar. Daha sonra neslin devam etmesi de; bu dünyanın onların neslinden gelecek bütün insanların birlikte yaşayacağı bir dünya olarak yaratılmış olduğunu göstermektedir. Ayet-i kerime’de “..her ikisinden pek çok kadın ve erkekler meydana getiren Rabbinize karşı, sorumluluğunuzun bilincinde olun” [2] buyruğu, insanoğlunun hemcinsleriyle birlikte yaşayacağı bu yer yüzü hayatında karşılaşacakları her türlü sorumluluğun bilincinde olmaları gerektiğine işaret etmektedir.

İşte böylece birbirine muhtaç, biri olmadan diğeri de olamayan ve bir arada yaşamak zorunda olan insan için öncelikle yeryüzünde toplanıp bir araya gelecekleri ‘ev ‘inşa edilmiştir. [3] “Beyt” yani ev, insanların sıcak, soğuk veya dışarıdan gelecek her türlü tesirden korunmak ve içinde yaşamak için yaptıkları binadır. Mekke’deki Allah’a izafe edilen bu ev; içinde birinin barındığı mesken anlamında değil, bütün evler için bir simgedir. İnsanları bir gaye üzere bir araya getiren ve o gaye uğruna hayat yolunda yürüten, sa’y ve gayrete sevk eden örnek bir ev… Müslümanların dünyanın her yerinden beş vakit yöneldikleri ev… Yine bu ev, hac ve umre nedeniyle inananların davet aldığı ve diğer mü’minlerle tanışma, görüşme, kararlar alma, istişare etme, toplanma yeridir. Öyleki, burada hac için bir araya geliş, Kuran’da ‘Allah’ın hakkı’ olarak ifade edilmiştir. [4] Kıble ve hacda bütün Müslümanların bir araya gelmeleri, onların büyük ölçekte ve şuurlu buluşmaları, insanlık için üst düzeyde kararlar alacakları anlamına gelmektedir.

Bu ilk ev namaz için bir araya gelinen evdir. Hz. İbrahim’in Hz. Hacer ve Hz. İsmail’i buraya bıraktığında yaptığı duasında zikredilir. [5] Hz. İbrahim Rabbi’nin emrine inanarak bu ıssız vadiye getirdiği ailesine “…insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler.”  diyerek dua eder. Kur’an ifadelerinden ve peygamber dualarından da anladığımız husus insanın dünya hayatının diğer insanlarla bir arada olma, birlikte yaşama biçiminde olacağıdır. Öyle ki, zaman içinde bu ekin bitmez kuş uçmaz vadide duaların bereketi hâsıl olur ve yine Kuran’ın ifadesi ile Ümmü’l-Kura yani şehirlerin anası Mekke, Hz. Âdem’den sonra bu ilk evin etrafında yeniden dirilir. [6]

“Yalnızlık Allah’a mahsustur” diye bir söz vardır. Yerinde bir sözdür, çünkü Allah hiçbir varlığa muhtaç değildir. İnsan ise diğer insanlara hatta diğer varlıklara muhtaçtır. Arabistan’ın kervan geçmeyen ıssız vadisinde Allah’ın evinin yanına, onun emri ile eşini ve evladını bırakan Hz İbrahim, Allah’a teslim olan bir ümmet [7] için ve aynı zamanda sevdiklerinin birlikte yaşayacağı insanları oraya meylettirmesi için Allaha dua etmiştir. [8] Hz. Hacer de Safa ile Merve tepeleri arasındaki koşuşturmasında bir ses, bir nefes, bir kimse var mı diye arayış içinde olmuştur. Bu dualar ve arayışlar zemzem gibi bereketli bir suyun çölün ortasından fışkırmasına ve sonu hayırlı olacak bir topluluğun o bölgeye gelmesine, nihayetinde de Kevser gibi bir Müslüman neslinin doğmasına neden olmuştur.  Öyle anlaşılıyor ki, Hz. İbrahim’in duası Allah’a teslim olan birlikte yaşama bilincine sahip bir ümmet içindir.

Nihayet Hz. Peygamber dünyaya gelir. Bu dünya öyle bir dünyadır ki; insanları ayrıştıran, kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, kadınları horlayan, fakirlere ve kölelere işkence eden zihniyete sahip bir dünya… Hz. Peygamber, onlar inanmasalar da, aynı toplumda yaşadığı müşriklere tahammül etmiş; hatta birbirlerine müdahale etmeden yaşamayı teklif etmiştir. “Sizin dininiz size benim dinim bana “ [9]  diyebilmiş; birbirlerinin inandıkları ve ibadet ettikleri ma’budlarına karışmadan, söz söylemeden yaşayabilme teklifinde bulunmuştur. Fakat ne yazık ki, O’nun bu insani teklifi muhatapları tarafından anlaşılamamış ve kabul görmemiştir. Dolayısıyla Müslümanlar, hür bir şekilde inanmaları, inandıklarını yaşamaları, kendilerini ifade etmeleri imkânsız hale gelince hicret etmek zorunda kalmışlardır. Üzülen, sıkıntı ve işkencelere maruz kalan Müslümanların birlikte düzenli bir toplum oluşturması için, Hz. peygamber ve ona inananlar doğdukları toprakları terk etmeyi göze almışlar, birer ikişer Mekke’den Medine’ye hicret etmişlerdir.

Hz. Peygamber (s.a.v), Medine’ye gelir gelmez, Medine ve çevresinde yaşayan diğer inançtan insanlarla Medine vesikası dediğimiz tarihin örnek anlaşmasını yapmış ve orada barış içinde birlikte yaşayabilen örnek bir toplum oluşturmak istemiştir. Bu anlaşma ile Müslümanlar ve diğerleri aynı toplumu paylaşmak zorunda olduklarını ve dolayısıyla birbirlerinin haklarına riayet ederek ve sorumluluklarını yerine getirerek yaşamak durumunda olduklarını kabul etmişlerdir. Hz. Peygamber öyle bir sistemle gelmiştir ki; insanlar farklı inançlardan dahi olsalar, asgari müşterek oluşturabilecek insan olma ortak vasfıyla, bu dünyada birbirinin hukukuna saygı duyarak sulh içinde yaşayabileceklerdir.

Medine döneminde, Hz. Peygamber’in hicretinden aylar sonra, yeryüzündeki bütün Müslümanların dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar kıyamete kadar hep birlikte yönelecekleri ve diğer kardeşleri ile aynı istikamete doğru dönerek bir noktada birleşecekleri bir kıbleleri olmuştur. Mekânlar ayrı, mesafeler uzak olsa da inanılan değerlerde bir ve beraber olmanın zevki Müslüman kalplerin ülfetine neden olmaktadır. Bu ülfetle, birbirlerini hiç tanımadıkları halde bir yönde ve istikamette birleşmek iman kardeşliğine değer vermeyi gerektirmekte, dolayısıyla dünyanın neresinde olursa olsun Müslüman kardeşinin başına bir felaket geldiğinde bir araya gelmek, acıları paylaşmak çok daha kolay olmaktadır.

Hz. Peygamberin hicreti ile Taybe olan Yesrib, yıllardır birbiriyle savaşmaktan bitap düşen yorgun insanların savaşa dur dediğine tanık olmuştur.  Evs ve Hazrec gitmiş yerini Muhacir ve Ensar’ın iman kardeşliği almış, gönüllerde sevgi ve merhamet çiçekleri açmaya başlamıştır. İman birliği fikirleri de birleştirmiş fikirler ve kalplerin birliği her türlü ihtiyacın paylaşımına neden olmuştur. Ensar evlerini, odalarını, fazla neleri varsa bütün eşyalarını mü’min kardeşleri ile paylaşacak âlicenaplığı inançları sayesinde ortaya koyabilmişlerdir.

Rasulullah Medine’ye gelir gelmez, parasıyla satın aldığı arsaya mescidinin temellerini atmıştır. Mescit Müslümanların secdede birleştikleri ibadet mahallidir. Secde, kıbleden sonra birleşilen mekândır. Mescitle en kuvvetli bağı secde sayesinde pekiştirmek mümkündür. Çünkü mescit ibadet ve secdenin dışında da fonksiyonu olan bir mekândır. Hz. Peygamber mescidin ne anlam ifade ettiğini yaşayışı ile ashabına göstermiştir. Mescit namaz kılınan, Kur’an’ın okunup ezberlendiği, Hz. Peygamber’in her vesile ile ashabını topladığı, fakir ve gariplerin istirahat ettikleri, Hz. Peygamberin sözlerini ve sohbetini takip ettikleri, konukların ağırlandığı, her vesileyle bir araya geldikleri bir mekân olarak kullanılmış; hatta ilk dönem Medine’nin bütün evlerinin kapıları mescide açılarak orada bir araya gelmeleri sağlanmıştır. Hz. Peygamber’in şehri mescit merkezli oluşmuş; mescit, ashabın İslam’ın insanlarda görmek istediği her türlü toplumsal hasletleri pekiştirdikleri, eğitildikleri yer halini almıştır. Bu bir arada yaşayış, yanlış geleneklerin yerini nihai doğruların almasında etkili olmuştur. Birlikte yaşamın gerektirdiği medeniyet Medine’deki mescidin içinden hale hale etrafa yayılmış ve Rasulullah (s.a.v.), ağzından dökülen güzel sözlerle henüz bir araya gelen ve yeni oluşan İslam toplumunun birlikte yaşama bilincini nakış nakış işlemiştir.

Hz. Peygamber aradaki sevgiyi ve şuurlu birlikteliği kuvvetlendirmek için ashabına selamlaşmalarını, selamı yaymayı tavsiye etmiş; “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız!” [10] buyurmuştur. Çünkü ‘selam’ insanların emniyet ve güven içinde birlikte yaşamaları için birbirlerine yaptıkları duadır, iyi niyetle birbirlerine yaklaşımlarının ilk adımıdır.

Medeni bir toplum olabilmenin şartları vardır.  Toplumun diğer fertleri ile anlaşabilmek, fikirlerine saygı duymak, hoş görülü ve iyi niyetli olmak bu şartlardandır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) her fırsatta ashabına, oluşan Medine toplumunda medeni insanlar olarak yaşamanın kurallarını öğretmenin çabası içinde olmuş  “Müslüman, elinden ve dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olduğu kimsedir.” [11]“Mü’min ülfet eden ve kendisi ile ülfet edilendir. Ülfet etmeyen ve kendisiyle ülfet edilmeyen kimsede hayır yoktur.” [12] buyurmuştur. Öyle ki, kişilerin saygı, sevgi, hoş görü ve îsârla davranması noktasında çok titiz davranmış, bencillik ve kaba davranışlardan uzak durabilmeleri için ashabına, dolayısı ile de bize, “Sizden biriniz kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe (kâmil manada) iman etmiş olamaz diyecek kadar kesin söz söylemiş, imanın kemalini böyle bir duygu temelli davranışa hamletmiştir. [13] Bütün bu güzel sözler toplumun birlikteliğini oluşturmada harç vazifesi görmüştür.

Hz. Peygamber komşu haklarını da savunmuş komşuluğun birlikte yaşama ve toplum dayanışmasında önemini bilerek hayırlı komşu olmayı tavsiye etmiştir. [14] Aksi takdirde insanlar arasındaki oluşacak nizalar büyük felaketlere neden olabilir. Cebrail, komşu hakkında öyle ısrarla tavsiyede bulundu ki, komşuyu komşuya mirasçı yapacak zannettim.” [15] diyerek akraba kadar yakın sayılan komşuya iyi davranmakla toplumun yapısını sağlam tutmayı; dayanışma, birlik ve beraberlik içinde olunmasını istemiştir. Kur’an’da buyrulan uzak komşu kapsamındaki komşular, gayri mislim dahi olsalar, hakları vardır. [16]

Komşu hakları yanında, misafire ikram da Allah Rasulü’nün ısrarlı tavsiyeleri arasındadır ve O’nun sünnetindendir. Peygamber efendimiz bu konuda da  “Allaha ve âhiret gününe iman eden kimse komşusunu rahatsız etmesin. Allaha ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin.[17] buyurarak evin dışından birine ikram edip hoş tutmayı imanla ilişkilendirmiş ve insanların birbirlerine daha yakın olabilme yollarından birini daha açmıştır.

Komşuya iyi muamele, misafire ikram gibi toplumu kenetleyerek bir arada tutmayı sağlayan hususlardan biri de yüce dinimizin ısrarla üzerinde durduğu sılai rahimdir. İnsanın sosyal bir varlık olduğunu düşündüğümüzde, onun kan ve sıhri olarak bağlı olduğu kişilerle ilişkilerini görmezlikten gelmek imkansızdır. Doğumdan ölüme birbirine muhtaç olan bu yakınlar arasında sorumluluklar ve haklar mevcuttur. Kur’an-ı Kerim ve hadislerde sılai rahim ve akraba bağlarından çok bahsedilmiştir. Hz. Peygamber, “Rahim (akrabalık), Allah’ın rahmetinin eserlerindendir. Kim bu bağı korursa, Allah ona merhamet eder. Kim onu koparırsa, Allah da ondan ihsan ve rahmetini keser.” [18] buyurarak konunun önemini ortaya koymuştur. Sıla-i rahim, sadece akraba ziyareti değildir. Sıla-i rahim, hısım akrabanın birbiri ile maddi ve manevi dayanışması, birlik ve beraberlik içinde yaşamasıdır. Özellikle aileye ve anne babaya karşı davranışlar Allah’a itaatten sonra en büyük hukuki sorumluluktur.

Allah (c.c.) tüm inananların bu şuurda olmalarını ve buna göre yaşamalarını isteyerek “Müminler ancak kardeştir” [19] buyururken, Hz. Peygamber de “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” [20] buyurmuştur. Kur’an’da mü’minlerin kardeşten başka bir hal içinde olamayacakları ifade edilmiş ve aralarında sulhun hâkim olması ilahi rahmete vesile kılınmıştır. Aksi takdirde ne olacağı da yine Kur’an’da “Allah’a ve Resulü’ne itaat edin. Ve birbirinizle didişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider..” [21] diyerek istenmeyen durumlar işaret edilmiştir. Veda hutbesinde de Rasulullah; “…canlarınız, mallarınız, namuslarınızda öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur…” diyerek temel insan hakları bağlamında en dikkat edilmesi gereken konulara vurgu yapmıştır.

Peygamberimiz (s.a.v.) bu hadislerle sevgi, merhamet ve birbirini koruyup kollama gibi son derece üstün vasıflarla mü’minlerin birbirlerine yardımcı olmaları gerektiğini öğretiyor. Buna göre, mü’minler birbirlerini sevmeli, birbirlerine acıyıp merhamet etmeli, birbirlerine şefkatle yaklaşmalı, birbirileriyle ilgilenmeli ve yardım etmelidir. Bu davranış Müslümanların huzuru, sulh ve salahı, birlik ve beraberliği, kurtuluşu için gereklidir.

Kur’an’da millet ve kabileler halinde yaratılmış olmanın tanışmak için olduğu, ayırım ve üstünlük nedeni olmadığı üstünlüğün takvada olduğu beyan edilir. [22] Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız diyen Hz. Peygamber (s.a.v.) de “Ey insanlar dikkat ediniz! Rabbiniz tektir. Arabın, Arap olmayana, Arap olmayanın Arab’a, siyahın kırmızıya, kırmızının siyaha, takvadan öte, hiçbir üstünlüğü yoktur. Şüphesiz Allah katında en üstününüz, Allahdan en çok korkanınızdır.” [23] diye ifade ederken; insanların soy, sop, ırk, renk farklılıklarının üstünlük ve ayrı-gayrılık sebebi olmadığını dile getirmiştir.

Mü’minler, sadece kendileri gibi inananlara değil, başka din ve inanç mensuplarına karşı da insanî yaklaşım sergilemekle emrolunmuşlardır. Müslümanların, gayr-i müslimlerle de aynı toplumun parçası olmaları mümkündür. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) Mekke ve Medine’de gayr-i müslimlerle yaşamış, bu konuda da en güzel örneği vermiştir. Yukarıda da geçtiği üzere Medine vesikası bunun en bariz açıklamasıdır. Hz. Peygamber dini tebliğ ederken zorlayıcı olmadan ve son derece sabırla davranmış; kaba tutum ve davranışlardan kaçınmış, insani ilişkilerde daima yapıcı olmuş, kendi ahlaki özelliklerinden taviz vermeden onların da insan olma vasıflarını ön plana almıştır. Kur’ân’da belirtildiği gibi, O her zaman “en güzel ahlak” üzere olmuş; öyle ki gayri müslimler dahi onu “Muhammedü’l-Emin” diye isimlendirmişlerdir.

İnsan Allah’a kulluk etmek için yaratılmıştır. Hz. Muhammed (s.a.v.) ise Allah’a kulluğu sözleriyle ve davranışlarıyla insanlara en güzel şekilde gösteren son peygamberdir. İnsanın yaratılacağını duyduklarınd meleklerin de ifade ettikleri gibi; yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökecek olmalarına rağmen Allah (c.c.) insanın fıtratına diğer insanlarla nasıl bir ve beraber olabileceğinin kodlarını da koymuştur. Öyle ki, Kur’an ve Hz. Peygamber bu amaca matuf olarak gönderilen son kitap ve son peygamberdir. Hz. Peygamber (s.a.v.), insanların Kur’an ve Sünnet’e uydukları takdirde kavga dövüş yerine fıtrattaki kodlarla bir ve beraber davranarak Hakkı ayakta tutabileceklerini ümmetine nasihat olarak bırakmıştır. Ne mutlu O’nun nasihatlerini tutanlara!..

Selva ÖZELBAŞ

Üsküdar Vaizi

[1] Nisa, 4/1

[2] Nisa, 4/1

[3] Al-i İmran, 3/96

[4] Al-i Imran, 3/97

[5] İbrahim,14/ 37

[6] En’am,6/ 92

[7] Bakara Suresi, 2/128

[8] İbrahim,14/ 37

[9] Kafirun,109/6

[10] Müslim, İman 93-94

[11] Buhârî, iman 4; Ebû Dâvûd, cihad 2

[12] Müsned, 2,4,5,335

[13] Buhârî, İmân 7; Müslim, İmân 71, 72

[14] Müslim, Îmân 73

[15] Buhârî, Edeb 28; Müslim, Birr 140-141

[16] Nisâ sûresi,4/36

[17] Buhârî, Nikâh 80, Edeb 31, 85

[18] Buhari, Edeb 12. VII, 72

[19] Hucurât,49/10

[20] Buharî, Edeb 27; Müslim, Birr 66

[21] Enfâl,8/46

[22] Hucurat,49/13

[23] Müsned-i Ahmed b. Hanbel, 5/411

GÖNLÜ CAMİYE BAĞLI ÖZEL İNSAN

GÖNLÜ CAMİYE BAĞLI ÖZEL İNSAN

İlkokula yeni başlamıştım onları tanıdığımda. Hafız ağa ve eşi Behiye Nine… Evlerini tutmuştuk çünkü; yani kiracı olmuştuk onlara.  Her ikisi de çok özellikli insanlardı. Hayatımda yer etmiş hatta etki etmiş özel insanlardı.

Asıl adı Ahmet idi ama herkes ona hafız ağa diye hitap ederdi. O bir gazi idi. Savaşlara katılmış ve madalyası vardı. Okul öğrencileri sık sık gelirler ve ona sorular sorarlar, o da anlatırdı, ellerinde kağıt kalem ağzından ne çıkarsa aynen yazarlardı.  Hangi savaşa katılmış, savaşta neler olmuş, o neler yapmış, savaş nasıl sona ermiş v.s. Sonunda madalyasını sorarlar o da gösterirdi. O zamanlar şimdiki gibi değil ki; resmini çeksek, sesini kaydetsek. Kıymetini bilecek, takdir edecek yaşta bile değildik. Ve zamanla değerlerini takdir edeceğimiz bile gelmiyor aklımıza.  Gerçi saygıda kusur etmedik hiçbir zaman.

Hafız ağa ve eşi çok mütedeyyin insanlardı. Dinlerine, ibadetlerine çok düşkün idiler. Mütedeyyin olmaları hayatlarına da yansımıştı.  Bir tanecik kızları vardı. Ondan da hiç haz etmez bilakis şikâyet ederlerdi.  İyi bahsetmek şöyle dursun üzüntü ile anlatırlardı.  Kızları nasıl oldu ise, küçük yaşta bir subayla evlenmişti.  Şehir dışında idiler sürekli. Kocasının mesleği gereği hep gezerlerdi. Ve yine kocasının mesleği gereği başını örtmezdi. Kızlarının kılık kıyafeti, dinden uzak yaşantısı onlar için en büyük dert idi. Allah’ın emirleri noktasında evlat olmuş yabancı biri olmuş onlar için fark etmezdi. Bu yüzden de Allah için buğz ederlerdi hep.

Hafız ağa gerçekten de Kur’an hafızı idi. Uzun bir süre imamlık bile yapmıştı. Onu ilk gördüğümde tuvalet penceresine tel takıyordu. O günden sonra onu bir daha bu tür işleri yaparken görmek kısmet olmadı. Çünkü Hafız ağanın gözleri artık görmez olmuştu. Onu tanıdığımda çok az gören gözleri tamamen kapanmıştı. Kara su indi gözlerine derlerdi. Behiye nine de evin hem kadını hem de erkeği olarak hayatına devam etti.

Göz görmese de gönül çekerdi. Göz gideceği yolları göremese de ayaklar gitmeye alışkındı. Göz görmese de kulaklar duyardı. Daha doğrusu o camiye, cemaate gönülden bağlı bir insandı.  Ayakları beş vakit cami yolunda yürümeyi ezbere biliyordu. Namaz vaktine alışmıştı onun biyolojik saati..Hep ezandan önce hazır olurdu.

Abdesti almış, hazır bir şekilde kapının önüne çıkar; yoldan biri geçerse onu alıp camiye götürsün diye beklerdi. Bir gelen olur mu ki diye de kulağı hep yolda olur,  her ayak sesine şöyle bir dönerdi. Bazen de Behiye nine onu ana caddeye kadar çıkarırdı. Ana caddeden daha çok insan geçtiği için birisinin onu alıp camiye götürmesi fazla uzun sürmezdi. Hafız ağayı elinde bastonuyla gören herkes onun camiye götürülmesi gerektiğini bilirdi.  Çoğunlukla da camiye namaza gidenler onu elinden tutar götürürlerdi.

Ben de küçükken onu caddeye kadar;  büyüdüğümde de camiye kadar çok defalarca götürdüğümü bilirim.  Çoğu zaman görür görmez yanına koşardık. Adımızı sorar, tanımaya çalışırdı. Kimini sesinden kimini adından kimini de sülalesinden tanırdı. Bir eliyle bileğimizden tutar, diğer elinde de baston bulunurdu. Ayakları cami yoluna o kadar alışkındı ki yürürken hiçbir endişesiz,  camiye ulaşma heyecanı ve telaşesi ile adeta koşar gibi giderdik. Hafız ağayı caminin bahçesinden içeri girdirir bahçede oturan namaz arkadaşlarına teslim ederdik.

Ayrılırken hiç ihmal etmez hemen cebinden bir kâğıtlı şeker çıkarır verirdi. Çok sevinirdik. Hem de ne sevinmek. Çocuktuk ama iyi bir iş yaptığımıza inanarak sevinirdik. Çocuktuk elbet şekeri aldığımıza da sevinirdik.  Namazdan sonra ise birlikte omuz omuza namaz kıldığı cami arkadaşları elbette onu oralarda bırakmaz mutlaka evine kadar getirirlerdi.

Selva Yılmaz Özelbaş

ANNELER GÜNÜ KUTLAMALARI

ANNELER GÜNÜ KUTLAMALARI

İnsan kendi ihtiyacı olanı üretmezse üretenden alır, bu ihtiyacını giderir. Kültürler, inançlar da böyledir. İnancınızda var olanı değerlendirmez, güncellemezseniz, kendinize has halde topluma sunmazsanız başkalarının sunduklarını alır, kültürünüze katarsınız. Yıllarca uğraşır hık, mık eder ama direnemezsiniz, yorumlar katarak başınıza tac edersiniz. Bu başımıza tac ettiğimiz konulardan biridir anneler günü.

Bugünkü  “anneler günü” anlamında olmasa da anneler için yapılan kutlamaları Sümerlere dek dayandıranlar var. Ayrıca 1600′lü yıllarda İngilizler arasında “mothering sunday” adı ile kutlamalar yapılmaya başlanmış. Zamanla kilise festivali haline gelen bu kutlama “Anneler pazarı” kutlamaları ile birleştirilerek kutlanmaya başlanmış.

Anneler günüyle ilgili ilk resmi kutlama önerisi, Amerika’da 1872 yılında Julia Ward Howe tarafından barışa adanan bir gün olarak tasarlanmış. İlk defa Boston’da bir yürüyüş düzenlenerek kutlanmış.

1907 yılında Philadelphia’da Ana Jarvis, annesinin ölüm yıldönümü olan mayıs ayının ikinci pazarının Anneler Günü olarak kutlanması için bir kampanya başlatmış. Bir sene sonra bakanlara, işadamlarına ve politikacılara ulaştırılarak ulusal olarak kutlanmaya başlanmış.

1911 yılında hemen hemen her ülkede kutlanmaya başlanmış, 1914 de ABD başkanı Wilson tarafından resmi bir açıklamayla mayıs ayının ikinci pazarı Anneler Günü olarak duyurulmuş.

Böylece, Mezopotamya ve Anadolu uygarlıklarının binlerce yıl önce başlattığı gelenek 20. yüzyılın başından itibaren dünya çapında kabul görmüş.

Bizim ülkemizde de yıllar önce çocukluk dönemimizden beri iki arada bir derede kaldığımız konulardan biridir anneler günü kutlaması.

Bir taraf hep, “bu yabancılardan gelmiş bir kutlama, anneler günü bir gün olmaz, annelerin günü her gündür.” derken sadece karşı çıkmakla yetinmiş ve yerine bir şey ikame etmemiştir. Diğer taraftan da ülke bunu resmi olarak benimsemiş, okullarda çocuklar bu eğitimden geçmiş, zaman içerisinde itiraz edenler de itiraz edemeyecek hale gelmişlerdir.

Sonuçta en değerli varlıklarımız annelerimizle ilgili bir konuda da nifak ve ayrılık içinde bunca yılımızı geçirmişizdir. Bizim neslimiz ve etki ettiklerimiz bu konuda ne yapacağını bilmeyen bir tavır ve tutum içinde kalmış, hatta arada kalmış bir nesildir diyebiliriz.

Kendimize sormamız lazım, savaştan, kurtuluş günlerinden başka neden bizim kendi ürettiğimiz güzel günlerimiz, kutlamalarımız yok?

Acaba, pek çok şeyde olduğu gibi düşünce konusunda da mı üretimde kısıtlıyız! Neden hep ya ret konumunda kalmayı ya da olduğu gibi almayı yeğler alternatif oluşturmamakta direniriz. Anne gibi bir baş tacını onurlandırma konusunda inananlar olarak dünyaya örnek olması gereken İslam âleminin elinde bulunan kaynak kimin elinde var ki!

Kur’an ve Hz. Peygamber’in sünneti bize en güzel kılavuzken; tembellik, özgüven eksikliği, ihmal, ortak değerlerde bir araya gelememe ve nifak yüzünden yabancı üretime mahkûm bir millet, hatta bir ümmet olduk. “Yabancı üretimi de olsa anne konusu önemli bu yüzden itiraz edecek değiliz ya…” denebilir fakat yabancı üretimler beraberinde topluma kültürünü de taşır. Zaman içerisinde o kültürün anneye bakış ve davranışı nasıl şekillenmişse o şekle mahkum olmak söz konusudur. Kendi üretiminiz kendi değerlerinizle yoğrulduğu için nesilleriniz o değerlerle beslenerek büyüyecektir.

Batılı yıllardır anneler gününü kutladığı halde onlarda ailenin bu günkü konumuna, başta annenin batıdaki konumuna bakmak lazım. Sonuçta elde ne var? Batının bu günden kastı nedir?

Anne bir kadındır. Allah’ın kendisine itaatten sonra saygınlığını ilan ettiği en önemli varlıktır. Cennet ayakları altına kadar indirilen ya da layık görüldüğü hz. insandır o….

Biz de yıllardır bu furyaya hasbel kader katıldık. Bindik bu gemiye gidiyoruz. Uçtan kıyıdan azcık utana sıkıla, karşı çıka bazen de göğsünü gere gere anneler günü kutluyoruz.  Gelinen noktada topluma ve sonuca bakmak lazım. Neden bizim ülkemizde darul acezeler anne kaynar. Ya evlatlarımızı doğuran sığınma evlerindeki kadınlar… Çocuklarımızın anneleri!  Onlar anne değil mi! Karısı sığınma evinde kalan koca acaba bu günlerde çocuklarına ne cevap verir. Acaba o çocuklar babalarına annelerini sorarlar mı? Anneden uzak yetişen çocuklarla buna sebep olanlar oturup bu konuyu konuşabilirler mi?

Kadının kıymetini bilmedikçe annenin kıymetinden bahsetmek çelişkili bir durumdur. Bir toplum alt yapıda iyileştirmeye yönelik çalışmalarla ancak, gönlünce kutlama ve bayramlar yapabilir, değilse yürekler hep buruktur. Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar.

Kendi anneler günümüz ya da değerlerimizle donatılmış bir anneler günü anlayışımıza, yaşantımıza vesile olması en büyük temennimiz olmalıdır.

Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

NEDEN KADIN HAC-UMRE KILAVUZU?

NEDEN KADIN HAC-UMRE KILAVUZU?

Hac bilinmesi gereken yönleri çok fazla olan bir ibadettir.  Hem ibadetin yapılışı hem de bu ibadetin başka bir ülkede, farklı bir iklimde, oldukça fazla sayıda değişik İslam ülkelerinden gelen insanlarla beraber yapılıyor olması hac yolculuğuna niyetlenen kişinin eğitimini zorunlu hale getirmektedir. Bu o kadar önemli bir eğitimdir ki, bütün Müslümanlar aynı değerleri paylaştığından farklı ülkelerde eğitilseler de bir araya geldikleri hac esnasında eğitimin eseri mutlaka görülecektir. Yani her İslam ülkesi hacca giden halkını konuyla ilgili olarak eğitmelidir; çünkü hac yapmaya niyetlenen bütün Müslümanlar aynı zamanda bir araya gelecekler, aynı mekânları hep birlikte kullanacaklardır. Böylece ibadetin eğiten ve insanı kemale doğru götüren yönünden de istifade edilmiş olacaktır. Aslında hac ibadeti ile ilgili eğitim, kutsal yolculuk için yapılması gereken hazırlıklardandır.

Hac ibadeti ömürde bir defa yapılabildiğine göre, özellikle insana tesiri açısından zirve bir ibadet olması gerekir ve bu nimet kendisine nasip olan insanın ülkesinden eğitilmeden gönderilmemesi gerekir. Hacca gidenlerin; yarısı kültür seviyesi çok yüksek olmayan kadınlar olan ülkemizde bu eğitimin özellikle bu kesime daha yoğun olarak verilmesi gerekir. Hacca giden kadın sayısı hiç de azımsanacak bir sayı değildir. Ayrıca hac,  kadınlara has yönleri daha bariz olan bir ibadettir. Bunun yanında refakat ettikleri kişileri çekip çevirenler kadınlardır. Diğer taraftan gerçek eğitimi almadığı zaman etraftan edindiği kırık dökük duyduğu şeylerle hareket ettiği takdirde hem kendini hem de ülke Müslümanlarını iyi temsil edemeyecek, olumsuz manzaralar ortaya çıkacaktır.

Kadınlarımız dini konularda ve insan ilişkilerinde donanımlı gibi görünseler de hacca gitmeye niyetlendiklerinde hac eğitimleri esnasında ve uygulama alanlarında yani kutsal topraklarda, eğitime ne kadar da muhtaç oldukları açığa çıkmaktadır; zira eğitimler esnasında görülmektedir ki, ihram elbisesi ve ihrama girmeyi ayırt etmesi dahi uzun sürebilmektedir. Genellikle hac için hazırlanmak genellikle valiz hazırlamaktan ibaret gibi bilinir. Bütün bir hac boyunca adet görmemesi gerektiği yanılgısı ve çok sevap kazanacağım düşüncesi ile bütün bir yolculuk boyunca adet geciktirici ilaç kullanılabilmektedir. Hanımların büyük bir bölümü hac çeşidini belirledikten epey sonra hac çeşitlerini anlamaktadır; çünkü hangi haccı yapacağını eşi belirlemiştir vs. örnekleri çoğaltmak mümkün. İşte bütün bunları ve benzeri soruları aza indirmek ve bu eksikliklerle mücadele etmek zorunlu hale gelmektedir. Özellikle yaptığımız hac-umre seminerlerinde vatandaşlarımızdan gelen sorular böyle bir çalışmaya ihtiyaç olduğunu ortaya koymuştur. Bu sorulardan yola çıkarak, ve onlara cevap olsun diye bu kitap hazırlanmıştır. Hazırlanırken hem bazı bilinmesi gereken temel bilgiler kısaca, fazla detaya inmeden ilave edilmiştir. Diğer hazırlık, mescidi nebevi ziyareti, kadınlarla ilgili konular ve dikkat edilmesi gereken pratik hususlar kendi tecrübelerimin sonucu mutlaka olması gerekir diye gördüğüm kısımlardır. Temel bilgiler daha çok Diyanet İşleri Başkanlığının Hac Rehberinden alınmadır.

KADINLARIN HAC KONUSUNDA BİLGİLİ OLMALARININ YARARI

Kadınları eğitmekle çok şey kazanılacaktır; onlar her şeyden önce, hac ve umre için hazırlanırken bu yolculuk için madd- manevi ve ahlaki olmak üzere üç boyutlu ve çok yönlü bir hazırlığın gerekli olduğu bilincinde olacaklar.

Kadınların ihram giysisi olmadığını; adetli kadının da mikatta ihrama girmesi gerektiğini bilerek hareket edecekler.

Hac takvimleri ile adet takvimlerini karşılaştırarak tercihte bulunabilecekler.

Mescid-i Nebevi’ye bayanların girmesi gereken kapıları; Ravza’nın nerede olduğunu ve orada bulunanları elleriyle koymuş gibi bulacaklar.

Oda arkadaşları ile iletişimde daha dikkatli davranacak;  Mescitte Rasulullah’ı edeple ziyaretin ne kadar önemli olduğunu bildikleri için edepsizlikten sakınacaklar.

Hac menasikini ve ihram yasakları ile diğer vecibeleri öğrendikleri için de ceza almayacaklar. Hasılı kadınların bu vesile ile eğitilmiş olmaları, hac ve umrelerinin makbul ve mebrur olmasına, kazanarak dönmelerine, aynı zamanda kaybetmemek için çaba sarf etmelerine neden olacaktır. Hacı olduktan sonraki hayatlarına da kesinlikle olumlu katkıda bulunacaktır. Çünkü bütün ibadetlerin insanı geliştiren ve kemale erdiren yönü vardır.