KIYAMET NE ZAMAN KOPAR

KIYAMET NE ZAMAN KOPAR

İçinde yaşadığımız şu dünya ve kâinat insanın bir süre ikameti için yaratılmıştır. Bu süre zarfında tabi tutulduğu imtihan nihayete erecek ve “her nefis ölümü tadacaktır” inancına göre fani âlemden baki âleme göçecektir. Bu kaçınılmaz son her canlı için mutlaktır. İnsanın ölümü kendi kıyametidir. Bir de asıl büyük kıyamet vardır ki, o da dünya hayatının her şeyiyle son bulmasıdır.

Kelime olarak, “kalkmak, dikilmek, ayaklanmak” anlamlarına gelen kıyamet; bir terim olarak, kâinatın düzeninin bozulması, her şeyin alt üst olması, insanların yeniden yaratılıp diriltilerek ayağa kalkması ve mahşere doğru yürümesi demektir.

Kıyamet Günü geldiğinde insanoğlunun içinde yaşadığı, sınav için geçici bir süreliğine geldiği dünya hayatı sona erecek; her türlü acı tatlı yaşananömrün bu dünya boyututükenecek; insanın bu dünyadan hesabı kesilecek, diğer dünyaya yolculuk gemisi kalkacak hatta arkada el sallayacak bir kişi bile kalmayacaktır.

Hemen hemen bütün dinlerde ve inanışlarda ahiret inancı vardır. İslam inancına göre Kıyamet ve Âhiret hayatının mahiyeti ve nasıl olacağı gayba ait konulardır. Ve Müslüman için Kur’an’da ve sahih hadislerde bu konuda nasıl bahsedilmiş ve ne haber verilmiş ise önemli olan odur.
Kıyametin kopacağı inancı, İslam’ın temel inanç prensiplerindendir. Geleceğinde hiçbir şüphenin olmadığı o büyük gün; Kur’an’da Saat, Hesap Günü, Hüküm (Ceza) Günü, Karar Günü, Toplanma Günü ve Sur’a üflendiği gün gibi ifadeler ile geçmektedir.
Kur’an’da yaklaşık yüz kadar ayette Allah, kıyamet gününe vurgu yapmakta; kıyametin mutlaka ve ansızın geleceğinden, dehşetinden,kıyametin kopmasının, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan ibaret olduğundan, nasıl vuku bulacağından bahsederek; o günün muhakkak geleceğini fakat onun vaktini gizli tuttuğunu,kıyamet saatinin bilgisinin Allah katında olduğunu ifade etmiştir.
Kıyamet ile ilgili bir ayette Kur’an özetle; Kıyamet’in zamanının hiç kimse tarafından bilinemeyeceğini belirterek, “Sana, kıyamet saatinin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar, de ki: Onu ancak Rabbim bilir, onun vaktini, O’ndan başka belirtecek yoktur. Göklerin ve yerin, ağırlığını kaldıramayacağı o saat, sizlere ansızın gelecektir. Sen sanki öğrenmişsin gibi sana soruyorlar, de ki: Onu bilmek ancak Allah’a mahsustur, ama insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.”Buyurarak son noktayı koymuştur.
Kuran’dananladığımız Kıyamet’in kesinliğidir. Zamanı ile ilgili bilgimiz yoktur ve o, Allah’ın dilemesi ile ilgilidir;  bilgisi O yüce zatın katındadır. O’nun dışında hiç kimse bu konuda en ufak bir bilgiyesahip değildir.

Hz. Peygamber (s.a.v)  de bu konuda Cebrail (a.s)’ın Kıyametle ilgili  sorusunu “Kendisine soru sorulan kişi soruları sorandan daha bilgili değildir.” diye cevaplayarak kendisinin de Kıyamet’in ne zaman kopacağı ile ilgili bir bilgiye sahip olmadığını açıklamaktadır.(Buhârî, İmân, 37).
Bu hususta dinimizin genel görüşü budur. Dolayısıyla bir Müslüman dünyaya bir süreliğine geldiğini, geliş nedeninin ibadet ve kulluk olduğunu, sürenin bitiminde ahiret hayatının başlayacağını ve önemliolanın buradaki imtihanları başarmak ve ebedi âlemde Allah’ınmükâfatlandırdığı bir kul olmak olduğunu bilir. Kurandaki kıyamet sahneleri de Allah’ın yüceliğini, azametini her şeyin sahibi olduğunu bildiren sahnelerdir. Ve insanların ahiret hayatı için mutlaka iyi hazırlanmaları gerektiği konusunda bir uyarıdır.

Son zamanlarda ortaya çıkan çeşitli kıyamet senaryoları ise, Asya, Avrupa ve Amerika’daki dini akım ve tarikatların taraftarlarının bu konuda ortaya saldığı korku ve dedikodulardır;  bunlar ancak belli maksatlara hizmet edebilir. Buna mukabil Allah’a, Ahiret Gününe ve Son Peygamber Hz. Muhammed’e inananlar için kâinat ve dünya hayatı hali hazırda Allah’ın dilediği güne kadar işlevini sürdürmeye devam edecektir.

“Rabbimiz! Bize peygamberlerine vaad ettiğini ver, kıyamet günü bizi rezil etme. Muhakkak sen verdiğin sözden dönmezsin”. (Al-i Imran/194)

Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

ZAMANA YEMİN OLSUN Kİ

ZAMANA YEMİN OLSUN Kİ

İçlerinden biri dedi ki: “Ne kadar kaldınız?” Dediler ki: “Bir gün veya daha az bir müddet kadar kaldık.”   Dediler ki: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir…” (Kehf Suresi, 19)
Evet, acısıyla tatlısıyla, iyisiyle kötüsüyle bir yılı daha geride bıraktık.  Ömrümüzden ne kadarlık bir süre daha geçti?  Bilmiyoruz aslında bir yıl mı, bir an mı, bir gün mü yaşadık?  İnsanlığın zihnini karıştıran; bilim adamlarına sorular sordurtan, varlığı yokluğu ve izafiliği tartışılan, araştırılan, zihinleri meşgul eden bir kavram olmuş zaman kavramı. Kuran’da da izafiliğini korumuş, bir muamma adeta insanlık için ve yine Yaratan’ın eşsiz kudretinin ‘zaman’ gibi bir eseri daha insanın karşısında dev gibi durmakta.
Bu bir yıla neler sığdırıyor insanoğlu neler. Bu yaşadıklarımızı eğer göz açıp kapayacak ya da bir gün gibi kısa bir süreye sığdırdı isek bu da insanı hayrete düşüren bir yaradılış harikası… Eğer Ashab-ı Kehf Kur’an’a göre mağarada 309 yıl kaldıkları halde bu, onların hesabına göre bir gün ya da birkaç saat idi ise, bizim şu 70-80 yıllık ömrümüzün Allah katında gerçek hesabı ne olabilir? Hz. Peygamber de zamanın ve dünya hayatının kısalığı ve geçiciliğini ifade için insanın durumunu, “bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” (Tirmizî)  şeklinde tasvir etmiştir.
Zaman da mekân da Allah’ın olduğuna göre bunlarla ilgili her türlü tasarruf da O’na aittir. İlim adamlarına düşen onun ilmini anlamaya çalışmaktır. Diğer taraftan da tıpkı kıyametin ne zaman kopacağı konusunda olduğu gibi, zaman konusunda da bize düşen onu iyi kullanmaktır. Çünkü zaman en önemli sermayesidir insanoğlunun. Hatta insan onunla yarış halindedir ama hep o, insanı geçmektedir. İnsana düşen de onu iyi geçirmek, iyi yolcu etmek, verimli hale getirmektir. Hz. Peygamber’in diğer bir hadisinde belirttiği gibi; insanoğlunun gaflet ettiği iki önemli şeyden biridir zaman. Yaşadığımız bu zaman dünya hayatına aittir ve insanoğlu bu dünyaya; zamanını Rabbine kulluk etmesi ve imtihanı başarabilmesi amacı ile gönderilmiştir. İmtihanı başarabilirse Allah’ın özenle yarattığı, akılla donattığı ve meleklerine medh ettiği kulu olma şerefine erecektir . Aksi takdirde amacına aykırı davranarak hayvanlardan da daha aşağı bir mahlûk haline gelecektir.

Kur’an zamana yemin eder;  insanın zararda olduğunu söyler ve istisnalardan bahseder. Şimdi insana düşen görev; dünyaya geliş ve yaratılış amacına uygun olarak; zararda mı yoksa müstesna bir hal üzere mi?” olduğunun muhasebesini yapmaktır. Yılbaşları ve yılsonları insana tefekkür fırsatı veren zaman dilimleridir. Özellikle günümüzün insana sunduğu onca aleyhte cezbedici, zaman tüketimine yönelik unsur varken istisna hal üzere olmak zorlu bir mücadeleyi ve insanın kendisine sorular sormasını gerekli kılacaktır.
Şimdi hepimiz kendimize sormalıyız. Geçen bu sene boyunca biz ne yaptık? Bir fakire aş bulabildik mi? Bir yolunu kaybetmişe yol gösterdik mi? Bir cahile bilgi kaynağı olabildik mi? Göremeyene göz, duyamayana kulak, yürüyemeyene baston olabildik mi? Kendimiz için çok şeyler yapmış olabiliriz. Bakımımıza, arabamızın bakımına, bahçemizin peyzajına, evimizin mimarisine verdiğimiz değeri harcadığımız zamanın bir benzerini ya da birazını insanlığa da değer olarak ekledi isek kazananlardan olduk demektir.
Kendimize sormaya devam etmeliyiz. Yalansız bir sene geçirdik mi? Doğru olmanın riski ile karşılaştığımızda dürüst olmaya devam edebildik mi? Hile yapabilme fırsatı ile burun buruna geldiğimizde nefsimizle baş edebildik mi? İçimizdeki ses bize hangi yolları gösterdi de biz onun iyisini kötüsünden ayırt edebildik.

Yine sormalıyız kendimize çocuklar yine savaşlar nedeni ile yetim kaldılar mı? Ya aile kavgasına kurban giden ve öksüz kalan çocuklar? Töre cinayeti ve öfkeli koca yüzünden hayatından olan kadınlar? Gözleri yaşlı, yakınlarını arayan aileler? Ve benzerleri..Bütün bu sorunlara çare bulmak için bir şeyler yapabildik mi?  “Evet!” diyorsak  hüsrana uğrayanlardan değil de kurtuluşa erenlerden olmuş olabiliriz.

İşte o zaman ve her halükarda şu duayı çok yapmalıyız:  “Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ve güzellik ver, Ahirette de iyilik ve güzellik ver ve bizi cehennem azabından koru.”(Bakara suresi/ 201)

Selva Yılmaz Özelbaş

HAC ve UMRE GÖREVİYLE İLGİLİ RÖPORTAJ

HAC ve UMRE GÖREVİ

20130325_140802

1- Hacda görev yapmanın sizi heyecanlandıran kısmı neresidir?

Hacca gidenleri ‘Allah’ın misafiri’ olarak kabul ederiz. O’nun misafirlerine ev sahibi ve mihmandar mevkiinde olmak son derece heyecan vericidir.

2- Bu göreve nasıl seçiliyorsunuz?

Ben vaiz olduğum için gitmek istediğimde kuruma başvuruyorum, kurumum ihtiyaca ve önceliğe göre gerektiğinde görevlendiriyor.

010320137028

3- Hacda görevli olan bayanların sorumluluk alanları nelerdir?

Bayanlar kafilelerde irşat görevlisi olarak bulunurlar. Bayan irşat görevlileri, bayanların hac- umre ve diğer dini vecibeleri dinin istediği şekilde ve eksiksiz yapmaları konusunda yardımcı olurlar.

4- Bunun için özel bir eğitim alıyor musunuz?

Eğitim veriliyor.

280220137022

5- Hacıların beklentileriyle görev ve sorumluluklarınızın çatıştığı durumlar oluyor mu? Nasıl?

Zaman zaman oluyor.

Hacıların kulaktan dolma öğrendikleri eksik dini bilgilerle hareket etmek istemeleri durumunda çatışma oluyor. Mesela Uhut dağını gezerken oradan taş alıp getirmek istemesi, konuşamayan çocuk için deve dili talebi, kendilerine özel ilgi beklentileri.

20140217_143154

6- Bir yolculuk ve bir ibadet olarak Haccın insan kişiliğini ortaya çıkaran ve dönüştüren etkisi hakkında neler söylemek istersiniz?

Yolculuk bizatihi kişiliği ortaya çıkarır. Hac ibadeti de farklı ülkede, farklı iklimde, farklı mahalli kültüre sahip kişilerle aynı ortamları paylaşarak yapılır. Yolculuk uzun süreçte ve meşakkatli olduğu için kişilikler tamamen ortaya çıkar. Daha uçağa binerken sorun çıkarma, otobüslere binişte önde olma çabası, oda arkadaşları ile geçinememe, mescitlerde namaz kılacak yer bulmada sıkıntılar, izdiham oluşturma, izdihamda itiş-kakış, Hz. Peygamberin mescidinde ravzaya girerken adeta kendini kaybedercesine koşuşturma, hissiyata yenik düşme, görevlileri dinlemeden hareket etmeler, fevri davranışlar  v. b; hep ortaya çıkan kişiliklerdir.  Eğer bunu fark eder de kendisini görüp tanıyabilirse olumluya dönüşür. Bu yüzden gitmeden önce ve gittiğinde oralarda hacı adaylarını sabırla görüp kollayan ve hata yaptıklarında uyaran erkek ve bayan görevliler bulunursa onlardan da istifade eder. İnsanlar çoğu zaman bir uyarıcıya muhtaçtırlar.

Hacda ihrama girilir ve ihram sürecinde kişi rafes-füsuk-cidal diye ifade edilen çirkin söz ve eylemlerden, tartışmalardan, kötü ahlaktan men edilirler. Hacı adayları bunlara dikkat etmek zorundadırlar. Aksi takdirde ceza alırlar. İhram yasakları gündelik dünyevi hayattan bir süre uzaklaşmayı sağlar, kişi tırnak bile kesmeyecektir. Bütün bunlar bu süreçte kişiyi düşünmeye sevk eder, terbiye eder, dönüştürür.

İhramdayken sadece iki parça beyaz beze bürünmek maddi varlıklardan soyunmayı, manen arınmayı düşündürür.

Hacda özellikle Arafat, Müzdelife ve Mina’da zengin-fakir adeta eşitlenir. Hacı adayları bu durumdan ders çıkarırlar. Tavafta, namaz esnasında Kâbe’nin etrafında insanlar eşitlenir.

Dil, renk, mahalli kültür farklılıklarının üstünlük sebebi olamayacağı, hacca gelmiş herkesin Allah’ın misafiri olduğu dolayısıyla da Allah’ın misafirlerinin saygıdeğer oldukları fikri hakim olur.

Haccın farz ve vacipleri yani yapılması istenenler-tavaf, sa’y, ıztıbâ, remel, hervele,  şeytan taşlama vs. bütün bunlar sebep ve saikleriyle, arka planı ile düşünüldüğünde kişiye çok şeyler ifade eder ve hacdan kazanımlarla dönerler.

20140222_095124

7- Hacıda kadın olmanın kolay ve zor yönleri sizce nelerdir?

Kadın ve erkek aynı yükümlülüklere sahiptirler fakat kadınların özel hali zaman zaman sıkıntı oluşturabilir.

Şeytan taşlama mahalline yürüyerek gidip gelindiği takdirde zor olabilir.

İhramlıyken kıyafetini değiştirebilir. Bu da kolaylıktır. Çünkü erkekler ihramdayken giydiklerini sonuna kadar çıkarmazlar.

Farz tavaflarda remel (hızlı yürüyüş) ve sa’y de hervele (yeşil ışıklarda koşma) yapmazlar.

20130319_010738

8- Görevinizde ifa ederken yaşadığınız ve unutamadığınız bir anınız var mı?

Anı çok birkaç tane yazayım hangisini isterseniz ama uzun:

20160607_183203

anı 1:

Ziyaretçilerden biri, bir hanımın Ravza’ya hiç girmemiş olduğundan, üstelik uçağı kalkmadığı için Medine’den ayrılamadığından bahsetti. Gerçekten çok ilginçti ve merak edip o hanımın yanına gittim. “Rasulullah’ın davet ettiği özel insan sen misin ne oldu bana anlatır mısın?” dedim. Bana anlattığına göre; Emine hanım bir çekiliş sonucu umre kazanan bir hanımdır. Kurada kazandığı hediye onu çok mutlu eder. Fakat tek başına gidemeyecektir. Bin bir güçlükle eşi ona refakat eder. Eşini yalnız bırakmadan onun bu isteğini gerçekleştirebilmek için seferber olur iş yerinden çok kısa da olsa izin alır; bulur buluşturur bir grupla kutsal topraklara gelirler. Mekke’de umrelerini yaparlar. Oradan Medine’ye gelirler. Medine’de üç dört gün kalıp gideceklerdir. Emine hanım mescide gelir namazlarını burada kılar oteline döner. Üç gün böyle geçer. Artık dönüş vakti gelmiştir ve havaalanına giderler. Uzun beklemelerden sonra uçakta yer olmadığını ve bu gün Türkiye’ye dönemeyeceklerini öğrenirler. Moraller bozulur, gruptakilerin canı sıkılır. Söylenmeye başlarlar. Gruptaki tek kadın Emine hanımdır. O “durun bakalım yolcunun işini Allah bilir belki yapmadığımız bir eksik kaldı Allah bizi göndermiyor.” der. Otele dönülür. Yapılacak tek şey namaz vakti geldiği için mescide gitmektir. Emine hanım da öyle yapar. Mescide yeniden gelmiş olmanın sevinciyle öğle namazını kılar. Namaz kılmak için oturduğu yerde Türk kadınlarının toplanmakta olduğu dikkatini çeker. Merakla onlara  “Neden burada toplandınız? Ne yapacaksınız?” Der. Onlar da burada Hz. Peygamberin kabri olduğunu ve O’nu ziyaret edeceklerini söylerler. Emine Hanım aslında orada Rasulullah’ın hücre-i saadetinin olduğunu bilmektedir. Bilmediği şey kadınların ziyaret için oraya gittikleridir. Geldiği grupta kendisine bilgi ya da fikir veren biri olmadığı için konuya vakıf olamamıştır. Hem Emine Hanım hem de diğer kadınlar onun hikâyesini dinleyince hayret ve ibretler içerisinde kısa bir şok yaşarlar.

Kadıncağız gözyaşları içinde hem anlatıyor hem de titriyordu. Aynı şaşkınlığı hikâyeyi duyduğum zaman ben de yaşadım. “Sen bugün Rasulullah’ın başmisafirisin belki de ve senin burayı görmeden gitmeni Allah istemedi bu nimete ermeden ayrılmana razı olmadı diyerek elinden tutup ön tarafa geçirdim. Ona yardımcı olmak istiyordum. Bunun için gözümün önünde olması gerekiyordu. Diğer hanımlar günlerce ziyaret yapmışlar defalarca Ravza’da namaz kılmışlardı zaten işi biliyorlardı.  Bu nedenle onlar da anlayış gösterdiler.

Böyle bir misafirle karşılaşmak ve bu duruma şahit olmak beni son derecede heyecanlandırmıştı.

20140222_084241

Anı  2:

Yine bir ziyaret saati idi. Açılan kapıdan insanları yönlendirerek içeri aldık. Ashab-ı Suffa’nın arka kısmındaki bize ayrılan yere gelmiştik; ben hanımlara buraya oturmalarını söylüyordum. “Buraya oturun hacım” derken önümdeki hanım “oturacağım zaman ben kendim otururum “ diye cevap verdi. Ben de rahat ve tepkisiz bir üslupla “tabi ki nasıl isterseniz öyle yapın” diyerek diğerlerine yöneldim. Beklemediğim bu tepki biraz canımı sıkmadı desem yalan olur. Şükür ki böyle durumlarda soğukkanlı olabiliyorum. Nerede olduğunun farkında olarak davranmak önemli, misafire karşı hoşgörülü olmak, nazlarını çekmek gerekir. Çok nadir de olsa bu şekilde davranan insanlarla karşılaşmak elbette mümkün, beni tanımayan, mescidin çalışma şeklini, ziyaret kurallarını bilmeyen bir hanım diye düşündüm. Ayrıca bir problemi de olabilirdi. Bu nedenlerle fazla üzerime alınmamaya çalıştım.

Sonunda hanımefendi istediği zaman istediği yere oturmuştu. Ben ise hanımlara bazı bilgiler veriyor buradaki zamanlarını nasıl değerlendirebileceklerini anlatıyor, ziyaret edinceye kadar sabretmeleri gerektiğini söylüyordum; sorularına cevap veriyordum. Biraz önceki hanım da zaman zaman söylediklerime kulak kabartıyordu. Ben ise içeri girinceye kadar her safhada hanımlara durmadan önemli şeyler anlatıyor, hatırlatmalarda bulunuyordum. Her defasında o hanımın da anlatılanlarla ilgilendiğini görüyordum.

Medine’de kaldığı sürece hep yakınlarımda görüyordum hanımı. Bir defasında Türkiye’den Medine’ye yeni gelen bir tanıdığa rastladım. Ona hoş geldiniz derken o anda bana bir soru yönelttiler.  Geçen günkü hanım da hemen orada idi ve problem bu kadına aitti. Kadıncağız kitabını kaybetmiş; kitap, bir dua kitabı ve çok sevdiği birinden hatıra imiş. Üstelik içinde de Mekke’den edindiği çok değerli ve uğurlu bir şey varmış; ilk geldiği gün ziyaret için kapılar açılınca içeri girmenin heyecanı ile eteğinden düşürmüş, onu nerede bulabilirim? Diye sormak istiyormuş; bana soramadığı için diğer hanımlardan yardım istemiş; doğal olarak onlar da meseleyi bana aktarınca böylece olaya vakıf olmuş oldum. Bu arada önemli bir şey daha vardı “o gün canımın sıkıntısından sizi de kırdım özür dilerim” diyordu. Mesele anlaşılmıştı ben özür kısmının üzerinde durmayarak kaybolanlar konusunda; “hanımefendi sizin için manevi değeri olan bir hediyeyi kaybetmiş olsanız da siz en kıymetliye burada zaten kavuştunuz, ne mutlu size. Bu bulduğunuz güzelliğin yanında hiçbir şeyin değeri yok. Onu kaybetmenizi hayra yorun çünkü o madde sizin için değerli ve uğurlu olmaya başlamıştı ki bu iyi bir şey değil, kendinizi üzmeyin” diyerek yanından ayrıldım. Kadın cevap karşısında rahatlamış gibiydi.

Bu hanımefendiyle oradan ayrılacağı güne kadar her ziyarette karşılaşıyorduk. Ziyaretlerini daha rahatlamış bir şekilde yaptığını gördüm Mescit onu büyülemiş, etkilemişti. Daha farklı biriydi sanki. Ağlamaklı bir sesle benden tekrar helallik isteyerek “bu gün gidiyoruz bana dua edin, hakkınızı da helal edin ” diyordu.

20140220_084846

Anı 3: Mescid-i Nebi’ye gelen misafirin haddi hesabı yoktu. Benim de tanıdıklarımla karşılaşma ihtimalim doğal olarak artıyordu; fakülteden, hacdan, umreden, hısımdan, akrabadan, komşudan, ahbaptan, hoca arkadaşlardan ve daha nerelerden.

Mescitteki telaşeden dolayı, çoğu zaman bu tanıdıklarla karşılaşmamız anlık olarak gerçekleşiyor. Yani uzaktan birbirimizi görüp de düşünme fırsatı bulamadan yüz yüze geliveriyorduk. Gördüğüm an ile onu hatırlamam arasında fazla zaman oluşmadan büyük bir heyecanla kucaklaşıyorduk. Kimileri ile görüşmeyeli o kadar çok olmuştu ki “adı neydi?” dediklerim mutlaka olmuştur. Ben ev sahibi o misafir; ya da ben orada hizmetçi onlar yine misafir.

Kişinin orada tanıdıklarıyla karşılaşması elbette bambaşka bir duygu. O beldeleri insanın sevdikleriyle paylaşmaları anlamına geliyor. Daha sonra da oluşan bu hatıra aradaki bağı kuvvetlendiriyor. “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyuran peygamberin dergâhında sevdiklerinle birlikte olmak çok hoş; hele hele onlara yardımcı olmak ve en güzel mevkide hizmet etmek tarif edilemez anlamda. Sanki mahşerin provası. İnsan, dünyada da sevdikleri ve iyi insanlarla beraber olmalı, Ahirette de.

Yine bir ziyaret saati ve umrecilerle beraberiz. Şemsiyeli bölümde hanımları oturttuk. Birkaç dakika sonra Arap arkadaşlar bir Türk grubunu bizim yanımıza doğru yönlendiriyorlardı. Oldukça kalabalık olan grup ise farklı giyimli pek bizim yanımıza yaklaşmayı sevimli bulmayan bir Türk grubu idi. Mümkün mertebe bizden uzakta durmayı tercih eden tavırları vardı. Biz hepimiz Türkiye grubu idik. Aslında onlar bizden biz de onlardan idik. Hz. Peygamberin huzurunda ayrı gayrı olmak doğru bir davranış değil. Mescit yönetimi kural koymuş; ülkeleri baz alarak içeri girdiriyordu. Benim görevim de bütün Türkleri toplu halde birlikte hareket ettirmekti. Gelen grup ise isteksiz bir şekilde biraz gerimizde duruyordu. Yanlarına biraz yaklaşarak “hacım buraya gelin, biraz daha yaklaşın” diye davet etmeye başladım. Doğrusu bu tarz davranışlar beni rahatsız ediyordu. Ne yapacağız bunlardan çekeceğimiz var diye düşünmeden edemedim doğrusu. “Lüfen hacım yaklaşın” diye tekrar seslendim. Aralarına girdim “bir şey yok kardeşim gelin hepimiz bir kardeşiz”, derken kalabalığın arasında gördüğüm şahsa inanamadım. Onu tanımıştım elbette o da beni.

Şu Allahın işine bak. Bunlarla nasıl baş edeceğiz derken onların içinden bir tanıdık çıkardı karşıma. Hem de kırk senelik tanıdığım; fakat yıllardır görmediğim, çocukluktaki komşumuzun kızı Neriman abla idi karşıma çıkan. “Selva” diyerek boynuma sarıldı,. Ağlıyordu. Ben henüz ilkokul çağlarındayken duvarları bitişik olan evlerimizin önünde onun kardeşleri ile oynardım. O da kapılarının önünde elinde nakış işler vaziyette olurdu. Zaman zaman yanına giderdik. Ondan hiç kötü bir şey öğrenmedim. Aksine ahlakı güzel bir insandı. Ne Neriman abla ne de ben yıllar öncesinde söyleseler inanmazdık olacaklara. Medine’ye yeni gelmişlerdi. Rasulullah’a kavuşmanın sevinci ile benimle karşılaşması benim onunla karşılaşmam hakikaten çok anlamlı geldi ikimize de. Neriman abla yalnız değildi; yine o da çok yakın bir tanıdık olan kardeşinin eşi ile beraber gelmişlerdi. O da bu karşılaşmanın sevinci ile boynuma sarıldı. Rasulullah’ın evinde ne güzel şeyler oluyor, beni mest eden. Biraz konuştuk kendileriyle. Görevli olduğumu öğrenince çok duygulandılar, tebrik ettiler Allah layık ederse güzel şeyler söylediler. Aralarında oturdum bir iki dakika birlikte geldikleri grup bu manzarayı görüyordu. Diğerlerine de hoş geldiniz dedim. Memnun oldular. Orada kaldıkları sürece ilk günkü soğuklukları kalmamıştı. Daha yakın idiler. Ön yargıları kalmamıştı. Neriman ablalarla da gidinceye kadar görüşme fırsatımız oldu. Dönüş günleri çok acıklı olmuştu, iyi hatırlıyorum.

20140220_114726

9- Sizce bayanlara verilen görevi genel görevlerden ayıran özellikler nelerdir?

Diğer görevliler-erkekler- genel görev yaparlar. Onlar kafileyi ve guruplarını yönetirler, Dini görevlerin dışındaki gündelik ihtiyaçlarda da yardımcı olurlar. Yani hem din görevlisi hem rehberdirler. Bayanlar sadece dini konularda görevlidirler. Ayrıca bayanlar mescidi nebevide nöbet tutarak Türk hacılara yardımcı olurlar.

20140220_103533

10- Sizce hacda görev yapacak bir bayan görevlinin hangi özelliklere sahip olması gerekir?

Görevine layık duruş ve davranışa –vakar- sahip olmalı. Sabırlı ve güler yüzlü olmalı. Hac ibadeti ile ilgili gelebilecek soruları cevaplandıracak donanımda olmalı. İnsanlarla iletişimde başarılı olmalı. Sorunları öngörebilme, çözebilme kabiliyetine sahip olmalı. İnsanları çekip çevirebilme, bir yerden bir yere alıp götürebilme, yönetme, yönlendirme dirayet ve kabiliyetine sahip olmalı.