ŞEVVAL BİZE NE DER

ŞEVVAL BİZE NE DER

“Her kim Ramazan orucunu tutar, sonra peşinden de Şevval ayından altı gün oruç tutarsa bütün sene oruç tutmuş gibi olur.” (Müslim, Sıyam,58.)

Hz. Peygamber (s.a.v) bu hadisi ile bize ramazan ayını takip eden ayda da oruç tutmayı tavsiye etmekte hatta “bütün sene oruç tutmuş gibi olur” buyurarak oruca devamı teşvik etmektedir.

Rahmet ayı ramazan bayramla son buldu. Her sayılı gün gibi o da geçip gitti. Aslında düşünecek olursak ramazan ayı hiçbir zaman öyle hemen geliveren bir ay olmamıştır. Üç aylar dediğimiz ve öncesindeki Recep ve Şaban ayı ile, bu aylarda tutulan oruçlarla, kutlanan kandil geceleri ile hissettire hissettire girmektedir hayatımıza. Gidişinin de aynen böyle hissettirerek olması gerekir ve çok normaldir. Hz. Peygamber’in hadisi de bu tarz yaklaşıma işaret etmektedir adeta. Böylece sosyal bir varlık olan inanan insan manevi atmosfere bedenen ve ruhen alışarak girmiş olacak, diğer işleri ve ibadetlerini birbirine uyarlayarak düzenleyecektir.

İbadet yoğunluğunu sosyal hayatla bütünleştirmek; daha anlamlı ve faydalı hale getirmek, hazırlıklı olmak çok önemlidir. Bu yüzden gelişin adeta bir bahar mevsimi gibi mutedil bir geçiş sağlaması gerekir. Hele bir de öncesinde on bir ay gibi uzun bir zaman dilimi geçmişse yaşanacak ramazan ortamına daha fazla önem vermek, her anlamda hazırlıklı olmak gerekecektir.

Gelişi böyle muhteşem olan ayın gidişinin de son derece manidar olması gerekir. Çünkü yavaş yavaş da olsa girilen manevi havaya iyice alışılmıştır. Bedenler oruç tutmaktan zorlanmamaktadır. Okunan Kur’anı Kerim ve indirilen hatimler dünya semasını coşturmuş; kılınan teravihler, yapılan hayır ve hasenat melekleri dahi kıskandıracak hale gelmiştir. Diğer taraftan da şeytan ve işbirlikçileri sabırsızlanmaktadır çünkü insanlar on bir ay boyunca hiç yapmadıkları pek çok iyilik ve ihsanı bu bir ay içine sığdırmışlar hatta daha neler yapabilirim diye Rablerine kullukta ve insanlıkta yarışır olmuşlardır.
Elbette şeytanı zincirlere vurduran, cennet kapılarını açıp cehennem kapılarını kapatan ramazan ayında bu kadar ibadetten birden bire çıkıvermek, ibadet yoğunluğundan sıyrılıp eski köhne, ibadetsiz günlere dönüvermek; adeta ramazana has Müslüman oluvermek kimseye yakışmayacak ve Allah’ın da hoşnutsuzluğuna neden olacak bir durumdur. Haramlardan uzak kalmayı, Kur’an okuyup namaz kılmayı, pek çok faydası olan oruç ibadetini, maddi manevi diğergam olmayı, hayır ve hasenatı sadece ramazan ayına tahsis etmek elbette yakışık almayacaktır. İnsanın bir ay devam eden bu süreçte ramazan ayı vesilesi ile alıştığı hayata bir nebze olsun devam edebilmesi için onu takip eden aylarda da bu alışkanlıkların sürmesi inanan ve bu dünyaya imtihan için gelen her Müslüman için önemlidir.
İşte Hz. Peygamber’in şevval ayında tutmayı tavsiye ettiği bu altı orucun diğer bütün aylara sirayet edecek kadar değerli olduğunu ifade etmesi iyice düşünülmesi gereken bir durumdur. Ayrıca Hz. Peygamber’in bize tavsiyelerinden anlıyoruz ki ibadetlerde devamlılık esastır;  farz olanlarda devamlılık kat’i, nafilelerde de devamlılık kulun kemaline, insanlığının ve kulluğunun güzelliğine vesiledir.
Rasulullah adeta; “ey ümmetim bu ramazan ayı boyunca yaptıklarınızı hemen yıkmayın, yok etmeyin, tüketmeyin. Ramazanda yapıp diğerlerinde yapmamazlık etmeyin. Öyle birden bire rehavete kapılıp oluşturduğunuz atmosferi bozmayın. Öyle olun ki diğer on bir ay boyunca sanki oruç tutuyor gibi olun, on bir ay boyunca ramazan ayındaymış gibi güzelliklere devam edin ve sevap kazanın” demek istemekte ve Şevval orucunu teşvik etmektedir. İnsan adeta bu ay ile birlikte ramazanda kazanılan ve ramazanla elde edilenler konusunda samimiyet testine tabi tutulmaktadır.

Anlıyoruz ki,  ramazan ayı ve orucu, Şevval ayında da önemini devam ettirmektedir. Şevval ayı ramazan’ı takip eden, bayramı taşıyan aydır. Hac aylarının da başlangıcı olması hasebi ile ayrı bir önem arz eder. Kişi ramazan ayında toplu halde elde ettiklerini şevvalde tek başına yaşama sınavı geçirecektir. Dolayısıyla irade, inanç ve samimiyetini kendisine ispat edebilme fırsatını bu ayda bulacaktır. Bu fırsatla, elde ettiği olumlu alışkanlıkları bütün bir ömrüne yaymış olacaktır inşallah!
Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

İYİ SÖZ ve DAVRANIŞ RAB’Bİ HOŞNUT EDER

İYİ SÖZ ve DAVRANIŞ RAB’Bİ HOŞNUT EDER

Kur’an-ı Kerim’de Allah (c.c.) “İyi söz ve güzel iş O’nun katına yükselecek”     buyurur.
Ebu Hureyre (r.a.)’den nakledilen bir hadiste de, Allah Rasulü (s.a.s.)’nün şöyle buyurduğu bildirilmiştir:
“Allah (c.c.) kıyamet gününde (bir kimseye) şöyle seslenecek:
‘Ey Ademoğlu! Hastalandım, beni ziyaret etmedin.’ (O şahıs), ‘Ey Rabbim! Sen âlemlerin Rabbisin, ben seni nasıl ziyaret edebilirim?’ deyince Allah(c.c.)  ‘Falan kulum hastalandı, onu ziyaret etmedin, eğer ziyaret etseydin beni onun yanında bulacağını bilmiyor muydun?’ diyecek.
Allah, ‘Ey Ademoğlu! Yiyecek istedim bana yedirmedin’ diyecek. (O şahıs), ‘Ey Rabbim, Sen âlemlerin Rabbisin, ben Sana nasıl yedirebilirim?’ deyince  Cenab-ı Hak, ‘Falanca kulum yiyecek istediğinde ona yedirmedin, şayet yedirseydin bunu(n karşılığını) benim yanımda bulacağını bilmiyor muydun?’ diyecek.
Allah, ‘Ey Ademoğlu! Senden su istedim bana su vermedin’ diyecek. (O şahıs), ‘Ey Rabbim, Sen âlemlerin Rabbisin, ben Sana nasıl su verebilirim?’ deyince, Allah, ‘Falan kulum senden su istediği hâlde ona su vermedin, eğer verseydin bunu(n karşılığını) benim yanımda bulurdun’ buyuracak.”

Hiç bir kimse kesinlikle yaptığı iyilikle Allah’a fayda sağlayamaz, kötülükle de O’na asla zarar veremez. Allah’ın kimsenin iyiliğine ihtiyacı yoktur. O, Kıyam bi-nefsihi -kimseye muhtaç değil- ve Muhalefetü’n lil-havadis -yaratılmışların hiç birine benzemez-  sıfatlarına sahiptir.
Hastayı ziyaret etmek, aç ve susuzun ihtiyacını gidermekle o insanlar fayda görürler ama bundan en çok Rabbimiz hoşnut kalır. O’nun bu hoşnutluğu ve rızası ise iyilik sahibi için en büyük kazançtır.

İyi olmak ve iyi davranışlarda bulunmak bir Müslümanın hem kişisel ve toplumsal sorumlulukları arasında hem de onun Rabbine kulluk etme durumu ile alakalıdır.
Yukarıdaki hadiste ve ayette kulların iyilik yapmaya, iyi olmaya şiddetle teşvik edildiğini; iyiliğin, iyiliği yapan ve iyilik gören için ne kadar da anlamlı olduğunu görüyoruz. Her amelin en büyük değerini de Allah katında bulduğunu anlıyoruz. Aynı zamanda yapılan iyiliklerin, tesirlerini hem bu dünyada hem de ahrette gösterdiğini, sonuç alındığını bize işaret ediyorlar. Kur’an’ın ifadesine göre, “iyilik yapan kendi lehine, kötülük yapan da kendi aleyhine”     davranmaktadır.
Özellikle Hadis-i şerifte  Allah’ın, kullarına yapılan iyiliği, âdeta kendisine yapılmış gibi önemsediğini ve bu şekilde değerlendirdiğini görüyoruz. Her ne kadar faydasını başta insanlar olmak üzere bütün yaratıklar görüyor olsa da yapılan iyi bir amel öncelikle Allah katında değerini buluyor, anlam kazanıyor. Yine anlıyoruz ki, Allah aç, susuz, hasta ve güçsüz ve her türlü ihtiyaç sahibinin yanındadır.

İnsanlar farklı özelliklerde yaratılmıştır.  Kur’an’da  “Allah, rızık hususunda kiminizi kiminizden üstün kıldı.”     buyurulması ‘Allah kimi¬nizi zengin, kiminizi fakir, her birinizi ayrı özelliklerde yarattı böylece birbirinize ihtiyaç halindesiniz’ anlamına gelmektedir.
Farklı kabiliyet ve becerilere sahip; cinsiyetleri, sağlıkları, maddi-manevi imkânları eşit olmayan toplum hâlinde yaşayan insanların her biri, her zaman birbirine muhtaçtır.
Allah’ın insanları fıtrat olarak bir diğerine muhtaç durumda yarattığı hiçbir kimse kimseden müstağni değildir. Altın kapının gümüş kapıya mutlaka ihtiyacı vardır. Dolayısıyla bu yaratılış, her bir bireyin, kabiliyet ve özelliklerine göre diğerleri ile yardım ve dayanışma içinde olmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Hatta bu, toplum halinde yaşamanın ve medeni olmanın gereğidir. İslam fıtrat dini olduğuna göre yardımlaşma ve dayanışma dini olması kadar doğal bir durum olamaz.
Kur’an “iyilik ve takva üzere yardımlaşın”   der. Her işinde Allah’ın hoşnutluğunu esas alan Müslüman ise hiçbir talimat ve yaptırım olup olmadığına bakmadan görevini yerine getirmekle topluma karşı sorumlu ve mükelleftir.

Yüce dinimiz hem kavil hem de fiil ile iyi olmayı öğütlerken, bunun nasıl yapılabileceği konusunda da bazen farzlar bazen vacipler koymuş ve bunlar dini bir vecibe olarak kabul edilmiştir. Müslüman bireyler bazen de müstehab derecesinde iyi amellere yönlendirilmiş ve teşvik edilmişlerdir.
Mesela kişinin ailesine infakı bir yükümlülüktür ve dini vecibedir. Yakınlarına ve diğer insanlara infakı ise sorumluluktur; teşvik edilir ve sevabı çok büyüktür.

“Tasadduk” ve “infak” Kur’an-ı Kerim’de çokça zikredilen bir konudur: “Sadaka veren erkeklere ve sadaka veren kadınlara… Verdikleri kat kat artırılır. Onlara değerli bir mükâfat da vardır.”   buyurulur. Özellikle sadaka genel anlamlı olduğu için herkesin yapabileceği bir iyiliktir.
“Ey inananlar, bizim size rızık olarak verdiğimizden infak edin.”   buyurarak Müslümanların mallarının asıl sahibinin Allah olduğu ve ona sahip olanların da bir aracı oldukları vurgulanır. Allah (c.c.) her canlının rızkına kefildir. Ve bu rızkı farklı ellerde yaratmıştır.
Peygamber Efendimiz (s.a.) de İslam’ın beş temel üzerine bina edildiğini ifade ettikleri hadislerinde,    zekâtı bu temellerden biri olarak saymış ve Müslümanlar, İslam’ın beş şartı olarak bilinen bu vecibelerden biri olan zekâta ayrı bir önem vermişlerdir. Nitekim zekât belirli şartları taşıyanlar için farz bir ibadettir.

Güzel dinimiz İyiliği sadece maddi olarak yapılanlarla sınırlamamış; “Allah yolunda mal harcayın, kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın ve güzel hareket edin. Çünkü Allah güzellik ve iyilik edenleri sever.”    buyurmuştur. Bu konuya çarpıcı örnek başka bir ayette Cenab-ı Hak;
“O (Allah’tan hakkıyla korka)nlar, bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar, insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever.   buyurur.
Ve yine; “kim iyilik getirirse, ona o (getirdiği)nin on katı vardır. Kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır; onlar haksızlığa uğratılmazlar.

Komşuya iyi davranmayı ve iyiliği emretmeyi-kötülükleri men etmeyi; öfkelenmemeyi şiddetle tavsiye eden; tebessümü sadaka gibi kabul eden Hz. Peygamber de bu konuda “hayra delâlet eden onu yapmış gibidir.”    “Hediyeleşin ki, sevişesiniz.”    “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez ve onu yalnız bırakamaz.”   “Kardeşine, zalim de olsa, mazlum da olsa, yardım et…”   buyurmaktadır.
Hz. Peygamber’in bir hutbesinde “Bir hurma parçacığı ile de olsa kendisini ateşten kurtarabilen kurtarsın. Bunu da bulamayan bunu güzel bir sözle yapsın.” Şeklinde buyurması iyiliklerin yapılmasını kolaylaştıran bir üsluptur. Böylece insanlar ufak da olsa birbirinin ihtiyaçlarını karşılayabilir, yapılan iyiliği küçük görmeden birbirlerine yaklaşabilirler. Önemli olan, iyiliğin samimiyetle ve ihlasla yapılması ve bu anlayışla da kabul edilmesidir. Güzel bir söz var der ki, “Az Nimeti az sanma, kimden geldi ona bak. Az günahı az sanma kime karşı ona bak!”
İyiliğin tarifini ve özetini yine en güzel yapacak olan Kur’an’ın kendisidir. Ve şöyle buyurur:
“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah’ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!”
Sonuçta özetleyecek olursak iyilik, İman, ibadet ve ihlasla yapılan bütün salih amellerdir. Bütün iyi söz ve davranışlar  Allah’ın katına yükselir. İhsan ve ihlasla yapılmış ise büyür; riya, gösteriş ve başa kakılarak yapılmış ise kıymetini kaybedip sahibini müflis haline getirebilir.

Selva Özelbaş, 2014

RAMAZANIN MESAJLARI

RAMAZANIN MESAJLARI

“Ramazan ayı, insanlara yol gösteren, hidâyeti, doğruyu ve yanlışı ayırdedip açıklayan Kur’an’ın indirildiği aydır. İçinizden kim o aya yetişir(ayı görür)se oruç tutsun. Kim hasta olur, yahut seferde bulunursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutsun. Allâh sizin için kolaylık ister, güçlük istemez. Sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı tekbir etmenizi ister. Şükredesiniz diye (size bu kolaylığı gösterir)” 2/185

Ramazan ayı kendini hissettire hissettire gelen bir özelliğe sahip; Önce recep sonra şaban ve daha sonra ramazan… Üçü birden bir mevsim gibi… Kendi içinde baharı, mutedil bir havayı ve ısıtan sıcakları yaşatan bir mevsim. Aynı zamanda oruç ibadeti ile özlemi, sabrı, coşkuyu, durgunluğu, teslimiyeti insanlara hissettiren; çorak gönüllere sağanak sağanak rahmet yağmurları indiren bir mevsim…

Ayette önemli bilgiler ve mesajlar var bütün inananlara. İlk mesaj Kur’an’ın bu ayda inmiş olduğudur. Ramazanı ramazan yapan, bol bol rahmete vesile olan şey Kur’an’dır. Kur’an indiği yeri bereketli kılıyor. İndiği göğü nura gark ediyor. İndiği peygamberi âlemlere rahmet kılıyor. İndiği âdemi insan yapıyor. Girdiği kalbe inşirah veriyor. Dolayısıyla bu ay dünyanın her yerinde bol bol okunduğu için yeryüzü Kur’an sadaları ile dolar.

Kur’an inmeden önce kalpler çoraktır, hem de ziyadesiyle. İnen Kur’an sayesinde insanlık rahmeti tattı. İnsan olmanın değerini bir olan Allah’a iman ile anladı. İnsanlar bir olana inanarak ve sadece O’na boyun eğerek dünya köleliğinden kurtuldular ve gerçek hürriyeti tattılar. Kadınlar ve kız çocukları korkusuzca yaşamanın ve eceli ile ölmenin sadece erkeklere ve güçlülere mahsus olmadığını anladılar. İşte bu yüzden ramazan ayına rahmet ayı denildi. Öyle bir rahmet ki, başından sonuna rahmet, mağfiret ve cehennemden azad olup cenneti kazanma ayı…

Ayetteki İkinci mesaj oruç ibadetindedir: Oruç tutmak açlığın, yokluğun, sıhhatin ne olduğunu, Rabbin verdiği nimetlerin helal olanlarına el uzatmak ve haramlardan uzak durmanın gerektiğini, nefsi eğitmenin ve erdemli yaşamanın değerini anlatan bir ibadet. Açlık ve susuzluk ramazanda oruç tutarken kıymet kazandı ve anlaşıldı.  İnsanoğlu nimetin varlığını ve değerini elindeyken anlamıyor olsa gerek ki, Rabbi oruç ile açlığı-yokluğu tattırarak olmayanların halini anlatmaktadır. İftar sofraları ise; taamın sabırla, paylaşımla, şükürle nasıl da bereketlendiğinin en güzel ispatıdır.

Bir diğer mesaj da; maddi-manevi, acı-tatlı ne varsa paylaşan bir toplum olmanın önemini anlatır. İftarıyla, sahuruyla, sadakasıyla, fitresiyle, bir de sonunda yaşattığı bayramıyla dünyamızı renklendiren bir ibadet olması; on bir ayın sultanı olarak dünyamıza, ülkemize, şehirlerimize, köyümüze kasabamıza, mahallelerimize ve ta gönüllerimize taht kurmasıdır.. Zekât, sadaka, fitre ve oruç tutamayanların verdikleri fidye fakirin yüzünü güldürmesi ile Allah’ın rahmetini celbeden en güzel amellerdir.

İnsanoğlu nisyan ile maluldür ve aralıklarla kendini yenilemesi gerekir.  Her sene yeniden gelen ramazan ayı üç aylar mevsimi ile birlikte eksilenleri doldurmak, bitenleri ve unutulanları hatırlatmak, eskiyenleri yenilemek için inananlara tanınan bir fırsattır.

Ayetin bir diğer verdiği mesaj ise, Allah’ın kulları için güçlük değil kolaylık dilemesidir ki bu, rahmetin ta kendisidir. Rabbin istediği hiçbir şey kulun vüs’atini aşmaz. Hiçbir emri kulun gücünün üstünde değildir. Her bir emri ve nehyinin de önemli bir nedeni vardır, hikmeti vardır. O yüzden Allah’ın emirlerine karşı gelmek, hikmete karşı gelmek ve hikmetteki rahmetten mahrum olmaktır.

Ramazan ayı geldiğinde bütün Müslümanlar ortak bir manevi atmosferde yaşarlar. Ramazanın Müslümanlara bahşettiği ittihad ortamını paylaşırlar. Bu bir ay içinde sahuru, iftarı, teravih namazlarını, imsak vakitlerini idrak ederler. On bir aydır fark edemedikleri hayatlarının nasıl bir hayat olduğunu anlamaya çalışırlar. Hayatı bu sayede ters yüz ederler. Rutinin dışına çıkarak Allah’ın koyduğu düzenin kıymetini anlamayı sağlar.

Doğrusu ramazan ve oruç sayısız dersler ve mesajlarla doludur. Önemli olan derslerini hatırlayan, idrak eden, ibret alan sorumlu kullardan olmaktır.

PEŞ PEŞE İKİ BAYRAM

PEŞ PEŞE İKİ BAYRAM

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Yaşayan Kur’an” oluşu ile de nasıl bir insan olmamız gerektiğini, uygulamaları ile ortaya koymuştur. O’nun dünyaya gelmesi bütün kainat için son derece mühimdir. Dolayısıyla da O’nun doğumuna bu gözle bakmak ve bu büyük nimet için Allah’a hamd etmek gerekir. Allah’ın (c.c) Kevser Suresinde “Habibim hakikaten biz sana kevseri verdik.” Dediği “kevser” den kasıt bir anlamda budur. Gerçekten de Hz. Muhammed (s.a.v.) insanlık için bitmek tükenmek bilmeyen kevser, cennet menba-ı misilli bir nimettir.
Rasulullah’ın sırf doğuşu değil; doğuşu ile meydana gelen değişiklikler, güzelliklerdir kutlanılması gerekenler ve mü’minlere düşen de O’nun yaşantısını izlemek, terbiyesi ile terbiyelenmek, ahlakı ile ahlaklanmaktır.

Rasulullah’ın doğumunu kutlamak; O dünyaya nasıl bakardı, olayları nasıl değerlendirirdi? Bir yanlışı gördüğünde nasıl davranır, üzücü bir olay olduğunda ona tepkisi ne olurdu? v.s. Diye çoğaltarak bu konularda O’ndan nakledilenleri hayata tatbik ederek yaşamaktır.

Rasulullah’ın doğumunu kutlamak;  ancak ve ancak Kur’an’a bakarak, sünnete uyarak mutlu ve huzurlu olunabileceğini bilmektir.
Rasulullah’ın doğumunu kutlamak; Kur’an; “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, namazlarını ciddiye almazlar ve gösteriş için yaparlar!..”  (el-Mâûn, 4-6) dediğinde ibadetlerini ihlasla yapabilmek, her türlü amelinde riyadan kaçınmaktır.
Rasulullah’ın doğumunu kutlamak; O,
“Din samimiyettir, din samimiyettir…” (Müslim İman, 95)
dediğinde Allah’a, Rasulüne ve bütün insanlara ön yargısız, içten ve iyi niyet içinde olmak; amellerinin karşılığını sadece ve sadece Allah’tan beklemektir.
Rasulullah’ın doğumunu kutlamak; O,
“Allâh, sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz! Fakat kalblerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr 33. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 9) Dediğinde, yapacağı her işte kalbini yoklamak ve onun ihlastan sapmaması için çaba sarfetmektir.

Rasulullah’ın doğumunu kutlamak; O,
“Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.” (Câmiü’s-Sağîr,4/3810 ) dediğinde niyetin samimi ve dürüst olmaması halinde geriye kalanın yorgunluktan ibaret olacağının şuurunda olmaktır.
Rasulullah’ın doğumunu kutlamak; O,
“Yapılan işler niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resûlü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resûlü’ne hicret sevabıdır…” (Buhârî, Bed’ü’l–vahy 1) Dediğinde yaptığı her işin ve davranışın Allah için olmasına gayret etmektir.

Ülkemizde Hz. Peygamber’in doğumunu takip eden 23 Nisan günü Çocuk Bayramıdır. Ne tevafuk ki iki bayram peş peşe yaşanmaktadır.
Hz.Peygamber’in doğum günü aslında başta kız çocukları olmak üzere bütün çocukların doğum günüdür .
Bu yüzden Rasululah’ın doğumunu kutlamak; O,
“Küçüklerimize şefkat etmeyen bizden değildir.” (Ebu Davud) Dediğinde hemen şefkat damarlarını yoklamak ve “..bizden değildir.” azarını hak etmemektir.
Rasululah’ın doğumunu kutlamak; O,
“Eğer süt emen çocuklar, beli bükük yaşlılar, otlayan hayvanlar olmasaydı, üzerinize azab sel gibi inerdi.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 227) Dediğinde toplumun en zayıf kesimine saygı ve sevgide kusur etmemektir.

Rasululah’ın doğumunu kutlamak; O,
“Hiç bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir şey bağışlayamaz, bırakamaz” (Tirmizi, Birr 33) Dediğinde çocuğun babaya verilen büyük bir sorumluluk ve emanet olduğunu bilmek, ona göre davranmaktır.

Rasulullah’ın doğumunu kutlamak; O
“Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzerine doğar. Anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar.” Dediğinde çocuğu fıtratının doğrultusunda eğitmek için bütün gücü sarfetmektir.
(Buhâri, Cenaiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25)
Hz. Peygamber’in bir doğum haftasını daha memleketçe idrak ettik. Ardından da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutladık. Bayramlar kutlanası olmalı. Kutlandığında kutlama gerekçelerimize sadakatte kusur etmemeliyiz.

İnsan hayatının kıymetini anladığımız; çocuklara değer verdiğimiz, onları istismar etmediğimiz, onları Allah’ın emaneti olarak bildiğimiz, kötü  emellere kurban vermediğimiz, çocuk gelinlerin olmadığı, analı babalı yetim bırakmadığımız, çocuk yasta çalıştırıp  sömürmediğimiz, kaybetmediğimiz, malı, canı, namusunun  güvende olduğu ve bizim de ahlaklı, erdemli büyükler olduğumuz gün, asıl o gün çocukların bayramı olacak., ve işte o gün Hz. Peygamber (s.a.v.) de bizlerden razı olacak.

KARŞILIĞINDAN EMİN OLUNAN TEK SEVGİ

KARŞILIĞINDAN EMİN OLUNAN TEK SEVGİ

Hz. Peygamber (s.a.v) 622 yılında Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde Medineliler  “Taleal bedru aleyna…” larla karşılamışlardı kendisini. Sevgili Peygamberimiz bütün bir yolculuk boyunca hem yorulmuştu hem de derin bir hüzün yaşıyordu; çünkü doğup büyüdüğü, yıllarca yaşadığı, mücadele ettiği, peygamberlerin uğrak yeri Mekke’yi ve Kâbe’yi arkasında bırakıp gelmiş ayrı bir mekâna ayak basmıştı.
Kendisini büyük bir sevgi ile davet eden ve merakla bekleyen bu beldeye geldiğinde ise karşılaştığı manzara görülmeye değerdi. Kadınlar, erkekler, özellikle de çocukların okuduğu şiirler ve neşideler, sevgi gösterileri O’nu çok mutlu etmişti. Kendisini böylesine mutlu eden insanlara ve özellikle de çocuklara sevgisini göstermek istedi ve yanlarına yaklaşarak;
“Beni seviyor musunuz?” diye seslendi.
Çocuklar hep bir ağızdan:
“Evet çok seviyoruz Ya Rasûlallah!..”  diye cevap verdiler.
Bunun üzerine Hz. Peygamber de onlara,
“Andolsun ki ben de sizi seviyorum” müjdesini verdi.

İşte, o gün Medine’den etrafa yayılan sevgi halesi asır asır, mekan mekan yayılmaya devam etti. Ve her türlü aşka, sevgi ve muhabbete ilham kaynağı oldu.
Karşılığından emin olunan tek sevgi işte bu sevgi idi; Hz. Peygamber’in ümmetine, ümmetinin Hz. Peygamber’e olan sevgisi…

Hz. Peygamber’in ümmetine olan sevgisini Kur’an-ı Kerim çok güzel anlatıyor. Ve şöyle buyuruyor:
“Andolsun ki; size, sizin içinizden azîz bir Resûl geldi. Sizin üzüldüğünüz şey, O’na ağır gelir (O’nu üzer). Size çok düşkün, mü’minlere şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe/128)
Bu sevgi ve düşkünlük öyle ileri boyutta idi ki, bulunduğu zaman diliminden ahir zamana hatta kıyamete kadar varıp dayanıyordu.
Öyle ki, Hz. Peygamber hiç görmediği daha sonra gelecek ümmeti için “kardeşlerimi özledim..” diyecek kadar yüreği ümmetine sevgi ve şefkatle dolu idi.
Peygamberinin sevgisine mazhar olmuş, bunu Allah’ın lütfu olarak gören ve şükreden Ahir zaman ümmetin Hz. Peygamber’e olan sevgisine gelince; O’nun ümmeti bu sevgiyi iman ile eş gören bir inanca sahipti.
Hz. Peygamberi sevmek, imanın ve Müslümanlığın en önemli esaslarından ve şartlarındandır. Bir Müslümanda Rasulullah’a olan sevgi gerçekleşmezse iman etmiş olmaz. Hz. Peygamber’in bu anlamda sözleri her Müslüman için çok önemlidir.
Zira O, “Sizden birinize Ben, annesinden, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığım müddetçe  tam iman etmiş olamaz.”(  Buhârî, İman: 8) buyurur.
Hz.Ömer (r.a) de  bir gün Hz. Peygamber (s.a.v)’e şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

“Ey Allah’ın Rasülü sen bana, nefsim hâriç her şeyden daha fazla sevimlisin”.

Hz. Peygamber (s.a.v) ise O’na “Hayır ey Ömer, nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki; sen beni nefsinden de daha fazla sevmedikçe gerçek iman etmiş olamazsın” demiştir.
Hz. Ömer (r.a)’da O’na;  “vallâhi şimdi sen bana nefsimden de daha fazla sevimlisin” dediğinde, Hz. Peygamber (s.a.v); “şimdi imanın kemâle ermiştir ey Ömer” demiştir.(  Buhârî, Muhtasarı Tecrid-i Sarih Terc, I,31.)

Evet, Karşılığından emin olunan tek sevgi; Hz. Peygamber’in ümmetine, ümmetinin Hz. Peygamber’e olan sevgisidir. Kişi peygamberini kendi nefsinden daha fazla sevdiğinde O’nu her şeyin üzerinde tutacak ve O’na bağlı bir şekilde O’nun yolunda gidecektir. Bu sevgi sadece kalpteki bir duygu olmaktan çıkıp hem kalpte hem de davranışlarda yerini bulacak. Her haliyle O’na layık olan insan sonunda peygamberinin sevgisini de kazanacak ve  Rasulullah’ın ifadesi ile kıyamet gününde de kişi sevdiği ile beraber olacaktır inşallah!

Selva Özelbaş, 2014

ÖĞRETMENLER GÜNÜ

ÖĞRETMENLER GÜNÜ

Bazı meslekler vardır, kutsaldır, yürek ister, özveri ister, sabır ister.  İşte bu meslek öğretmenlik mesleğidir. Bu mesleğin gönül erleri de öğretmenlerimizdir.
Öğretmenlerimiz, eğitimimizin her aşamasında yetişmemize katkısı olan, anne babamız kadar bize emek veren varlıklarımız ve değerlerimizdir.
Öğretmenlerimiz, bizlere ufuk açan, yolumuza ışık olan ve elimizden tutan, yüreklendiren fedakar, cefakar büyüklerimizdir. Allah’ın OKU emri gereği bize kainatı okuyup anlamayı öğretenler öğretmenlerimizdir.
‘Öğretmenlik, belli alanlardaki bilgi ve tecrübeyi, genç nesillere aktarma sanatıdır.’ Aynı zamanda kutsal bir meslektir. Bu mesleğin içindeki kişiler, karşılarındakine öğüt vermekten ziyade , yaptıklarıyla örnek olmaya çalışan insanlardır: böyle olmak da gerekir. Çünkü çocuklarımızın örnek alacağı kişilerin başında, öğretmenleri gelmektedir.
Dini konuları öğreten ve açıklayan Peygamberler bile, birer elçi oldukları kadar, öğretmendirler…
Allah’ın bize bahşettiği ilk nimet okuma nimetidir. Okuma nimeti ile aramızdaki elçi de öğretmenlerimizdir. Onlar cehaletin karşısına dimdik çıkacak nesiller yetiştirdikleri için kıymetlidirler. Çünkü cehalet insanlığın en büyük düşmanıdır. İlim ise en üstün payedir. Allah Teâlâ Âdem aleyhi’s-selam’ı bu özelliği ile meleklere tercih ederek, yeryüzünde halife tayin etmiştir.  Dolayısıyla, bilgi bir üstünlük sebebidir.
Çünkü Kur’an-ı Kerim’de:
“Kime hikmet verilmiş ise ona çok hayır verilmiş demektir.” (Bakara,/269)  buyurulmuştur.
Âyetteki hikmet, yararlı olan her bilgi demektir. İnsanlığa yararlı olan bilgi, ona sahip olan için elbette bir üstünlük vesilesidir. Allah Tealâ bilenlerle bilmeyenlerin aynı kefeye konmasının doğru olmayacağını bildirmiş ve:
“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? ” (Zümer/9) buyurmuştur.
Bir şair de şöyle söylüyor:
“İlim, gerçek bir rehber, ilim başlara taçtır,
İlimsiz hayat olmaz, herkes ilme muhtaçtır.”

İşte insanlığın en büyük ihtiyacı olan bilgiye sahip olan varlık, öğretmen kah bir bahçıvan kah bir çiftçi kah bir sarraf kah yazan bir kalemdir. Daha doğrusu mesuliyetli biridir. Toplumlar ve insanlık onun ellerinde şekillenir. Sevdiğim ve anlamlı bulduğum bir şiir var, orada şair der ki;

Öğretmenim,
Ben bir gülüm sen bahçıvan,
Çok açarsam yer senin.
Mis kokarsam hüner senin.
Ama bir de solarsam..
Günah senin, günah senin öğretmenim..(Ali Başak)

Görüldüğü gibi mesuliyetin tevdi edildiği insandır öğretmen. Yetişmekte olan nesil ondan sorulur. Bütün değerli varlıklarımızı emanet ettiğimiz; mis gibi kokan güller misali güzel insanlar yetiştirebilecek ve bu güzel insanlardan da gül bahçesi nesiller meydana getirebilecek öğretmenlerimizin günü kutlu olsun!
Selva Özelbaş

KURBAN GERÇEĞİ

KURBAN GERÇEĞİ

Zilhıcce ayındayız ve çok derin manalarla yüklü günler içerisindeyiz. Bu nedenle yakın bir zamanda idrak edeceğimiz kurban bayramının anlam ve önemi üzerinde etraflıca düşünmek gerekmektedir. Öncelikle bu günler hac ayları içindeki günlerdir. Ve Allah (c.c.) Kur’an’da bayramın öncesindeki bu günlere yemin etmektedir.(Fecr/1)

Bu on gün ve sonunda yapılan bayram niçin önemlidir? Ayrıca bayram niçin kutlanmaktadır?
Kamerî ayların 12’ncisi olan zilhicce ayı, İslâm’ın beş esâsından biri olan hac farîzasının îfâ edildiği aydır. Arafat’a bu ayın dokuzuncu günü çıkılmaktadır. Hem haccedenler hem de haccetmeyenler tarafından Allah için milyonlarca kurban kesilmekte, müslümanlar her biri bulunduğu yerde affedilmek dileği ile Allah’a iltica etmektedirler. Öyle ki Arefe günü Arafat’taki Müslümanlar, gidemeyen diğer Müslümanlar için de elçilik görevini üstlenmekte, hesaplar görülüp af ve mağfiretin doruğa çıktığı anlar yaşanmaktadır.

Aslında zilhıcce ayına damgayı vuran insan Hz. İbrahim’dır. Hz. İbrahim zilhıccenin sekizinci gecesi yani Terviye günü, dualarla ve yaşlılık zamanında bulduğu, canından çok sevdiği, değer verdiği, gözü gibi baktığı evladı İsmail’i rüyasında kurban ettiğini görmüştür. Dokuzuncu gece yani Arefe gecesi aynı rüyayı tekrar gördüğünde bunun Allah’tan olduğunu anlar. Bu nedenle bu güne “arefe” denilmektedir. Hz. İbrahim üçüncü gece -kurban bayramı gecesi- tekrar aynı rüyayı görür ve İbrahim (a.s.) istiğfar ederek uyanır. Büyük bir teslimiyetle oğlunu kurban etmeye karar verir. İşte, “Nahr” kurban kesme günü diye isimlendirilen zilhiccenin onuncu günü olan bayram günü de dahil, içinde yaşadığımız kurban arefesi günleri böyle önemli hadiselere şahit olmuştur. Bu günleri yaşarken sadece kurban kesme günleri olarak değil bir anlam bütünlüğüne ulaşacak şekilde yaşanmış olayları idrak ederek geçirmek gerekmektedir.

Bin bir zorlukla sahip olduğu evladını Allah için ve O’nun yolunda harç edebilme teslimiyeti Hz. İbrahim gibi seçilmiş, büyük insan ve büyük peygamber, merhametli babanın şahsında vuku bulmuş ve bu, Allah yoluna feda edilen kurbanlığın torunlarının torunu Muhammed (s.a.v.)de, hem hacda hem de hac dışında kurban kesme sünnetini büyük bir teslimiyetle eda etmiş, ümmetine de eda etmelerini tavsiye etmiştir.

Zilhıcce ayının ilk on günlerinden olan Arefe günü ise son derece faziletlidir. Hz. Peygamber bu özel gününün önemine şöyle işaret eder:
“Allah, hiçbir günde, Arefe günündeki kadar bir kulu ateşten çok azad etmez. Allah (mahlûkata rahmetiyle) yaklaşır ve onlarla meleklere karşı iftihar eder ve ‘Bunlar ne istiyorlar?’ der.” (Müslim, Hacc 436, (1348); Nesai, Hacc 194, (5, 251, 252).
Hacca gidemeyenler ise yine Hz. Peygamber’in müjdesi ile hayat bulurlar. Çünkü Rasulullah’ın ifadesine göre hac ve umre yapanlar birer elçidirler. Gidemeyenler için elçi olan bu şanslı kişiler; diğerleri için de dua ve istiğfar ederlerse bu, Allah tarafından kabul edilir. Doğrusu zilhicce ayının ilk on günü haccedenler için de haccedemeyenler için de, iyi değerlendirildiği takdirde büyük fırsatlar oluşturmakta Müslümanlar açısından tefekkürün, ibadetin, teslimiyetin, af ve ilticanın doruklara taşındığı kutlu zamanları içinde barındırmaktadır. Son derece kıymetinin bilinmesi icab eder.

Bu günlerde neler yapmak gerekir?
Hacda olanların günleri ibadetle yoğunlaşır. Özellikle Arafat’ta Rabbinden bağışlanma isteyenler için ümitsizlik bile yoktur. Burada ümitsiz olmak Rasululah’ın adeta sevmediği bir durumdur.

Hacca gidemeyen mü’minlerin bu günlerde tutacakları oruçlar çok fazîletlidir.  Tutulacak oruçlarla ilgili olarak Hz. Peygamber, “Allah’a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce’nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur. O günlerde tutulan her günün orucu bir senelik oruca, her gecesinde kılınan namazlar da Kadir Gecesine denktir.” (Tirmizi: Savm, 52; İbn Mace: Sıyam, 39)buyurmaktadır.
Özellikle gücü yetenler Kurban bayramından evvel dokuz gün oruç tutabilirler. İmkanları olduğunda 10. gün kurban kesilinceye kadar bir şey yemeyip kurban etinden yiyebilirler. Bu mendubdur, yani Peygamber efendimizin böyle yaptığı rivayet edilir. Buna güç yetiremeyenlerin hiç olmazsa 8’inci gün ile beraber, 9’uncu günü (Arefe günü) oruçlu olması da mümkündür.
Bir diğer dikkat edilmesi gereken de, Arefe günü sabah namazından bayramın 4. günü ikindi namazına kadar, bütün farz namazların arkasından Teşrik tekbiri  -Allahu Ekber Allâhü Ekber, Lâ ilâhe illallahu vallâhu ekber, Allâhu Ekber ve lillâhilhamd- okumak kadın ve erkek her mükellef Müslümana vâciptir.

Bu günlerde oruç tutmanın yanında Allah’a şükrün, ibadet ve itaatlerle bol bol ifade edilmesi gerekmektedir. Hz. Peygamber, “Allah (c.c.) indinde zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisinin olmadığını, bu günlerde tesbihi (sübhanallah), tahmidi (elhamdülillah), tehlili (lâ ilâhe illllah) ve tekbiri (Allahu ekber ) çok söylememizi tavsiye etmektedir. Zikirlerle, tesbihlerle, namaz kılarak ve Kur’an okuyarak günlerimizi bereketlendirmenin yanında bayramın getirdiği güzelliklerden de azami derecede istifade etmek; yardım sever, affedici ve hoşgörülü olmak gibi güzel vasıfları ön plana çıkarmak gerekir.

Kurban bayramı günü ise günlerin en büyüğüdür.  Keza Resulullah Efendimiz (s.a.v.), “Allah (c.c.) indinde günlerin en büyüğü Kurban bayramı günüdür, bunu, fazilette Nefr günü (teşrik günlerinin ikinci günü) takib eder” (Ebu Davud, Menasik 19, (1765) buyurur.
Kurban bayramı elbette büyük gündür; Hz. İbrahim’in ve Hz. İsmail’in teslimiyet beratlarının alındığı, Hz. Hacer de dahil bu üç güzel insanın şeytanın çabalarına karşı koymaları sonucu galibiyetleri; dolayısı ile herkesin böyle bir mücadelede muvaffak olabileceği, insan canının kutsallığı, Allah’ın rahmetinin yüceliği, hangi hayvanların kurban edilip yenilebileceği gibi pek çok hikmeti ve gerçeği barındırdığı için bayram olmayı hak eden gün, işte bu gündür!

Rasululah’ın; “Günlerden hiçbiri yoktur ki onlarda yapılan bir iş Zilhiccenin ilk on gününde yapılan işten daha faziletli ve Yüce Allah’a daha sevimli olsun…”(Tirmizi, Savm: 52; Darimî, Savm: 52)  buyurduğu gibi, bu sevimli günleri sevgi, saygı, hoşgörü ve  ibadetlerle süsleyerek idrak edebildiğimiz sürece bayram yapmayı hak eden, af ve mağfirete layık bir kul oluruz… Şimdiden Kurban Bayramı kutlu, bereketli ve hayırlara vesile olsun! Ülkemize ve tüm dünyaya dirlik, düzenlik ve esenlik gelsin! Akan kan hiçbir zaman insan kanı olmasın.

RAMAZAN ve MEKKE, ZAMAN ve MEKÂN

RAMAZAN ve MEKKE, ZAMAN ve MEKÂN

Ramazan,  kendine has mühim özelliklere sahip bir ay. Her şeyden önce Kur’an-ı Kerimin indiği ay olması, değerini kat kat artırıyor. Tıpkı, “güz mevsiminin evvelinde yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur” anlamında olduğu gibi müminlerin   günah kirlerinden arınıp kalplerinin pak olduğu ay;  yine  “güneşin şiddetli hararetinden taşların yanıp kızması”  anlamında olduğu gibi, katlanılan zahmet ve meşakkatler dolayısıyla mü’minlerin günahlarının yandığı rahmet ve mağfiret ayı.

Ramazan,  bu nedenle inananların,  günahlardan bunalan ve rahat bir nefes almak isteyenlerin hasretle bekledikleri; sağanak halde inen rahmet ve mağfiretle arınmak istedikleri en kıymetli aydır.  İlahi rahmete karşılık zahmeti ve eda edilecek ibadeti bol, koskoca bir ay…

İşte insan, bu zamanı bir de mekanla bütünleştirebilse nasıl olur?.. Neler görür ve neler yaşar?.. Aradan kilometreler kalksa neler hisseder?.. Evet! Ramazan ayında Mekke’de olmaktan söz ediyorum… Rahmet ayında âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’in doğduğu mekânlarda olmaktan bahsediyorum… Rahmet ayında, inişi ile insanlığı dirilten Kuran’ın indiği topraklarda bulunmaktan bahsediyorum… Rahmet ayında peygamberimizin atası Hz. İbrahim’in bizler için inşa ettiği Kâbe’nin yanı başında olmaktan söz ediyorum. Bu rahmet ayında ekin bitmemiş kupkuru vadiye gelen iki peygamber ve  gelecek olan O, en son peygamberle onun ümmeti için yerden kaynayan zem zem suyundan kana kana içmekten bahsediyorum…Rahmet ayında, yeryüzü kurulduğu günden beri “Harem” olarak kabul edilen ve Hz. İbrahim’in sınırlarını yeniden belirlediği dokunulmaz ve emin beldede yaşamaktan söz ediyorum….

Nasıl ki, kurban bayramını hac ibadeti ile birlikte yaşamak zamanda ve mekânda zirve bir güzellikte yaşamak ise bir mü’min için, Ramazan ayında da Mekke semalarından  “Ikra’”  sadalarını işitmek duygunun en zevkli doruklarında safa sürmek olacaktır.

Acaba nasıl geçer bu kutlu mekânda Kuran Ay’ı, acaba hangi mutluluklar yaşanır bu Ğufran Ay’ında. Müminler hangi mağfiret deryasından nasiplenir bu cennet mekânda?

Rabbim isteyen herkese nasip etsin! Etsin ve görsün ki, imkânını bulan ve nasibi olan müminler en kıymetli zamanı bu en değerli mekânda geçirmek için Mekke’ye akın etmiş ve Harem-i Şerif’i doldurmuşlardır. Özellikle ramazan ayının son on günü Harem-i şerifin civarı hac günlerinden farksız, namaz vakitlerinde bir santimetre kare yer dahi servete değer; İnsanlar bu konuda oldukça hassas, yer bulmak son derece zor; bastığı toprağın, ibadet edeceği mekânın ne kadar paha biçilmez olduğunu insan buradan da anlıyor.

Ramazan ayı, ibadet fırsatı son derece bol ve bereketli bir ay, Mekke ise gecesi gündüzü olmayan bir şehirdir. Geceyi değil, uyku saatlerini ayarlamak önemlidir. Aksi takdirde ne Ramazan’ın ne de Mekke’nin hızına yetişmek mümkün değildir. Her halükarda nefes nefese kalınır. Çünkü tavafıyla sa’yi ile umre ibadeti oradadır. Ramazan ayında bir umre daha yapabilme arzusu ile daha fazla çaba sarf etmek gerekir. Hele hele yaklaşık iki saat süren teravih namazlarının kim birini kaçırmak ister? Teravih namazının tam yarısında imam biraz ara verir. Bu esnada varsa cenaze namazı kılınır, mutlaka birileri rahmet-i Rahman’a kavuşmuştur. Namazın ikinci yarısı başka bir imamla devam eder. Teravih namazı kılınırken diğer taraftan tavaf da devam eder. Kişi istediğini yapabilir; isterse teravih kılar, isterse tavaf eder, isterse teravihin bir kısmında tavafa geçer ya da namaza hangi rekâtında ulaşırsa oradan dâhil olur.
Ramazan ayında bu değerli mekânda rağbet gören zaman dilimlerinden biri de Harem-i Şerif’te cuma namazına dâhil olmaktır. Cuma namazları son derece kalabalıktır. Saat 11 den sonra Kâbe’ye girmek neredeyse imkânsızlaşır. Belli bir zaman sonra ne ileri ne geri gidilebilir, yol boylarına da oturulamaz. Çünkü olağanüstü her durumda çıkışların açık olması gerekir. Cuma günü zamanın feyzi ve bereketi, mekanın feyiz ve bereketiyle orada cem oluverir müminlerin gönlünde…

Bu rahmet ayında Harem-i şeriften bir güzellik de Teheccüd namazıdır. Ramazan ayının son on gününde vitir namazları ve kunut, teheccüt namazının sonunda kılınır. Teravih namazından yaklaşık iki saat sonra kılınan ve yine bir buçuk saat kadar devam eden teheccüt namazı Kâbe’de özellikle ramazan ayında toplu şekilde yapılan en önemli ibadettir. Rükû ve secdelerde daha uzun süre dua edilir; sonunda kılınan vitir ve kurut duası her şeye değer. Diğer taraftan teheccüt namazının bir bölümünde tavaf etmenin zevkini keşfedenler de kunut duasıyla birlikte huşu içinde tavaf ederler.

Harem-i şerifteki zevk ve huşu dolu anlardan biri de Kâbe’nin karşısında, hemen yanı başında iftar etmektir. Tam iftar yaklaşırken ve ezan okunurken Mevla’ya açılan eller, dökülen gözyaşları ve yapılan dualar, evveli rahmet ortası mağfiret ve sonu cehennemden azad olma günleri olan bu mübarek ayda ve bu iftar anında inşallah geri çevrilmeyecektir… İftar vakti Kâbe’nin dış kısmında kutularla hazırlanmış iftarlıklar ikindiden sonra yavaş yavaş hazırlanmaya başlar. Sofralar yayılır, İnsanlar yerlerini almaya başlarlar. İçerde ise daha sade, hurma ve zemzemden oluşan sofralar vardır. Çoğu zaman insanların yanlarında ufak tefek yiyecekler bulunur. Bunlar da birbirine ikram ede ede çoğalır, sonunda insan kendini mükellef bir sofradan kalkmış gibi hisseder, çünkü orada, maneviyat sofrasında gönüller doymaktadır. Bazıları termoslarla kahve ya da çay getirmişlerdir, insanlara dağıtırlar. O esnada ne olursa olsun hepsi kabul, bir bardak çay ya da kahve Kâbe’nin karşısında epeyce hatırı sayılır kıymettedir, içimine doyum olmaz. İftar çabuk yapılmalıdır ki,  Kabe’de akşam namazına yetişilsin çünki iftardan çok kısa süre sonra akşam namazı için imam tekbir getirmeye başlar.

Kâbe’de ferdi olarak yapılan dualara, ramazan ayında topluca yapılan duaları da ilave etmek gerekir. Özellikle Kadir gecesi imamın yaptığı kunut duası hafızalardan silinmez. Kunut dualarının her biri ve teravihte okunan hatmin son gün yapılan duası ise neredeyse kırk beş dakika sürer. O esnada insan, yapılan dualardan yükselen seslerin dünyadaki bütün Müslümanlar tarafından işitildiği ve hep birlikte “Amin!” dedikleri hissine kapılır ki, inşallah bu dualar bütün Müslümanların dualarına ve hislerine tercüman olur.

Bu yeryüzü cennetinde geçirilen ramazan ayının sonunda beklenen mutlu son, güzel bir bayramla taçlanmalıdır. Evet, gerçekten de öyle olur. Kabeyi görebilecek bir yer bulup namazı orada kılabilmek için Harem-i şerife çok erken gitmek gerekir. Ne kadar geç kalınırsa o kadar gerilerde namaz kılmaya, Kabeyi görmemeye razı olur insan. Haremin içi, dışı sımsıkı oturan insanlarla iyice dolar. O gün herkes oradadır. İnsanlar bayramlıklarını giymişlerdir. Kadınlar sanki düğüne, nişana gelmiş gibidirler. Hele çocuklar, göz alıcı kıyafetleri, saçlarındaki enva-i çeşit süs ve tokalarla bugünün bayram olduğunu en iyi anlatanlardır. Bazıları da hazırlıklı gelmişlerdir. Getirdikleri şekerleri, hediye paketi haline getirdikleri misvak ve hurmaları dağıtmaya bazen de oturanlara doğru fırlatmaya başlarlar. Bunlar, bir aydan beri oruç tutanlara bayram sabahı Harem’de Rahman’ın en güzel ikramı olarak algılanır. Sabah namazı eda edildikten sonra bayram namazı beklenir, bu bekleyişte yüksek sesle tekbirler getirilir. İnsanlar bu tekbirler esnasında balkonlardan Kâbe’yi ve tekbirlerin tezahürünü seyrederler adeta. Bayram namazını tekbirlerle bekleyiş sanki Mekke’yi fetheden askerleri ve sevgili ashabı ile Hz. Peygamber’in Kâbe’ye girişini beklemek kadar insana heyecan verir. Sanki Rasulullah kapılardan birinden girecek ve bayram namazını kıldıracaktır. Beklenen an gelir coşku dolu tekbirlerle birlikte bayram namazı kılınır, hutbe dinlenir ve sonunda herkes birbiriyle bayramlaşır.

Ta ilk sahur anından başlayan mekândaki güzellikler bayram namazı ve bayramlaşma ile nihayetlenir. Dualar dualara eklenir son bir defa, cennetten gelen bu esintiyi tekrar yaşamak üzere… Dualar vardır orda, gelemeyenler için; tövbeler vardır orda işlenen günahlar için son bir çırpınışla; şükürler vardır orda Rabbin nimetlerine karşı yapılan; aşklar vardır orda yürekleri tutuşturan; gözyaşları vardır orda gözlerden yağmur gibi inen.  Allah arzu eden herkese bu mutluluktan tatmayı ve yaşamayı nasip etsin. Amin!

Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

ÜÇ AYLAR ve BİZ

ÜÇ AYLAR ve BİZ

Allah (c.c), “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat/56) buyuruyor Kuranı kerimde. İbadeti, “kulluk etmek” diye genişletebiliriz. O takdirde namaz kılmak da ibadet olur, fakire yardım etmek de…Allah’ın bizden istediği kulluk;  haram ve helale uymak, belirli şekillerle ve kesin olarak istediği ibadetleri istediği gibi yapmak, diğer taraftan da topluma ve kendimize karşı ahlaki değerlerle davranış içinde olmaktır. Yaratıldığı sorumluluk çerçevesinde yaşama gayreti içinde olmaktır.

Allah,  insanı bu geniş ibadet alanında fıtratı icabı ne yapabileceğini bilerek, gücü oranında sorumlu tutmuştur. Dolayısı ile hem sorumluluk alanını hem de sorumluluğun sınırlarını bilmek gerekmektedir.

Bir diğer önemli husus da zamana, mekâna, adede ve miktara bağlı ibadetleri; ‘Ben nasıl emrediyorsam,  Rasulüm nasıl uygulamış ise öyle yapın’ demektedir. Yani güzel dinimiz insanların güçleri yetmeyecek hususlarda kendilerine yük etmemeleri, aynı zamanda dine fazlalık ya da eksiklik getirmemeleri gerektiğini bildirmiştir.

Yarattığı insanı çok iyi tanıyan Allah (c.c), zaman zaman onun aradığını gerçek anlamda bulamadığında nasıl kendi kendine  ibadetler uydurabilecek ve haddi aşacak kabiliyette olduğunu bildiği için ibadetlerin bir kısmının çerçevesini çizmiş; bir kısmını detaylı bir şekilde bir kısmını genel ifadelerle Kuran’da ya da sünnette ortaya koymuştur.
Kısaca kulluk ya da ibadet, insanın en önemli görevi ve en büyük ihtiyacıdır. Ve ayların sultanı Ramazan’a doğru giden şu zaman diliminde iyi bir kul olabilmek için fırsat olarak görülebilecek üç aylar girmiş bulunmaktadır.  Rabbimize ibadet etme ve kulluğumuzu idrak etme fırsatı bulacağımız bu günleri bundan sonrası için istikamet üzere olabileceğimiz  bir çizgiye getirme çabası içinde olmalıyız. Çünkü insan Allah katında kulluğu, ibadeti ve duaları ile değerlidir. (Furkan 25/77)

Ramazan Ayı Kur’an’ın indiği ve oruç ibadetinin farz olarak tutulduğu  aydır. İşte böyle değerli bir aydan azami derecede istifade edebilmek için önceki Recep ve Şaban ayından itibaren ibadeti yavaş yavaş yoğunlaştırmak, alıştırmalar yapmak;  zikren, fikren, bedenen hazırlanmak gerekir.
Bizim güzel dinimizde Allah ve Rasulü ibadetlerimizi nasıl yapmamızı istemişlerse o şekilde hayatımız boyunca bu emre itaat ederek, kesintisiz yapmak gerekiyor. İbadetler,  sırf belirli gecelere, ramazan ayına, ya da hac ve umre esnasına mahsus değildir. Sadece sıkıntıya düştüğümüz zamanlara da mahsus değildir. Peygamber (a.s ) Efendimiz, ibadetlerde fazileti az da olsa devamlılığa bağlamıştır.

Bu üç aylarda normal zamanda yaptığımız ibadetlerimiz bir miktar daha artacaktır. Elbette namazlar kılınmalı, oruçlar tutulmalı hem de üzerimize farz olanları asla bırakmadan; diğer taraftan da ahlaki ve insani davranışlara da yönelinmelidir. Kişi kendisine iyi, doğru ve dürüst bir insan olma konusunda sözler vermeli, kul haklarına özen gösterilmelidir. Özellikle de kendi yakınlarımıza daha verici olalım. Yıl boyu sadece tek bir güne sığdırmaya çalıştığımız ‘özel günleri’ bu aylarda daha geniş ve doyasıya yaşamaya özen gösterelim. İnşallah! Büyüklerimize saygıda daha dikkatli, küçüklerimize sevgi ve merhamette daha hassas, eşlerimize karşı daha anlayışlı, komşu ve arkadaşlarımıza karşı daha hoşgörülü, dostlarımıza karşı hakiki dost, yetimlere -özellikle kendi yakınımız olan yetim ve öksüzlere de-karşı koruyucu, kollayıcı olalım.
Bu güzel ayların gecesi ve gündüzü ile bütün insanlık için hayırlara vesile olması dileği ile Rasulullah’ın duasına da âmin diyelim…

“Ey Allah’ım, recep ve şabanı bize mübarek kıl, bizi ramazana kavuştur.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 259) AMİN!

Selva ÖZELBAŞ

KADININ YAŞI ve GÖZYAŞI

KADININ YAŞI ve GÖZYAŞI

Önünde bir tabak vardı kadının; içinde kuru üzüm ve portakal olan bir tabak…Bir taraftan  konuşuyor bir taraftan da içindekilerden yiyordu.. Anlatmaya başladı.  Özellikle, gel otur bana anlat demiştim çünkü…İnsan karısına “benim sana ihtiyacım yok, akrabalarım bana yeter, onlar bana senden daha yakın”  der mi? Diyordu.. Ağlamaya başladı hem yiyor hem konuşuyor hem de gözyaşı döküyordu. Yaralı olduğu belliydi hem de çok yaralı… Kur’an’daki; kocası hakkında şikâyette bulunan kadını hatırladım; “Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyet eden kadının sözünü işitmiştir.”  (Mücadele;1) Buyuruyordu.
Evet, Allah çaresiz bir insanın hem de toplumda en fazla istismar edilen kesim olan kadının şikâyetini işitiyor ve onun şahsında zulme maruz kalan bütün kadınların zarar gördüğü bir duruma son veriyordu. Elinden tutarak hak ettiği yere koyabilmek için vahiy meleği ile ayetler indiriyor böylece insanı ne ezen ne de ezilen konumunda bırakmak istiyordu. İnsanların haksızlık etmeden birbirinin onuruna dikkat etmeleri gerektiğini vurguluyor,  yine bu konuya ışık tutacak şekilde ; “kadınlarınızla iyi geçinin; eğer onlardan hoşlanmadı iseniz bile!.. Olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de, Allah onda birçok hayır takdir etmiş bulunur.” (Nisa;19) buyuruyordu. Aslında bu ayetler kıyamet gününe kadar görülebilecek benzeri her durumda geçerli ve yeniden nazil oluyor gibidir.
Allah fuzuli kelam eder mi? Etmez ama keşke anlayabilsek… Kadın anlatmaya devam ediyor ben dinliyorum;  “aslında çok geç kaldım diye devam ediyor kadın.”  Kocası evlendiklerinden beri şiddet uyguluyor, darp ediyordu. Arkasından da “git bakalım nereye gidebileceksin, yaşlı anana babana mı?”  Diyordu. Dayaktan ağzı burnu kanamıştı kadının ve aldığı darbeden dolayı,  “yüzümün bir kısmı hala hissetmiyor” diyordu. Yine Hz. Peygamberin “kadınlarınıza vurmayın “ sözü yankılandı beynimde…
Ne kadar büyük bir terslik yarabbi!  O’nun ümmetinin, bu sözlerin ve örnek ahlakın tersine davranışları nedendir?  diye düşünüyorum. Kadıncağız bir taraftan da tabağındaki üzüm ve portakalı yemeye devam ediyordu. Aslında ne yediğinin farkında bile değildi. “Benim kocam varlıklı birisiydi ama bana hiçbir şeyi layık görmezdi. Eş- dost ; -senin kocanın parası var da seni neden böyle giydiriyor, üstüne başına bir şey almıyor?”  derlerdi.  “Almazdı ki,” diye devam etti. Ben de, “gidip hesabına yazdırsaydın, kredi kartı isteseydin”,  dediğimde “kesinlikle ödemezdi, borcu kim yaptıysa o ödesin derdi.”  Ve ben yine o güzeller güzeli büyük insan Hz. Peygamber’in veda hutbesinde söylediği;
“Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, onları dövmeyin, onlara çirkin demeyin, fena söz söylemeyin!”  sözlerini hatırladım birden.
Dövmek, aşağılamak, nafakasını vermemek, gibi davranışlar insan onuruna ve haysiyetine yakışmaz. Kuran ne diyor?  Hz. Peygamber ne diyor?  insan nasıl davranıyor?
Ne kadar alakasız bir vaziyet ve ne kadar üzücü idi şu duyduklarım… Kadın portakal dilimini ayırırken birazını bana uzattı; birden aklı başına gelmişti. “Alır mıydın tadı güzelmiş buyur.”  dedi. Sıkıntı öyle büyük idi ki,  karşısında ona bakıp dinleyen birine yediklerinden ikram etmeyi dahi unutmuştu. “Sağ ol ben seni dinliyorum”  dedim. O, yemeye bir taraftan da konuşmaya devam etti.
“Aslında çok geç kaldım” dedi. “Ne zaman olması gerekiyordu ki?”  dedim. “Ta yirmi yaşlarında iken  bu işi bitirmeliydim” dedi. Şaşırmıştım “ne zaman evlendin ki sen?”  dedim. Altmışını devirmiş bir kadının bu yaştan sonra kocasını terk edip sokağa çıkması ve devlete sığınması sebepsiz yere olabilecek bir şey değildi. Hem bu kadar ağlamak, gözyaşları nereden geliyor? Öz ağlamasa göz ağlar mı hiç?
Ne olacak buradan sonra diyordu sözlerinin arasında.  Hiç geriye bakmaya niyeti yoktu zavallı kadının, ileri bakıyor, ufukları merak ediyordu. Bu yaşında geleceği düşünüyordu. Yıllarca bu sıkıntılı, şiddet dolu, sevgisiz ortamda yaşam mücadelesi vermişti. “Hacca yazıldık istemeye istemeye beni de yazdırdı. Allah’tan olacak o da hemen çıktı. Orada bile bana yapmadığını bırakmadı. Hava alanında Medine’de beni bırakıp geliyordu neredeyse, orada da sahiplenmedi, ilgilenmedi. Ona güvenmediğim için bütün paramı kendim ödedim el işlerimle” diyordu.
Gerçekten de gidecek yeri, tutunacak dalı yoktu. Çocukların yok mu? Kızların?.. diye sordum. “İşte esas o günlerime ağlıyorum”, diyordu. Dert o kadar çok idi ki girilse çıkılamayacak noktalar vardı. Buraya geldiğinden kızlarının bile haberi yoktu.
Ne biçim ülkede, nasıl bir dünyada yaşıyoruz ve duyarlılıklarımıza, değerlerimize ne oldu? Hasletlerimizi kayıp mı ettik?  Merhamet damarlarımız mı kurudu?  Kıyamet mi koptu ki anası kızından, kızı anasından kaçar ve aramaz oldu. Anlamak  geçekten çok zor…
Selva Yılmaz Özelbaş