Kategori arşivi: Çalışmalarım

HZ. PEYGAMBER VE BİRLİKTE YAŞAMA BİLİNCİ

  1. HZ. PEYGAMBER VE BİRLİKTE YAŞAMA BİLİNCİ

Tanım yaparken, ‘insan sosyal bir varlıktır’, diye ifade edilir. İnsanı diğer canlılardan ayırt etmek için de ‘insan, konuşan varlıktır’, denir. Evet, insan hem kelam eden, hem de İlahi kelamın muhatabı olan sorumluluk sahibi, medeni bir varlıktır. Allah’ın yarattığı diğer canlıların bir kısmının da sürüler ya da koloniler halinde, yani toplu halde yaşadıkları bir gerçektir. Fakat insan canlılar âleminde şuurlu bir birlikteliğe sahip tek varlıktır. İnsanın bu şuurlu birlikteliği ve buna göre davranış sergilemesi, dünyayı ve kendisini imar etme sorumluluğunun temelini teşkil etmektedir. Aksi takdirde kargaşa ve anarşi hâkim olur; yeryüzünde insan kanun ve kuralları değil, orman kanunları işler hale gelir. Nitekim birlikte yaşamaya tahammül edemeyen, ve ötekini dışlayan milletler ve devletler savaşlar üreterek masum insanların katline neden olmakta, yeryüzünü yaşanması zor bir yer haline getirmektedirler.

İnsanın sosyal bir varlık olması tek başına yaşayamayacağı anlamındadır. Çünkü insanoğlu dünyaya geldiği andan ölünceye kadar mütemadiyen başkalarına muhtaçtır. Büyümesi, gelişmesi ve erişkin hale gelebilmesi için, eğitimini ve hayatını idame ettirebilmesi için pek çok kişiye, hatta şuurlu bir topluma ihtiyacı vardır.  Yani insan, önce onu dünyaya getiren anneye, içinde yaşayacağı bir aileye ve eğitileceği topluma muhtaçtır. İnsanlar pek çok ihtiyaçlarını yalnız başlarına karşılayamazlar; birbirleriyle yardımlaşma ve dayanışma ile yaşarlar. Bu yüzden de diğer insanlarla iyi ilişkiler kurmak zorundadırlar.

İlk insandan itibaren takip edecek olursak bu mukadderatı açıkça görmemiz mümkündür. Öyle ki;  Allah önce Hz. Âdem’i, ardından da birlikte yaşayacağı Hz. Havva’yı yaratır; [1] her ikisi de farklı yerlere indirilmiş olmalarına rağmen yeniden buluşarak insanoğlunun birlikte yaşama düzenini oluştururlar. Daha sonra neslin devam etmesi de; bu dünyanın onların neslinden gelecek bütün insanların birlikte yaşayacağı bir dünya olarak yaratılmış olduğunu göstermektedir. Ayet-i kerime’de “..her ikisinden pek çok kadın ve erkekler meydana getiren Rabbinize karşı, sorumluluğunuzun bilincinde olun” [2] buyruğu, insanoğlunun hemcinsleriyle birlikte yaşayacağı bu yer yüzü hayatında karşılaşacakları her türlü sorumluluğun bilincinde olmaları gerektiğine işaret etmektedir.

İşte böylece birbirine muhtaç, biri olmadan diğeri de olamayan ve bir arada yaşamak zorunda olan insan için öncelikle yeryüzünde toplanıp bir araya gelecekleri ‘ev ‘inşa edilmiştir. [3] “Beyt” yani ev, insanların sıcak, soğuk veya dışarıdan gelecek her türlü tesirden korunmak ve içinde yaşamak için yaptıkları binadır. Mekke’deki Allah’a izafe edilen bu ev; içinde birinin barındığı mesken anlamında değil, bütün evler için bir simgedir. İnsanları bir gaye üzere bir araya getiren ve o gaye uğruna hayat yolunda yürüten, sa’y ve gayrete sevk eden örnek bir ev… Müslümanların dünyanın her yerinden beş vakit yöneldikleri ev… Yine bu ev, hac ve umre nedeniyle inananların davet aldığı ve diğer mü’minlerle tanışma, görüşme, kararlar alma, istişare etme, toplanma yeridir. Öyleki, burada hac için bir araya geliş, Kuran’da ‘Allah’ın hakkı’ olarak ifade edilmiştir. [4] Kıble ve hacda bütün Müslümanların bir araya gelmeleri, onların büyük ölçekte ve şuurlu buluşmaları, insanlık için üst düzeyde kararlar alacakları anlamına gelmektedir.

Bu ilk ev namaz için bir araya gelinen evdir. Hz. İbrahim’in Hz. Hacer ve Hz. İsmail’i buraya bıraktığında yaptığı duasında zikredilir. [5] Hz. İbrahim Rabbi’nin emrine inanarak bu ıssız vadiye getirdiği ailesine “…insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler.”  diyerek dua eder. Kur’an ifadelerinden ve peygamber dualarından da anladığımız husus insanın dünya hayatının diğer insanlarla bir arada olma, birlikte yaşama biçiminde olacağıdır. Öyle ki, zaman içinde bu ekin bitmez kuş uçmaz vadide duaların bereketi hâsıl olur ve yine Kuran’ın ifadesi ile Ümmü’l-Kura yani şehirlerin anası Mekke, Hz. Âdem’den sonra bu ilk evin etrafında yeniden dirilir. [6]

“Yalnızlık Allah’a mahsustur” diye bir söz vardır. Yerinde bir sözdür, çünkü Allah hiçbir varlığa muhtaç değildir. İnsan ise diğer insanlara hatta diğer varlıklara muhtaçtır. Arabistan’ın kervan geçmeyen ıssız vadisinde Allah’ın evinin yanına, onun emri ile eşini ve evladını bırakan Hz İbrahim, Allah’a teslim olan bir ümmet [7] için ve aynı zamanda sevdiklerinin birlikte yaşayacağı insanları oraya meylettirmesi için Allaha dua etmiştir. [8] Hz. Hacer de Safa ile Merve tepeleri arasındaki koşuşturmasında bir ses, bir nefes, bir kimse var mı diye arayış içinde olmuştur. Bu dualar ve arayışlar zemzem gibi bereketli bir suyun çölün ortasından fışkırmasına ve sonu hayırlı olacak bir topluluğun o bölgeye gelmesine, nihayetinde de Kevser gibi bir Müslüman neslinin doğmasına neden olmuştur.  Öyle anlaşılıyor ki, Hz. İbrahim’in duası Allah’a teslim olan birlikte yaşama bilincine sahip bir ümmet içindir.

Nihayet Hz. Peygamber dünyaya gelir. Bu dünya öyle bir dünyadır ki; insanları ayrıştıran, kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, kadınları horlayan, fakirlere ve kölelere işkence eden zihniyete sahip bir dünya… Hz. Peygamber, onlar inanmasalar da, aynı toplumda yaşadığı müşriklere tahammül etmiş; hatta birbirlerine müdahale etmeden yaşamayı teklif etmiştir. “Sizin dininiz size benim dinim bana “ [9]  diyebilmiş; birbirlerinin inandıkları ve ibadet ettikleri ma’budlarına karışmadan, söz söylemeden yaşayabilme teklifinde bulunmuştur. Fakat ne yazık ki, O’nun bu insani teklifi muhatapları tarafından anlaşılamamış ve kabul görmemiştir. Dolayısıyla Müslümanlar, hür bir şekilde inanmaları, inandıklarını yaşamaları, kendilerini ifade etmeleri imkânsız hale gelince hicret etmek zorunda kalmışlardır. Üzülen, sıkıntı ve işkencelere maruz kalan Müslümanların birlikte düzenli bir toplum oluşturması için, Hz. peygamber ve ona inananlar doğdukları toprakları terk etmeyi göze almışlar, birer ikişer Mekke’den Medine’ye hicret etmişlerdir.

Hz. Peygamber (s.a.v), Medine’ye gelir gelmez, Medine ve çevresinde yaşayan diğer inançtan insanlarla Medine vesikası dediğimiz tarihin örnek anlaşmasını yapmış ve orada barış içinde birlikte yaşayabilen örnek bir toplum oluşturmak istemiştir. Bu anlaşma ile Müslümanlar ve diğerleri aynı toplumu paylaşmak zorunda olduklarını ve dolayısıyla birbirlerinin haklarına riayet ederek ve sorumluluklarını yerine getirerek yaşamak durumunda olduklarını kabul etmişlerdir. Hz. Peygamber öyle bir sistemle gelmiştir ki; insanlar farklı inançlardan dahi olsalar, asgari müşterek oluşturabilecek insan olma ortak vasfıyla, bu dünyada birbirinin hukukuna saygı duyarak sulh içinde yaşayabileceklerdir.

Medine döneminde, Hz. Peygamber’in hicretinden aylar sonra, yeryüzündeki bütün Müslümanların dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar kıyamete kadar hep birlikte yönelecekleri ve diğer kardeşleri ile aynı istikamete doğru dönerek bir noktada birleşecekleri bir kıbleleri olmuştur. Mekânlar ayrı, mesafeler uzak olsa da inanılan değerlerde bir ve beraber olmanın zevki Müslüman kalplerin ülfetine neden olmaktadır. Bu ülfetle, birbirlerini hiç tanımadıkları halde bir yönde ve istikamette birleşmek iman kardeşliğine değer vermeyi gerektirmekte, dolayısıyla dünyanın neresinde olursa olsun Müslüman kardeşinin başına bir felaket geldiğinde bir araya gelmek, acıları paylaşmak çok daha kolay olmaktadır.

Hz. Peygamberin hicreti ile Taybe olan Yesrib, yıllardır birbiriyle savaşmaktan bitap düşen yorgun insanların savaşa dur dediğine tanık olmuştur.  Evs ve Hazrec gitmiş yerini Muhacir ve Ensar’ın iman kardeşliği almış, gönüllerde sevgi ve merhamet çiçekleri açmaya başlamıştır. İman birliği fikirleri de birleştirmiş fikirler ve kalplerin birliği her türlü ihtiyacın paylaşımına neden olmuştur. Ensar evlerini, odalarını, fazla neleri varsa bütün eşyalarını mü’min kardeşleri ile paylaşacak âlicenaplığı inançları sayesinde ortaya koyabilmişlerdir.

Rasulullah Medine’ye gelir gelmez, parasıyla satın aldığı arsaya mescidinin temellerini atmıştır. Mescit Müslümanların secdede birleştikleri ibadet mahallidir. Secde, kıbleden sonra birleşilen mekândır. Mescitle en kuvvetli bağı secde sayesinde pekiştirmek mümkündür. Çünkü mescit ibadet ve secdenin dışında da fonksiyonu olan bir mekândır. Hz. Peygamber mescidin ne anlam ifade ettiğini yaşayışı ile ashabına göstermiştir. Mescit namaz kılınan, Kur’an’ın okunup ezberlendiği, Hz. Peygamber’in her vesile ile ashabını topladığı, fakir ve gariplerin istirahat ettikleri, Hz. Peygamberin sözlerini ve sohbetini takip ettikleri, konukların ağırlandığı, her vesileyle bir araya geldikleri bir mekân olarak kullanılmış; hatta ilk dönem Medine’nin bütün evlerinin kapıları mescide açılarak orada bir araya gelmeleri sağlanmıştır. Hz. Peygamber’in şehri mescit merkezli oluşmuş; mescit, ashabın İslam’ın insanlarda görmek istediği her türlü toplumsal hasletleri pekiştirdikleri, eğitildikleri yer halini almıştır. Bu bir arada yaşayış, yanlış geleneklerin yerini nihai doğruların almasında etkili olmuştur. Birlikte yaşamın gerektirdiği medeniyet Medine’deki mescidin içinden hale hale etrafa yayılmış ve Rasulullah (s.a.v.), ağzından dökülen güzel sözlerle henüz bir araya gelen ve yeni oluşan İslam toplumunun birlikte yaşama bilincini nakış nakış işlemiştir.

Hz. Peygamber aradaki sevgiyi ve şuurlu birlikteliği kuvvetlendirmek için ashabına selamlaşmalarını, selamı yaymayı tavsiye etmiş; “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız!” [10] buyurmuştur. Çünkü ‘selam’ insanların emniyet ve güven içinde birlikte yaşamaları için birbirlerine yaptıkları duadır, iyi niyetle birbirlerine yaklaşımlarının ilk adımıdır.

Medeni bir toplum olabilmenin şartları vardır.  Toplumun diğer fertleri ile anlaşabilmek, fikirlerine saygı duymak, hoş görülü ve iyi niyetli olmak bu şartlardandır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) her fırsatta ashabına, oluşan Medine toplumunda medeni insanlar olarak yaşamanın kurallarını öğretmenin çabası içinde olmuş  “Müslüman, elinden ve dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olduğu kimsedir.” [11]“Mü’min ülfet eden ve kendisi ile ülfet edilendir. Ülfet etmeyen ve kendisiyle ülfet edilmeyen kimsede hayır yoktur.” [12] buyurmuştur. Öyle ki, kişilerin saygı, sevgi, hoş görü ve îsârla davranması noktasında çok titiz davranmış, bencillik ve kaba davranışlardan uzak durabilmeleri için ashabına, dolayısı ile de bize, “Sizden biriniz kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe (kâmil manada) iman etmiş olamaz diyecek kadar kesin söz söylemiş, imanın kemalini böyle bir duygu temelli davranışa hamletmiştir. [13] Bütün bu güzel sözler toplumun birlikteliğini oluşturmada harç vazifesi görmüştür.

Hz. Peygamber komşu haklarını da savunmuş komşuluğun birlikte yaşama ve toplum dayanışmasında önemini bilerek hayırlı komşu olmayı tavsiye etmiştir. [14] Aksi takdirde insanlar arasındaki oluşacak nizalar büyük felaketlere neden olabilir. Cebrail, komşu hakkında öyle ısrarla tavsiyede bulundu ki, komşuyu komşuya mirasçı yapacak zannettim.” [15] diyerek akraba kadar yakın sayılan komşuya iyi davranmakla toplumun yapısını sağlam tutmayı; dayanışma, birlik ve beraberlik içinde olunmasını istemiştir. Kur’an’da buyrulan uzak komşu kapsamındaki komşular, gayri mislim dahi olsalar, hakları vardır. [16]

Komşu hakları yanında, misafire ikram da Allah Rasulü’nün ısrarlı tavsiyeleri arasındadır ve O’nun sünnetindendir. Peygamber efendimiz bu konuda da  “Allaha ve âhiret gününe iman eden kimse komşusunu rahatsız etmesin. Allaha ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin.[17] buyurarak evin dışından birine ikram edip hoş tutmayı imanla ilişkilendirmiş ve insanların birbirlerine daha yakın olabilme yollarından birini daha açmıştır.

Komşuya iyi muamele, misafire ikram gibi toplumu kenetleyerek bir arada tutmayı sağlayan hususlardan biri de yüce dinimizin ısrarla üzerinde durduğu sılai rahimdir. İnsanın sosyal bir varlık olduğunu düşündüğümüzde, onun kan ve sıhri olarak bağlı olduğu kişilerle ilişkilerini görmezlikten gelmek imkansızdır. Doğumdan ölüme birbirine muhtaç olan bu yakınlar arasında sorumluluklar ve haklar mevcuttur. Kur’an-ı Kerim ve hadislerde sılai rahim ve akraba bağlarından çok bahsedilmiştir. Hz. Peygamber, “Rahim (akrabalık), Allah’ın rahmetinin eserlerindendir. Kim bu bağı korursa, Allah ona merhamet eder. Kim onu koparırsa, Allah da ondan ihsan ve rahmetini keser.” [18] buyurarak konunun önemini ortaya koymuştur. Sıla-i rahim, sadece akraba ziyareti değildir. Sıla-i rahim, hısım akrabanın birbiri ile maddi ve manevi dayanışması, birlik ve beraberlik içinde yaşamasıdır. Özellikle aileye ve anne babaya karşı davranışlar Allah’a itaatten sonra en büyük hukuki sorumluluktur.

Allah (c.c.) tüm inananların bu şuurda olmalarını ve buna göre yaşamalarını isteyerek “Müminler ancak kardeştir” [19] buyururken, Hz. Peygamber de “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” [20] buyurmuştur. Kur’an’da mü’minlerin kardeşten başka bir hal içinde olamayacakları ifade edilmiş ve aralarında sulhun hâkim olması ilahi rahmete vesile kılınmıştır. Aksi takdirde ne olacağı da yine Kur’an’da “Allah’a ve Resulü’ne itaat edin. Ve birbirinizle didişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider..” [21] diyerek istenmeyen durumlar işaret edilmiştir. Veda hutbesinde de Rasulullah; “…canlarınız, mallarınız, namuslarınızda öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur…” diyerek temel insan hakları bağlamında en dikkat edilmesi gereken konulara vurgu yapmıştır.

Peygamberimiz (s.a.v.) bu hadislerle sevgi, merhamet ve birbirini koruyup kollama gibi son derece üstün vasıflarla mü’minlerin birbirlerine yardımcı olmaları gerektiğini öğretiyor. Buna göre, mü’minler birbirlerini sevmeli, birbirlerine acıyıp merhamet etmeli, birbirlerine şefkatle yaklaşmalı, birbirileriyle ilgilenmeli ve yardım etmelidir. Bu davranış Müslümanların huzuru, sulh ve salahı, birlik ve beraberliği, kurtuluşu için gereklidir.

Kur’an’da millet ve kabileler halinde yaratılmış olmanın tanışmak için olduğu, ayırım ve üstünlük nedeni olmadığı üstünlüğün takvada olduğu beyan edilir. [22] Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız diyen Hz. Peygamber (s.a.v.) de “Ey insanlar dikkat ediniz! Rabbiniz tektir. Arabın, Arap olmayana, Arap olmayanın Arab’a, siyahın kırmızıya, kırmızının siyaha, takvadan öte, hiçbir üstünlüğü yoktur. Şüphesiz Allah katında en üstününüz, Allahdan en çok korkanınızdır.” [23] diye ifade ederken; insanların soy, sop, ırk, renk farklılıklarının üstünlük ve ayrı-gayrılık sebebi olmadığını dile getirmiştir.

Mü’minler, sadece kendileri gibi inananlara değil, başka din ve inanç mensuplarına karşı da insanî yaklaşım sergilemekle emrolunmuşlardır. Müslümanların, gayr-i müslimlerle de aynı toplumun parçası olmaları mümkündür. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) Mekke ve Medine’de gayr-i müslimlerle yaşamış, bu konuda da en güzel örneği vermiştir. Yukarıda da geçtiği üzere Medine vesikası bunun en bariz açıklamasıdır. Hz. Peygamber dini tebliğ ederken zorlayıcı olmadan ve son derece sabırla davranmış; kaba tutum ve davranışlardan kaçınmış, insani ilişkilerde daima yapıcı olmuş, kendi ahlaki özelliklerinden taviz vermeden onların da insan olma vasıflarını ön plana almıştır. Kur’ân’da belirtildiği gibi, O her zaman “en güzel ahlak” üzere olmuş; öyle ki gayri müslimler dahi onu “Muhammedü’l-Emin” diye isimlendirmişlerdir.

İnsan Allah’a kulluk etmek için yaratılmıştır. Hz. Muhammed (s.a.v.) ise Allah’a kulluğu sözleriyle ve davranışlarıyla insanlara en güzel şekilde gösteren son peygamberdir. İnsanın yaratılacağını duyduklarınd meleklerin de ifade ettikleri gibi; yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökecek olmalarına rağmen Allah (c.c.) insanın fıtratına diğer insanlarla nasıl bir ve beraber olabileceğinin kodlarını da koymuştur. Öyle ki, Kur’an ve Hz. Peygamber bu amaca matuf olarak gönderilen son kitap ve son peygamberdir. Hz. Peygamber (s.a.v.), insanların Kur’an ve Sünnet’e uydukları takdirde kavga dövüş yerine fıtrattaki kodlarla bir ve beraber davranarak Hakkı ayakta tutabileceklerini ümmetine nasihat olarak bırakmıştır. Ne mutlu O’nun nasihatlerini tutanlara!..

Selva ÖZELBAŞ

Üsküdar Vaizi

[1] Nisa, 4/1

[2] Nisa, 4/1

[3] Al-i İmran, 3/96

[4] Al-i Imran, 3/97

[5] İbrahim,14/ 37

[6] En’am,6/ 92

[7] Bakara Suresi, 2/128

[8] İbrahim,14/ 37

[9] Kafirun,109/6

[10] Müslim, İman 93-94

[11] Buhârî, iman 4; Ebû Dâvûd, cihad 2

[12] Müsned, 2,4,5,335

[13] Buhârî, İmân 7; Müslim, İmân 71, 72

[14] Müslim, Îmân 73

[15] Buhârî, Edeb 28; Müslim, Birr 140-141

[16] Nisâ sûresi,4/36

[17] Buhârî, Nikâh 80, Edeb 31, 85

[18] Buhari, Edeb 12. VII, 72

[19] Hucurât,49/10

[20] Buharî, Edeb 27; Müslim, Birr 66

[21] Enfâl,8/46

[22] Hucurat,49/13

[23] Müsned-i Ahmed b. Hanbel, 5/411

GÖNLÜ CAMİYE BAĞLI ÖZEL İNSAN

GÖNLÜ CAMİYE BAĞLI ÖZEL İNSAN

İlkokula yeni başlamıştım onları tanıdığımda. Hafız ağa ve eşi Behiye Nine… Evlerini tutmuştuk çünkü; yani kiracı olmuştuk onlara.  Her ikisi de çok özellikli insanlardı. Hayatımda yer etmiş hatta etki etmiş özel insanlardı.

Asıl adı Ahmet idi ama herkes ona hafız ağa diye hitap ederdi. O bir gazi idi. Savaşlara katılmış ve madalyası vardı. Okul öğrencileri sık sık gelirler ve ona sorular sorarlar, o da anlatırdı, ellerinde kağıt kalem ağzından ne çıkarsa aynen yazarlardı.  Hangi savaşa katılmış, savaşta neler olmuş, o neler yapmış, savaş nasıl sona ermiş v.s. Sonunda madalyasını sorarlar o da gösterirdi. O zamanlar şimdiki gibi değil ki; resmini çeksek, sesini kaydetsek. Kıymetini bilecek, takdir edecek yaşta bile değildik. Ve zamanla değerlerini takdir edeceğimiz bile gelmiyor aklımıza.  Gerçi saygıda kusur etmedik hiçbir zaman.

Hafız ağa ve eşi çok mütedeyyin insanlardı. Dinlerine, ibadetlerine çok düşkün idiler. Mütedeyyin olmaları hayatlarına da yansımıştı.  Bir tanecik kızları vardı. Ondan da hiç haz etmez bilakis şikâyet ederlerdi.  İyi bahsetmek şöyle dursun üzüntü ile anlatırlardı.  Kızları nasıl oldu ise, küçük yaşta bir subayla evlenmişti.  Şehir dışında idiler sürekli. Kocasının mesleği gereği hep gezerlerdi. Ve yine kocasının mesleği gereği başını örtmezdi. Kızlarının kılık kıyafeti, dinden uzak yaşantısı onlar için en büyük dert idi. Allah’ın emirleri noktasında evlat olmuş yabancı biri olmuş onlar için fark etmezdi. Bu yüzden de Allah için buğz ederlerdi hep.

Hafız ağa gerçekten de Kur’an hafızı idi. Uzun bir süre imamlık bile yapmıştı. Onu ilk gördüğümde tuvalet penceresine tel takıyordu. O günden sonra onu bir daha bu tür işleri yaparken görmek kısmet olmadı. Çünkü Hafız ağanın gözleri artık görmez olmuştu. Onu tanıdığımda çok az gören gözleri tamamen kapanmıştı. Kara su indi gözlerine derlerdi. Behiye nine de evin hem kadını hem de erkeği olarak hayatına devam etti.

Göz görmese de gönül çekerdi. Göz gideceği yolları göremese de ayaklar gitmeye alışkındı. Göz görmese de kulaklar duyardı. Daha doğrusu o camiye, cemaate gönülden bağlı bir insandı.  Ayakları beş vakit cami yolunda yürümeyi ezbere biliyordu. Namaz vaktine alışmıştı onun biyolojik saati..Hep ezandan önce hazır olurdu.

Abdesti almış, hazır bir şekilde kapının önüne çıkar; yoldan biri geçerse onu alıp camiye götürsün diye beklerdi. Bir gelen olur mu ki diye de kulağı hep yolda olur,  her ayak sesine şöyle bir dönerdi. Bazen de Behiye nine onu ana caddeye kadar çıkarırdı. Ana caddeden daha çok insan geçtiği için birisinin onu alıp camiye götürmesi fazla uzun sürmezdi. Hafız ağayı elinde bastonuyla gören herkes onun camiye götürülmesi gerektiğini bilirdi.  Çoğunlukla da camiye namaza gidenler onu elinden tutar götürürlerdi.

Ben de küçükken onu caddeye kadar;  büyüdüğümde de camiye kadar çok defalarca götürdüğümü bilirim.  Çoğu zaman görür görmez yanına koşardık. Adımızı sorar, tanımaya çalışırdı. Kimini sesinden kimini adından kimini de sülalesinden tanırdı. Bir eliyle bileğimizden tutar, diğer elinde de baston bulunurdu. Ayakları cami yoluna o kadar alışkındı ki yürürken hiçbir endişesiz,  camiye ulaşma heyecanı ve telaşesi ile adeta koşar gibi giderdik. Hafız ağayı caminin bahçesinden içeri girdirir bahçede oturan namaz arkadaşlarına teslim ederdik.

Ayrılırken hiç ihmal etmez hemen cebinden bir kâğıtlı şeker çıkarır verirdi. Çok sevinirdik. Hem de ne sevinmek. Çocuktuk ama iyi bir iş yaptığımıza inanarak sevinirdik. Çocuktuk elbet şekeri aldığımıza da sevinirdik.  Namazdan sonra ise birlikte omuz omuza namaz kıldığı cami arkadaşları elbette onu oralarda bırakmaz mutlaka evine kadar getirirlerdi.

Selva Yılmaz Özelbaş

ANNELER GÜNÜ KUTLAMALARI

ANNELER GÜNÜ KUTLAMALARI

İnsan kendi ihtiyacı olanı üretmezse üretenden alır, bu ihtiyacını giderir. Kültürler, inançlar da böyledir. İnancınızda var olanı değerlendirmez, güncellemezseniz, kendinize has halde topluma sunmazsanız başkalarının sunduklarını alır, kültürünüze katarsınız. Yıllarca uğraşır hık, mık eder ama direnemezsiniz, yorumlar katarak başınıza tac edersiniz. Bu başımıza tac ettiğimiz konulardan biridir anneler günü.

Bugünkü  “anneler günü” anlamında olmasa da anneler için yapılan kutlamaları Sümerlere dek dayandıranlar var. Ayrıca 1600′lü yıllarda İngilizler arasında “mothering sunday” adı ile kutlamalar yapılmaya başlanmış. Zamanla kilise festivali haline gelen bu kutlama “Anneler pazarı” kutlamaları ile birleştirilerek kutlanmaya başlanmış.

Anneler günüyle ilgili ilk resmi kutlama önerisi, Amerika’da 1872 yılında Julia Ward Howe tarafından barışa adanan bir gün olarak tasarlanmış. İlk defa Boston’da bir yürüyüş düzenlenerek kutlanmış.

1907 yılında Philadelphia’da Ana Jarvis, annesinin ölüm yıldönümü olan mayıs ayının ikinci pazarının Anneler Günü olarak kutlanması için bir kampanya başlatmış. Bir sene sonra bakanlara, işadamlarına ve politikacılara ulaştırılarak ulusal olarak kutlanmaya başlanmış.

1911 yılında hemen hemen her ülkede kutlanmaya başlanmış, 1914 de ABD başkanı Wilson tarafından resmi bir açıklamayla mayıs ayının ikinci pazarı Anneler Günü olarak duyurulmuş.

Böylece, Mezopotamya ve Anadolu uygarlıklarının binlerce yıl önce başlattığı gelenek 20. yüzyılın başından itibaren dünya çapında kabul görmüş.

Bizim ülkemizde de yıllar önce çocukluk dönemimizden beri iki arada bir derede kaldığımız konulardan biridir anneler günü kutlaması.

Bir taraf hep, “bu yabancılardan gelmiş bir kutlama, anneler günü bir gün olmaz, annelerin günü her gündür.” derken sadece karşı çıkmakla yetinmiş ve yerine bir şey ikame etmemiştir. Diğer taraftan da ülke bunu resmi olarak benimsemiş, okullarda çocuklar bu eğitimden geçmiş, zaman içerisinde itiraz edenler de itiraz edemeyecek hale gelmişlerdir.

Sonuçta en değerli varlıklarımız annelerimizle ilgili bir konuda da nifak ve ayrılık içinde bunca yılımızı geçirmişizdir. Bizim neslimiz ve etki ettiklerimiz bu konuda ne yapacağını bilmeyen bir tavır ve tutum içinde kalmış, hatta arada kalmış bir nesildir diyebiliriz.

Kendimize sormamız lazım, savaştan, kurtuluş günlerinden başka neden bizim kendi ürettiğimiz güzel günlerimiz, kutlamalarımız yok?

Acaba, pek çok şeyde olduğu gibi düşünce konusunda da mı üretimde kısıtlıyız! Neden hep ya ret konumunda kalmayı ya da olduğu gibi almayı yeğler alternatif oluşturmamakta direniriz. Anne gibi bir baş tacını onurlandırma konusunda inananlar olarak dünyaya örnek olması gereken İslam âleminin elinde bulunan kaynak kimin elinde var ki!

Kur’an ve Hz. Peygamber’in sünneti bize en güzel kılavuzken; tembellik, özgüven eksikliği, ihmal, ortak değerlerde bir araya gelememe ve nifak yüzünden yabancı üretime mahkûm bir millet, hatta bir ümmet olduk. “Yabancı üretimi de olsa anne konusu önemli bu yüzden itiraz edecek değiliz ya…” denebilir fakat yabancı üretimler beraberinde topluma kültürünü de taşır. Zaman içerisinde o kültürün anneye bakış ve davranışı nasıl şekillenmişse o şekle mahkum olmak söz konusudur. Kendi üretiminiz kendi değerlerinizle yoğrulduğu için nesilleriniz o değerlerle beslenerek büyüyecektir.

Batılı yıllardır anneler gününü kutladığı halde onlarda ailenin bu günkü konumuna, başta annenin batıdaki konumuna bakmak lazım. Sonuçta elde ne var? Batının bu günden kastı nedir?

Anne bir kadındır. Allah’ın kendisine itaatten sonra saygınlığını ilan ettiği en önemli varlıktır. Cennet ayakları altına kadar indirilen ya da layık görüldüğü hz. insandır o….

Biz de yıllardır bu furyaya hasbel kader katıldık. Bindik bu gemiye gidiyoruz. Uçtan kıyıdan azcık utana sıkıla, karşı çıka bazen de göğsünü gere gere anneler günü kutluyoruz.  Gelinen noktada topluma ve sonuca bakmak lazım. Neden bizim ülkemizde darul acezeler anne kaynar. Ya evlatlarımızı doğuran sığınma evlerindeki kadınlar… Çocuklarımızın anneleri!  Onlar anne değil mi! Karısı sığınma evinde kalan koca acaba bu günlerde çocuklarına ne cevap verir. Acaba o çocuklar babalarına annelerini sorarlar mı? Anneden uzak yetişen çocuklarla buna sebep olanlar oturup bu konuyu konuşabilirler mi?

Kadının kıymetini bilmedikçe annenin kıymetinden bahsetmek çelişkili bir durumdur. Bir toplum alt yapıda iyileştirmeye yönelik çalışmalarla ancak, gönlünce kutlama ve bayramlar yapabilir, değilse yürekler hep buruktur. Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar.

Kendi anneler günümüz ya da değerlerimizle donatılmış bir anneler günü anlayışımıza, yaşantımıza vesile olması en büyük temennimiz olmalıdır.

Selva Yılmaz ÖZELBAŞ

NEDEN KADIN HAC-UMRE KILAVUZU?

NEDEN KADIN HAC-UMRE KILAVUZU?

Hac bilinmesi gereken yönleri çok fazla olan bir ibadettir.  Hem ibadetin yapılışı hem de bu ibadetin başka bir ülkede, farklı bir iklimde, oldukça fazla sayıda değişik İslam ülkelerinden gelen insanlarla beraber yapılıyor olması hac yolculuğuna niyetlenen kişinin eğitimini zorunlu hale getirmektedir. Bu o kadar önemli bir eğitimdir ki, bütün Müslümanlar aynı değerleri paylaştığından farklı ülkelerde eğitilseler de bir araya geldikleri hac esnasında eğitimin eseri mutlaka görülecektir. Yani her İslam ülkesi hacca giden halkını konuyla ilgili olarak eğitmelidir; çünkü hac yapmaya niyetlenen bütün Müslümanlar aynı zamanda bir araya gelecekler, aynı mekânları hep birlikte kullanacaklardır. Böylece ibadetin eğiten ve insanı kemale doğru götüren yönünden de istifade edilmiş olacaktır. Aslında hac ibadeti ile ilgili eğitim, kutsal yolculuk için yapılması gereken hazırlıklardandır.

Hac ibadeti ömürde bir defa yapılabildiğine göre, özellikle insana tesiri açısından zirve bir ibadet olması gerekir ve bu nimet kendisine nasip olan insanın ülkesinden eğitilmeden gönderilmemesi gerekir. Hacca gidenlerin; yarısı kültür seviyesi çok yüksek olmayan kadınlar olan ülkemizde bu eğitimin özellikle bu kesime daha yoğun olarak verilmesi gerekir. Hacca giden kadın sayısı hiç de azımsanacak bir sayı değildir. Ayrıca hac,  kadınlara has yönleri daha bariz olan bir ibadettir. Bunun yanında refakat ettikleri kişileri çekip çevirenler kadınlardır. Diğer taraftan gerçek eğitimi almadığı zaman etraftan edindiği kırık dökük duyduğu şeylerle hareket ettiği takdirde hem kendini hem de ülke Müslümanlarını iyi temsil edemeyecek, olumsuz manzaralar ortaya çıkacaktır.

Kadınlarımız dini konularda ve insan ilişkilerinde donanımlı gibi görünseler de hacca gitmeye niyetlendiklerinde hac eğitimleri esnasında ve uygulama alanlarında yani kutsal topraklarda, eğitime ne kadar da muhtaç oldukları açığa çıkmaktadır; zira eğitimler esnasında görülmektedir ki, ihram elbisesi ve ihrama girmeyi ayırt etmesi dahi uzun sürebilmektedir. Genellikle hac için hazırlanmak genellikle valiz hazırlamaktan ibaret gibi bilinir. Bütün bir hac boyunca adet görmemesi gerektiği yanılgısı ve çok sevap kazanacağım düşüncesi ile bütün bir yolculuk boyunca adet geciktirici ilaç kullanılabilmektedir. Hanımların büyük bir bölümü hac çeşidini belirledikten epey sonra hac çeşitlerini anlamaktadır; çünkü hangi haccı yapacağını eşi belirlemiştir vs. örnekleri çoğaltmak mümkün. İşte bütün bunları ve benzeri soruları aza indirmek ve bu eksikliklerle mücadele etmek zorunlu hale gelmektedir. Özellikle yaptığımız hac-umre seminerlerinde vatandaşlarımızdan gelen sorular böyle bir çalışmaya ihtiyaç olduğunu ortaya koymuştur. Bu sorulardan yola çıkarak, ve onlara cevap olsun diye bu kitap hazırlanmıştır. Hazırlanırken hem bazı bilinmesi gereken temel bilgiler kısaca, fazla detaya inmeden ilave edilmiştir. Diğer hazırlık, mescidi nebevi ziyareti, kadınlarla ilgili konular ve dikkat edilmesi gereken pratik hususlar kendi tecrübelerimin sonucu mutlaka olması gerekir diye gördüğüm kısımlardır. Temel bilgiler daha çok Diyanet İşleri Başkanlığının Hac Rehberinden alınmadır.

KADINLARIN HAC KONUSUNDA BİLGİLİ OLMALARININ YARARI

Kadınları eğitmekle çok şey kazanılacaktır; onlar her şeyden önce, hac ve umre için hazırlanırken bu yolculuk için madd- manevi ve ahlaki olmak üzere üç boyutlu ve çok yönlü bir hazırlığın gerekli olduğu bilincinde olacaklar.

Kadınların ihram giysisi olmadığını; adetli kadının da mikatta ihrama girmesi gerektiğini bilerek hareket edecekler.

Hac takvimleri ile adet takvimlerini karşılaştırarak tercihte bulunabilecekler.

Mescid-i Nebevi’ye bayanların girmesi gereken kapıları; Ravza’nın nerede olduğunu ve orada bulunanları elleriyle koymuş gibi bulacaklar.

Oda arkadaşları ile iletişimde daha dikkatli davranacak;  Mescitte Rasulullah’ı edeple ziyaretin ne kadar önemli olduğunu bildikleri için edepsizlikten sakınacaklar.

Hac menasikini ve ihram yasakları ile diğer vecibeleri öğrendikleri için de ceza almayacaklar. Hasılı kadınların bu vesile ile eğitilmiş olmaları, hac ve umrelerinin makbul ve mebrur olmasına, kazanarak dönmelerine, aynı zamanda kaybetmemek için çaba sarf etmelerine neden olacaktır. Hacı olduktan sonraki hayatlarına da kesinlikle olumlu katkıda bulunacaktır. Çünkü bütün ibadetlerin insanı geliştiren ve kemale erdiren yönü vardır.

Selva Hoca kimdir?

Konya’da doğdu.

İlkokul, Ortaokul ve Liseyi Nevşehir’de okudu ….

1989 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini bitirdi.

1990 yılında Aynı Fakülteden ve Aynı dönem Vaiz adayı İsmail ÖZELBAŞ ile evlendi.

1990 yılında 6 ay Haseki Eğitim Merkezinde ihtisas Kursu gördü.

1990 yılında İstanbul Müftülüğü Merkez Vaizeliğine atandı.

1994 yılı Ramazan ayında Belçika’da Din Görevlisi olarak bulundu.

1997 yılında Hacca gitti.

1999 yılından itibaren Üsküdar Müftülüğüne bağlı olarak görevine devam etmektedir.

2003 yılında Hacca gitti. (Bayan Din Görevlileri İrşad Ekibi 2.Dönem Başkanı)

2004 yılı Ramazan ayında Belçika’da Din Görevlisi olarak bulundu.

2006 yılında Umreye gitti.

2007 yılı Ramazan ayında Yunanistan’da Din Görevlisi olarak bulundu.

2008 yılında Otel 2.tip 2. turda Umreye gitti ve 13 Haziran – 08 Ağustos 2008 arasında 2 ay Medine İrşad ve Ravza görevlisi olarak Suudi Arabistanda bulundu.

AİLESİ     :

Eşi           : İsmail ÖZELBAŞ

Üsküdar Vaizi

Babası       : Emekli İstanbul Merkez Vaizi

Merhum Osman YILMAZ

Annesi       : Sıddıka YILMAZ

Kardeşleri   : M. Saffet ve Ali Tarık Ziyat YILMAZ

Çocukları:     Hafize Esma (1992), Muhammed Enes (1997),Ömer (2000)